|
ÜÇ ANALIK KIZ (18. Bölüm)
|
Birinci Bölüm İçin
Tıklayınız! |
Beydegû ile Canhışan bacı meydana vardıklarında büyük bir sessizlik karşılamış
onları. El etek çekilmiş, kuşlar bilenem sankim başka memleketlerde cıvıldama
arzusuylan terk etmişler mekanı. ‘Bu işte bir iş var’ diye fısıldamış Beydegû.
Her vakit mahşer yerinden farksız iken, bunca soluğun çekilişinin mühim bir
illeti olsa gerektir ısrarıyla, birilerine bakınmış sağda solda. Lakin ne
mümkün, çorak topraklara dönmüşmüş ortalık. ‘Suyu çekilmiş buranın’ diyerek
dönmüşler.
Beydegû’da bir öfke peydahlanıvermiş Şuheygin’e rast gelemediğinden. Hayli
vakittir oturup dertleşemediği, rengarenk çiçekler deremediği bahtsız has
yoldaşına büyüttüğü hasretlik zıpkın gibi saplanmış içerisine. Bir ‘of’ çekip
bakmış Canhışan bacı’ya. O da ‘lafa gerek yok’ makamında susmuş bes.
Aynı sokaktan geldikleri gibi dönmüşler, Beydegû’nun aklında Şuheygin’e dair
binbir öykü. Tam evin önünde içi cızlatan o keskin kahkaha onların da
kulaklarına ulaşıvermiş. Canhışan bacı irkilmiş. Gözbebekleri hallice irileşmiş.
Hangi cesaretle bu ara sokakların deli hayatlarına girme teşebbüsünde
bulunduğuna hayıflanmış. Ardına bakmaksızın o vakit kaçmak dilemiş. Kaçıp yok
olmak dilemiş. Yok olup huzur bulmak dilemiş. Dilemiş dilemesine de ipin diğer
ucunda sultan hazretleri var imiş. Allah muhafaza...
Canhışan bacı kendisiyle böyle cebelleşirken Beydegû Şuheygin’in evine
seyirtivermiş. Kapıyı tokmaklamış. Ardından yumruklamış. Daha ardından
tekmelemiş. Bir açan olmayınca var gücüyle, gök ha yarıldı ha yarılacak
haddinde, bağırmış. Yok... yok... yok... Kahkaha olduğu yerde asılıkalmış, kapı
da duvar misali önünde. ‘Neler oluyor gene’ diye mırıldanmış. ‘Neler oluyor?’
Canhışan bacı, üzgün Beydegû’ya yavaşça odasına kadar eşlik etmiş. Onu, o
güzeller güzelini yatağına yatırıp kulağına ‘biraz dinlen, dinlendir yüreğini’
diye fısıldamış. Çekmiş kapıyı bir ‘oh’ diyerek. Uçarak kendi odasına varmış;
bitkin, yorgun, bitmiş... On-iki yardımcısı dört dolanmışlar etrafında.
Üç analık ise dilleri bıçak, neye dokundularsa çizik kalmış üzerinde. ‘Nasıl def
etmeli bu kadınları’ düşüncesiyle bin türlü hin geçirmişler akıllarından. Kurulu
düzene balta indirmekmiş bu bacı’nın ettiği de; insan ne diye gelip kapıyı
çaldığını, hadi bir kez çaldı da ne diye evin baş köşesine allâme kesilip
kurulduğunu, nereden gelip hangi meşgalenin ardın sürdüğünü bir olsun
kulaklarına çıtlatmaz mıymış. Süsüne püsüne, on-iki yardımcının gösterişine,
keselerden taşan sarı sarı liralara, boyunlarından sarkan beşi bir yerde’lere,
sandıklardan sarkan saf ipek fistanlara, her hareketlerinden dökülen
asaletlerine kapılmışlar da, hani ‘sormak’ kelimesini dahi biedep telakki
etmişler. Akıllara ‘eli maşalı, külyutmaz, üç başı ma’mur avratlar’ diye
kazınmış bu analıklar ağızlarını açmak şöyle dursun burun bile kıvıramamışlar
Canhışan bacı’ya. Lakin Beydegû kız’a yakınlığından huy kapıp mesel içinde
mesel, kuyu dibinde kuyu, zerre içinde alem aramaya koyulmuşlar. Her bir
hareketten, her bir sözden; her bir bakış ve duruştan başkaca manalar çıkarma
telaşına düşmüşler. Kafalarında yüzlerce hikâye kurup, uydura uydura varılmadık
noktalara varmışlar. Varmışlar varmasına da tümü birden gerçekle uzaktan
yakından alâkalı değil imiş. Neyin ne olduğunu bilmedikleri gibi, neyin ne
olacağını zinhar tahmine mahal yokmuş zaten. İş bu raddeye ulaşınca en
nihayetinde Canhışan bacı ve yanında bohça gibi taşıdığı on-iki güzele şu fani
dünyada düşman kesilmişler. Ve üç analık bir işi başarma konusunda ilk kez ciddi
anlamda azim göstererek başlarına dolanan bu beladan kurtulabilmek amacıyla kafa
kafaya verme kararı almışlar. Tüm arzuları eski kimsesiz hayatlarına geri
dönebilmek, huzur içinde acı kahvelerini içebilmek, dedikodulara kulak kabartıp
‘gıybet neyin bilmeyen saf kişileriz’ demek, kapılarına gelen bohçacı kadınların
uzak memleketlerden alıp getirdikleri güzel kumaşları gönül rahatlığıyla
seçebilmek, Beydegû kız’ın tepesine her canları dilediğinde bir karabasan gibi
çullanabilmek, kendi evlerinde bağır-çağır kavga edebilmek ve başlarına yeniden
olmadık işler açabilmekmiş.
ONDOKUZUNCU BÖLÜM...
Naz Ferniba
|