|
ÜÇ ANALIK KIZ (2. Bölüm)
|
Birinci Bölüm İçin
Tıklayınız! |
Şuheygin’in
kendisinden sonra beş numara olan kardeşi Mefhum, yaşı on-beş olmadan karanlık
sokaklarda dolaşmaya başladığından, karanlık işlerin elinden tuttuğunu
söyleyenler ortaya çıktığında iki katlı mavi boyalı evlerinin kapısını bir
palabıyık, günortası demeden çalmış. Bir elini cebinden hiç çıkarmadığını gören
Şuheygin, bu yabancı adamın cebine sakladığı elinin bileğinden kesik olduğunu
görmese de ertesi gün konu komşuya hiç yüksünmeden korku sala sala yüreklere
anlatmış: ‘Hiç tanımadığım bir adamdı. Ne bu mahallede gördüm ne civar
mahallelerde. Gökten bir zenbil sarkıtmışlar, çıka çıka bu adam çıkmış zenbilden
yiğitler dururken. Pek bi tuhaf bakıyordu.’
Palabıyık kapıyı
çalınca Şuheygin’in anası açmış. Karşısında bu acayip adamı görünce bir ‘aha’
çıkmış ağzından. Palabıyık gülümsemişmiş sanki bu ‘aha’yı duyunca. Ne istediğini
ayaküstü sormuşlar, uzun uzun kapıdan evin içini süzdükten sonra ‘bir veledi
arıyorum’ demeyi akıl etmiş. ‘Veletler kasabanın orta yerinden geçen nehrin
ovaya açıldığı yerde kurulu olan çingen eğlentisini seyre gittiler. Bula bula
ancak o yerde bulursun da hangi veledi aramıştın sen?’ Palabıyık bu cevabı
alınca bişeycik demeden dönüp gitmiş. Şuheygin, koşup pencereden adamın ardından
uzunca müddet, yol kıvrılıp da adamı göremeyene dek izlemiş. Üzerinde ecnebilere
yaraşan cinsten libaslar, ayaklarında parıldayan iskarpinler varmışmış. Komşular
günortasında böyle garip bir adamı nasıl göremediklerini hayretle sormuşlar
birbirlerine. Görseler belki başları göğe erer, her bi muradları tam da
istedikleri biçimde gerçekleşiverirmiş. Ne diye Şuheygin bir solukta gelip
kapılarını çalmamışmış. Bu kabahatin büyüklüğü karşısında bundan sonra hangi
yüzle karşılarına geçermişmiş. Ayıp denen bir şey varmışmış. ‘Hep bana, hep
bana’ diyenlerin elbet birgün belalarını kendi elleriyle dipsiz kuyulardan çekip
çıakaracaklarını salık vermişler. Evde kalışının ardında ne günahlar
biriktirdiğini bilmeyişinden başına yaradanın böyle bir keder doladığını bir
düşünmesinin kendisi açısından epey bi iyi olacağını söylemişler.
Şuheygin bütün
söylenenlere bir cevap yapıştırmayı bilmiş bilmesine de elleri ayakları
çözülmüş, zangır zangır titremekten kendini alamamış, öfkeyle alevlenmiş, günler
geceler kendini bilmez biçimde yatmış, anası başucuna sekiz erkek kardeşin her
birini nöbetleşe nöbetleşe bekleme zorunluluğu getirmiş, sirkeli sularla bütün
vücudunu dağ eteği mahallesinden çağrılan bir kocakarı iğne ucu kadar yer
kalmayana dek bir güzel silmiş. Ama Şuheygin’de hiçbir değişiklik olmamış.
Tütsüler yakmış Höşmenem Bacı odanın her köşesinde. Kızıl ışığın faydalarından
dem vuran bohçacı kadın lambanın üzerine bir kırmızı yemeni bağlamış. Günler
geçmiş bir olsun açmamış gözlerini, bir olsun tek kelime çıkmamış ağzından. Evde
bir matem havası giriş kapısının koluna siyah bez dolamışlar. Mum yakıp
tencerelere koymuş Şuheygin’in başı üzerinde suyla söndürmüşler. Kulağına ‘kız
seni almak isteyen maviş gözlü, al yanaklı, fidan boylu biri var, aç gözlerini’
demişler. Değişen bir şey olmamış. Sonunda her bir tanıdığını çağırıp başucuna
koydukları bir yer minderine oturup konuşmalarını, belki böylece kulağına gelen
seslerin tanıdıklığından dolayı dünyaya geri dönmek isteyeceğini düşünüp her
geleni bir bir içeri buyur etmişler. Evin önünde iki sokak öteye uzanan bir
kuyruk oluşmuş. Üç analık kız Beydegû gelip oturmuş mindere. ‘Üç perdeye gidip
birinin ardında henüz kaybolamadım. Her sabah bir hışımla bahçe kapısından
çıkıyor beş sokak öte gidip geri dönüyorum. Hep bir şey oraya varmama engel
oluyor. Bugün de sana geldim. Kalk ayağa Şuheygin. Mahalle sus pus oldu.’ demiş.
Demiş demesine de Şuheygin hiç oralı olmamış.
Mahalle eski
telaşına döndüğünde Şuheygin yatağında yatmaya devam etmiş. Herkes onun ölüm
gelip onu bulana dek böyle kalacağına inanarak kendi köşesine çekilmiş. Beydegû
her sabah odasının penceresine bakıp perdelerin açılıp açılmadığını kontrol
etmeye öyle alışmış ki, sabahlık vazifeleri arasına bu işi de katmış. Sekiz
oğlanın beşincisi Mefhum’un bir gece bir eve yapılan baskında yakalanıp zindana
atıldığı haberi ile mahalle ayaklandığında bile o perdeye bakmaya devam etmiş.
Anası bile unutmuş Şuheygin’i o dip köşedeki odada. Mefhum hangi zindandadır,
hangi alim kişi onu kurtarabilir, büyük ihtimalle yanlışlıkla bulunduğu bir evde
ne suçtan alınıp götürülmüştür, hangi hainler onun aklına girmiş onu yolundan
çevirip karanlık gecelerin malzemesi haline getirmiştir, çöp toplayıcılığından
başka bir bildiği olmayan oğlancığın daha kısa donundan arınalı şunun şurasında
günler olmuşken hangi zalim kişiler onu yalanlarıyla kirletmeye çalışmıştır,
kahve köşelerinde pusmaktan başka bir bildiği olmayan babası deli Hayro’nun aklı
kaç meteliğe satılmıştır... sorularıyla çalkalanırken ortalık mendilini önüne
açan bir kadın belirmiş. Geyruman ananın karşısına oturup elindeki küçük taşları
mendilin üzerine bırakmış. Bir süre düşündükten sonra uzak memleketlerin birinde
zengin bir padişahın hükmü altındaki halkın gece gündüz çalıştığını, ama
çalışmakla haşmetli padişahları için inşa ettikleri sarayların bir türlü
bitmediğini, bu yüzden civar memleketlerden çalıştırılmak üzere köleler,
suçlular getirttiklerini, Mefhum’un bu insanlar arasında çalışmak üzere büyük
bir kervanla oraya doğru götürüldüğünü söylemiş. Taşlarını ve mendilini toplayıp
ayağa kalktığında bu evde kırmızı ışıklı bir odada kendi kendine konuşan bir
kızın olduğunu mırıldanarak kapıdan çıkıp gitmiş. Ardından bakan Geyruman ana
kadının omuzlarından sarkan tül eşarbın havalanıp gökyüzünün mavisine
karıştığını görmüş. Uçmuş uçmuş uçmuş... tül, bir çarşaf gibi yayılmış
gökyüzüne.
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM...
Naz Ferniba |