|
ÜÇ ANALIK KIZ (17. Bölüm)
|
Birinci Bölüm İçin
Tıklayınız! |
Geyruman ana’yı baba-kız türlü zahmetlerle, binbir güçlükle, ıkına sıkıla; bir
de kahkahalar eşliğinde eve dek taşımışlar, neredeyse sürükleyerek. Kimsecikler
el uzatıp ‘yardım edeyim’ dememiş. Yani ta o vakitlerden dahi insanlık ölmekte
imiş de pek farkına varan olmamış. Korkmuşlar mı, sakınmışlar mı, çekinmişler
mi, ‘bana ne’ hallerine mi girmişler bilinememiş. Velhasılı işte en nihayetinde
zavallı Geyruman ana’yı yatağına yatırmayı başarmışlar.
Bir diğer sokakta ise Beydegû ile Canhışan bacı meydana doğru Şuheygin’i bulmak
düşüncesiyle hızla yürüyorlarmış bu sırada. Onca gürültü patırtı kulaklarına
doğru uçuvermemiş bile. Yoksam onları böyle dar günlerinde yardımsız hiç
bırakırlar mıymış. Bırakmazlarmış tabiî. Şuheygin Beydegû’nun cânım dostu, illâ
ki de tek dostu imiş hatta. Olmamış. Nasip kısmet işine karışmak insanoğlunun
haddi değilmiş hani.
Geyruman ana, yattığı yerden güzelim kahkahalarına devam etmede pek bi ısrar
edince tez elden yıllarca evvelden adı hekime çıkmış Desim efendi’ye haber
salmışlar. Haber yerine ulaşmış ulaşmasına da, Desim efendi yol yorgunu
olduğundan dem vuraraktan gelemeyeceği cevabını yollamış haberciylen. Tabiî bu
cevap üzre nasıl bir zılgıt yiyebileceğini hiç hesaba katmadığından yüreğine ve
dahi düşüncelerine hiçbir menfi cümleyi yaklaştırmamış. Deli Hayro, Desim
efendi’nin ifadesini almak babından kapısına dayanınca, dayanıp da okkalı
vuruşlar ile üzerine çöreklenince, ol vakitte Desim efendi’nin meymenetinde
ciddi anlamda kaymalar başgösterince durum değişivermiş. Deli Hayro’nun deliliği
tavana vurmuş da Desim efendi’nin ne şarlatanlığı kalmış; ne mürekkep
yalamışlığı, ne hokkbazlığı, ne meczupluğu, ne düzenbazlığı, ne hilebazlığı, ne
de vicdansızlığı... Paragrafa bir giriş yapmış ki Deli Hayro çıkışına dek tek
bir mülayim kelime dokundurmamış kıyısından köşesinden. Merdiveni ceddine dek
tırmandırmış da neredeyse posasını çıkartmış Desim efendi’nin. Onca laf söze
‘gık’ bile demeden, daha doğrusu diyemeden; ‘edep yahu’ uyarısını içinin derin
vadilerinde yaparak tek kulplu hekim çantasına mecburiyetten davranmış. ‘Madem
vaziyet bu kadar vahim, gecikmeyelim’ diye de eklemiş bir de.
Düzmece hekim Desim efendi ile birlikte, neredeyse koşa koşa eve dönmüş baba
Deli Hayro. Karısının kahkahaları kulakları, duvarları, camları, çatıyı geçmeye
devam ediyormuş. Desim efendi sesi ilk duyduğunda önce şöyle bir irkilmiş. Daha
kapıdan girerken feci bir durumla karşı karşıya kalacağı hissinin içinde boy
atmakta olduğunu farketmiş. Her adımında haydut kılıklı Deli Hayro’ya yan yan,
çaktırmadan bakmaya çalışmış ‘ne olur ne olmaz’ diye. Hani sağı solu bilmeyenin
nereye toslayacağının bellisizliğindendir ki tedbiri elden bırakmamanın yerinde
bir davranış olacağı kanaatine varmış.
Odaya girdiklerinde Şuheygin’in, anasının başucunda, yaradanına yalvarmakta
olduğuna, duaların ardı ardına gözyaşlarıylan bağlandığına şahit olmuşlar. Desim
efendi bir kahkahaya boğulan yataktaki kadına, bir de yerde bağdaş kurup
ağlamaktan halsiz düşmüş kıza bakmış. Manzarada insanı sekteye uğratan bir hâl
varmışmış.
Deli Hayro durup seyre dalan düzmece hekimi omuzundan yatağa doğru iteleyip ‘de
hadi yap bişeycikler de bitsin bu tantana’ demiş. Desim efendi ne yapsın, biçare
tek kulplu çantasını yatak ucuna usulca koymuş ve ilk iş gözlerine bakmış
Geyruman ana’nın. Sonra elini başına atmış, yaşmağını sıyırıvermiş.
Parmaklarıyla saç diplerini yoklamış... yoklamış... yoklamış... Eline kan
bulaşmış. ‘Başını vurmuş ya da başına bir şeyle vurulmuş’ diye mırıldanmış.
‘Kafasının sol yanında derin bir çukur var’ demiş. ‘Kan oradan sızıyor’ diye de
eklemiş. Tez elden yarayı temizlemiş, ilaçlamış, sarmış. Lakin Geyruman ana’nın
kahkahaları dinmek nedir, durmak nedir, yorulmak nedir, dinlenmek nedir bir
türlü bilmemiş.
Desim efendi işini bitirip Deli Hayro’ya ‘bu gece uyumasın’ demiş. Ertesi sabah
er vakitte hastayı yoklamaya geleceğini söyleyerekten evden sıvışıvermiş.
Şuheygin ısırgan otundan tutun da; kekiğe, hindibaya varana dek ne kadar ot
varsa evde, kaynatıp kaynatıp anasının gülen ağzından damlata damlata içirmeye
çalışmış. ‘Bunda şu şifalar gizlidir, her derdin bir de dermanı vardır’ diye
diye sabahı nasıl ettiğini, sabaha nasıl vardığını bilememiş. Duymadan hiçbir
sesi çabalamış, çırpınmış, elleri ayakları birbirine dolanırcasına ‘çıkmayan
candan ümit kesilmez’ hesabınca didinmiş... didinmiş... didinmiş... O derece ki
Beydegû’nun kapıya gelişine, kapıdan var gücüyle seslenişine bile aldırış
etmemiş. Gecelerden bir gece, fakat Şuheygin’in yüreğine bir acının daha
oturduğu bir gece; acılar çoğalmış, çoğaldıkça çoğalmış, çoğaldıkça çoğalmış...
Bir ‘çat’ sesiyle oda, ve dahi ev, ve dahi sokak, ve dahi mahalle derin bir
sessizliğe gömülüvermiş. Geyruman ana’nın yaralı yüreği kahkahaların yükünü daha
fazla taşıyamamış ve bir ‘çat’ edip, mümkün ki orta yerinden çatlayıvermiş. O an
gökten bir yıldız kaydı mı bilinmez, lakin Şuheygin’in içinde zaten var olan
boşluk daha bir yayıldıkça yayılmış. Mefhûm ise evinden çok çok uzaklarda,
kimsenin bilmediği bir yatakta çırpınırken; Yusuf misali, bir an karanlık ve
derin bir kuyuya düşer hissini yakalayıvermiş. Amma bu düşer gibi hissin
nedeninin anasının öte aleme yolculuk başlangıcının bir habercisi olabileceğini
hiç bilememiş.
ONSEKİZİNCİ BÖLÜM...
Naz Ferniba
|