|
ÜÇ ANALIK KIZ (15. Bölüm)
|
Birinci Bölüm İçin
Tıklayınız! |
Canhışan bacı sultan hazretlerinin kendisine verdiği bu vazifenin ne kadar güç
olduğunu hiç düşünmemişmiş. Meğer ki hiçbir şey göründüğü biçimiyle hayatını
sürdürmede değil imiş. Meğer ki her mevzunun içinde başka başka mevzular
oynaşmada imiş. Bu Beydegû kızın suyu sıkılmış limon gibi bir köşeye atıldığını
görmek, bu güzelliğin bir garip boşlukta debelendiğine şahit olmak, bu aklı
çıfıt çarşısına dönmüş bîçarenin hayal deryasında kulaçladığını öğrenmek...
insanı dehşet bir hüznün girdabında dolandırıyormuş. Canhışan bacı ne edip ne
edip, bir yolunu bulup, bin dereden su getirmek mecburiyetinde kalsa bile talih
kuşunu bir şekilde yolundan çevirerekten bu Beydegû kızın başına kondurmayı
aklına mıh gibi işlemiş. Vazife vazifedir, sultan hazretlerinin fermanı kılıçtan
keskindir; sual etmeden, her bir denilen harfiyyen yerine getirilmeli ve mutlak
surette bir neticeye varılmalı imiş.
Canhışan bacı aklını ne yapsa da toplasa bilememiş. Bu işin içinden sıyrılabilse
en derininden bir “oh” çekecek, kırk adak kesip memleketin en yaşlı ağaçlarına
dilek çaputu bağlayacak; kat’iyyen bu mahalleye bir dahi uğramayacak imiş. “Söz
olsun” diye yeminler içmiş. Geceleri de bir bir sayar olmuş, muhteşem sarayın
yolunu tutabilmek için. Bilmem geleli günler gemişmiş de, daha bir gıdım yol
alamamış da, kızın dilini çözmüş çözmesine de uslu mu ussuz mu anlayamamış da;
üç analığın üçü birden birbirinden heyhat, birbirinden berbat, birbirinden inad
imiş de... falan ve de filan işte.
Beydegû ceviz giysi dolabından, nohudi etekliğini beline bir çırpıda
geçirivermiş, bir de üstüne allı güllü kamis uydurmuş. Biçimli omuzlarına kaygan
kumaştan yapılma, üzeri arap işi işlemeli kahverengi şalını atıp başını bir
yağlık konduruvermiş. Uzunca boyuna öyle bir yaraşmış ki tüm giydikleri,
güzeller güzeli Züleyha’dan almış sanki tüm alımını. Canhışan bacı bir bakmış,
sonra bir daha bakmış, bir daha... bir daha... bir daha... gözleri güzelliğine
asılı kalmış. Saraylara yaraşır endamı kimlere parmak ısırtır, kimlere dil
yutturur, kimlere “mecnun” dedirtirmiş kim bilir. Lakin üç analığın eline
hapsolunmuş bir güzelliğin farkına varabilmek de her babayiğidin harcı
değilmişmiş hani. Canhışan bacı “alıp götüreceğim kız seni bu köhne mekandan.
Filiz verip gör bak nasıl çiçeklenecek, nasıl cıvıl cıvıl öteceksin yuvanda”
diye mırıldanmış.
Beydegû aynanın karşısında durmuş kokular sürünmede imiş. “Şuheygin’e gidelim
artık” demiş. Kolundan tuttuğu gibi bacı’yı odasından dışarı, merdivenlerden
aşağı, evden dışarı, bahçeden sokağa sürüm sürüm sürüklemiş. Canhışan bacı ne
kadar “dur kız, yavaş kız, yapma kız, bırak kız” dediyse de Beydegû ona hiç
aldırış etmemiş. “Gidip Şuheygin’i göreceğiz. Duydum ki uyanmış. Duydum ki dili
çözülmüş, çıkmış aydınlığa. Nerelere gitti, kimlerle cebelleşti bir sormak
gerek” diye diye sokağın hemen karşısında üfürsen devrilecek, ha yıkıldı ha
yıkılacak, bir sinek konsa çökecek duruşlu ahşap eve yollanmışlar.
Beydegû kapıdaki tokmağı gümlete gümlete vurmuş. Ev hoplamış sanki yerinden her
seferinde. Mahalle duymuş sesi kapı önüne dökülmüş lakin Şuheygin’in kapısı bir
türlü açılmamış. Beydegû dönüp geriye pencerelere göz gezdirmiş, kim var kim yok
diye. Sonra sokağa, ortalık yere; hani kimse yokmuş da kendince
konuşuyormuşcasına sormuş: “Kimse yok mu evde?”
Birisi, bir tülün ardında kendini gizleyen birisi, korkusundan mı artık bilinmez
“meydandalar duymadınız mı” kelamını ortaya bırakıvermiş. Canhışan bacı
cilbabını iyice dolamış başına. Eğilip biraz, “sonra geliriz yine, şimdi gerisin
geri dönelim” demiş. Beydegû en tiz yerinden bir “olmaaaz” çekmiş. “Ben az
beklemedim kara gözlerini açsın da konuşsun” demiş. Bir anda bacı’nın koluna
girip, neredeyse yapışarak “şimdi meydanı ufaktan bir ziyaret edeceğiz. Madem
oradalar, gitmek lazım gelir” demiş. Canhışan bacı balçığın içine iyice
saplandığını sanmışmış. Üzerine bir hararet çökmüş, bakışlarına perde inmiş,
ayakları kilitlenmiş, ellerinin bağı çözülmüş de “yok” bile diyememiş. Meydan
yerine doğru az gitmişler, uz gitmişler.
ONALTINCI BÖLÜM...
Naz Ferniba
|