|
ÜÇ ANALIK KIZ (22. Bölüm)
|
Birinci Bölüm İçin
Tıklayınız! |
İfer ve Mefhûm sükûtu aralarına alıp öylece; kımıldamaksızın, göz ucuyla dahi
birbirlerine bakmaksızın, akıllarında türlü biçim düşünceleri kovalamaksızın;
kaç an bilinmez, durakalmışlar. Mefhûm büklüm büklüm bedenini daha bir bükmüş
sanki, İfer giz içinde giz doğmasına sebebiyet vermekteki maharetini daha bir
kamçılamış sanki. Ardından aniden doğrulmuş yerinde, etek uçları dalgalanmış.
Duruşunda hiçbir değişikliğe, tagyire yeltenmeyen Mefhûm; bu kalkışı görmezden
gelerek büklümlerini çoğaltmış neredeyse. İfer bu tavır üzre bir süre, belki
uzun bir süre; gün mü artık, hafta mı artık, ay mı artık bellisiz; Mefhûm’u
hâline bırakmayı karar almış içinde. Mefhûm’un şahsına ayrılmış bu cânım odayı,
yeni bir vazifeyi de hakkıyla yerine getirmiş olaraktan, terketmek için ilk
adımı atmış. Kapının koluna dokunduğunda gerisin geri bakmadan, ‘keyfine düşkün
olma, zevkine düşkün olma, nefsine düşkün olma’ diyerek çıkmış gitmiş, Mefhûm’un
kapının gerisinden nereye varıldığını bilmediği mekanlara.
Mefhûm bir başına kaldığı odada akıllara zarar on-beşlik hayatını tasavvur
etmeye çalışmış. Acı daha bir varlığını hissettirmiş. Düşündükçe ağırlaşmış
yüreği. Düşündükçe çöreklenmiş ayrılık. Düşündükçe bir bedbîn olup çıkmış. Bu
oda ilk bakışta müebbete mhakum edilişinin başlangıç noktasıymuş Mefhûm’un.
Ancak bu işin büyük bir ‘lakin’i varmış, uzun uzun vakitler sonrasında ‘nerden
nereye’ kelamının söylenmesine sebebiyet verecek. Mefhûm, toy çağında,
ırmakların çalkalanan suyunda kuru dal misali salıvermiş kendini. Ve gömmüş
mazisinde her ne var ise. Ki birgün, hazine kıymetinde, çekip toprak altından
günışığına çıkarabilmek için.
Sinideki yiyeceklere gözü takıldığında maziyi mazide bırakıp, müstakbele dair
hiçbir endişeye zihninde, yüreğinde ve dahi dilinde yer vermeksizin, an’ı tadına
vara vara üstelik, yaşamanın lazım geldiği sonucuna varmış. Ve sütün ilk yudumu
yemek borusundan aşağıya doğru inerken yaşama yeniden döndüğünün hissi uyanmış
içinde. ‘Yaşamalıyım’ diye mırıldanmış. ‘Yaşamalıyım, bu dünyanın hayata dair
sahip olduklarını bilmek adına yaşamalıyım.”
Mefhûm, sinide var olan lezzetlerle bilmem kaç günlük açlığını dindirişinin
akabinde pencereye takılmış. Hemen tülü aralayıp bakmış; ki nasıl bir yerdedir,
ki nasıl bir yerin manzarasını penceresi çevrelemektedir. Lakin Mefhûm, uçsuz
bucaksız yemyeşil bahçeden başka bir şey görememiş. O an ‘bahçemiz pek güzeldir’
sözleriyle irkilmiş yerinde. Dönüp gerisine baktığında başka bir dilrûba ile
karşılaşmış. Tüm heyecanı, tüm telaşı; tüm öfkesi, nefreti, kini... en dingin
vaziyetine bürünmüş ve sormuş Mefhûm, ‘başka neniz güzeldir?’
Kız siniye doğru eğilmiş. ‘Herkesin güzeli başkadır’ diye mırıldanmış. Mefhûm
bahçeyi seyre dalmış bir müddet. Ruhunu beslemek, içini rahatlatmak, yüreğini
hafifletmek, bihadd kendine sunulanı sualsiz alıp münasip mekana yerleştirmek
arzusuna kapılmış.
Kız siniyi odadan çıkarmış, Mefhûm dönüp ardından bir olsun bakmamış. Henüz
farkında değilmiş vaziyetin. Talim başlamış da, bu talimin ilk cümleleri Mefhûm
tarafından hıfzedilmiş de, kısacık zamanlarda pek çok duruşu terbiye altına
alınmış da... anlamamış. İdrâkten uzakmış meseleyi. Eflâtun cibinliğin
mapusluğunda sağnak hâlinde yağan intikam duyguları, korun suya düştüğü gibi
soğuyuvermiş. Derinden gelen bir nağme onu ebedîliğin manevî havasına sokmuş,
bir ‘oh’ ile biriken tüm sıkıntıyı salıvermiş. Mefhûm üzgün mü, bitkin mi;
kızgın mı, yılgın mı bir türlü hâlet-i ruhiyesinin resmini çizememiş.
YİRMİÜÇÜNCÜ BÖLÜM...
Naz Ferniba
|