|
ÜÇ ANALIK KIZ (19. Bölüm)
|
Birinci Bölüm İçin
Tıklayınız! |
‘Aralandı cibinliğin. Çık artık. Sofra senin için hazırlandı’ diye yanına
çağırmış Mefhûm’u İfer. Varlığını önceden bildiği, lakin adını yeni öğrendiği bu
delikanlının yolunu değiştirebilmek için sarf ettiği enerjiyi, neredeyse aracı
koyduğu elli adamı onu, şimdi bulundukları bu odaya getirebilmek için döktüğü
çil çil altınları, bir de terleri, bir de vaadleri unutmamış da Mefhûm’a bu
vaziyetlerden dem vurmayı henüz lüzumlu bir meşgale olarak addetmemiş. Belki
ileriki bir vakitte. Belki birgün. Belki de hiç.
İfer Mefhûm’un gözlerinin gerisine dek ilerlemeye çalışmış bakışlarıyla. Yeni
bir insanı keşfetmek hazzını ilk tattığında bundan asla vazgeçemeyeceğini
neredeyse tam anlamıyla biliyormuşmuş. Geleceği üzerine bu kadar kesin cümleler
kurabildiğini hiç hatırlamasa da; gün gelip hatırlamayı başaranların, hep
geçmişte birgün başaracaklarını kendilerine yineledikleri de söylenegelirmiş
herdaim. İfer bu yolundan çevirdiği genç adama demiş ki: ‘Dinmedi öfken henüz,
dindiremezsin belki de hiç, öfke bilenmeyi sever, öfke pohpohlanıp yüceltilmeyi
sever, öfke kuyusunu sezdirmeden kimseye derin kazar, öfke olabileceklerin
yönünü değiştirebilecek güçtedir; öfkenin eli sert, dili iğneli, yönü
karanlıktır. Unut öfkeni, sofraya gel de konuşalım. Konuşulacak çok şey var.
Zamansa çok sınırlı.’
Mefhûm hınçla dolu cibinliği açmış, basmış yere. Üzerinde simsiyah bir entari
yerlere dek uzanmış. Yatak ucundaki meşin sadaletleri geçirmiş ayaklarına. O an
kirlerinden arınmışlığını farketmiş. Misklerle yıkanmış kadar güzel, hoş, iç
okşayan, hafif bir koku yükseliyormuş teninden. Omuzlarına düşen saçlarına
dokunmuş. Ve onca badireden geçmemiş de, hani gerçeğe eş bir rüya imiş gibi ‘ben
kimim’ diye mırıldanmış. Sanki Mefhûm, Mefhûm değilmişmiş. Sanki on-beş yıllık
geçmişi hiç yaşamamışmış. Sanki... sanki... sanki... İfer oturduğu yerden ‘adın
Mefhûm idi’ demiş. ‘Sen Mefhûm’sun.’
Mefhûm ‘ben Mefhûm’dum’ demiş. ‘Şimdi ondan bende kalan...’
‘Yeniden doğman için bir fırsat sana bu. Olamadıklarını ol. Beğenmediklerini at.
Hayâlindekini gerçeğe çevir’ demiş İfer. Demiş de Mefhûm karmakarışık
duygularını bir düzene koymaya çalışırken sendelemiş durduğu yerde. Öyle kolay
değilmiş hani. Bir anda yapılası değilmiş hani. Her şeyin bilgiye ihtiyacı
varmış; güce, iradeye... ya da her bir şeyden bir gıdım da olsa alınıp, bir
derin kaseye konulup, çomçanın en hallicesinden biriyle bir güzel karıştırılıp,
şöyle yoğurt kıvamında bir karışım elde etmek ve onu azar azar, sindire sindire,
aheste aheste özümsemek gerekmişmiş.
İfer eliyle işaret etmiş sofra başını ‘gel otur’ dercesine. Mefhûm yürümeyi mi
unutmuş, bilmem kaç zamandır yatakaldığı şu yatakta tutulası mı olmuş; başına
açılan artık dert mi talih kapısı mı alenen görülemeyen bu nahoş yaşanmışların
cümlesinden dermanı mı kesilmiş, yel önüne katılıp doğu-batı savrulan yaprak
misali değişen hayatının sür’atine ayak uyduramayışından muvazenesi mi bozulmuş
nedir, sekteye uğramış. Onun bu haline içten içe gülmüş İfer. ‘Bu kadar çekinme,
bu kadar mütereddid olma. Sükût-u hayâl değil bu, bu kadar esef etme’ demiş.
Mefhûm takati tükenmiş olsa da her şeyin artık değiştiğini ve bu değişikliği,
her ne kadar kendisine sorulmadı ise de kabullenmek mecburiyetinde olduğunu
anlamış. Ve içinden, neler döndüğünü bir şekilde öğreneceğine kasem etmiş. Kasem
etmiş... kasem etmiş... kasem etmiş... Sonra cumbaya geçmiş sendeleye sendeleye.
Tam karşısına oturmuş İfer’in iki büklüm. Canı yanıyormuş da, Mefhûm yangın
yerine dönüp dört yanını alev saran yüreğini bir türlü soğutamamış. Hiç bakmadan
İfer’e, açlığını bile tepside dizili duran yiyeceklerin envaına rağmen, hatırına
getirmeden, sormuş: ‘Bu memleketin adı ne?’
Demiş İfer: ‘Memleket-i safra.’
“Memleket-i safra... memleket-i safra... memleket-i safra...”
Sormuş Mefhûm: ‘Neden zindana attılar beni yaka paça, suçum ne bir olsun
söylemeden?’
Demiş İfer: ‘Buraya gelmen gerektiği için.’
“Gelmek... gelmek... gelmek...”
Sormuş Mefhûm: ‘İlle de zindandan mı geçer buranın yolu?’
Demiş İfer: ‘Yolun vardığı yeri gizlemek lazım idi.’
“Gizlemek... gizlemek... gizlemek...”
Sormuş Mefhûm: ‘Kimden?’
Demiş İfer: ‘Herkesten. Anandan, babandan, kardeşlerinden; konun kumşun mahalle,
memleket, cümle alemden...”
“Cümle alem... cümle alem... cümle alem...”
Sormuş Mefhûm: ‘Bilseler çıngar mı çıkardı, harp mi?’
Demiş İfer: ‘Peşine düşer, izini sürer, ardına takılıp yoluna çıkar, bulup
aklını çelerlerdi.’
“Çelmek... çelmek... çelmek...”
Sormuş Mefhûm: ‘Çağırsan gelmez miydim?’
Demiş İfer: ‘Gelmezdin. Bilmediğine ‘he’ demezdin. Bir soru üstüne bin soru
eklerdin. Alıştığını bırakmaya yanaşmazdın.’
“Yanaşmak... yanaşmak... yanaşmak...”
Sormuş Mefhûm: ‘Acılarım. Karanlık günlerim. Nem... sıcak... kir... Korkularım.
Ölüp ölüp dirilmelerim...’
Demiş İfer: ‘Bu kadarı kâfi. Neyin iyi, neyin kötü; neyin hayr, neyin şer
olduğunu kimse bilemez; illallah.’
“İllallah... illallah... illallah...”
Sormuş Mefhûm: ‘Geldim işte. Buradayım işte. Ya bundan sonrası?’
Demiş İfer: ‘Bundan sonrası... Ayçiçeğini düşün, güneşe doğru makul ölçüde
eğilir.’
“Ayçiçeği... ayçiçeği... ayçiçeği...”
Mefhûm tenhalara dalmış düşünmüş. İç alemine çekilmiş düşünmüş. Temkin ile
düşünmüş, sabr ile düşünmüş, sebatkârane düşünmüş... Ve susup izlemeye, ve susup
dinlemeye, ve susup duymaya, ve susup anlamaya, ve susup öğrenmeye and içmiş.
YİRMİNCİ BÖLÜM...
Naz Ferniba
|