|
ÜÇ ANALIK KIZ (14. Bölüm)
|
Birinci Bölüm İçin
Tıklayınız! |
Fısıltılar yerini yüksek dozda seslere bırakmış artık: “Ayol bunlar var ya
bunlar, deli meli değil; ne tırlatmışlar, ne de fıttırmışlar. Oyun edip gönül
eylemeden başka dertleri yok. Sıkı canın ne edeceği belli mi olur? Bakın hele
senden benden daha akıllı; rol kesmek bu, başkacana da söze gerek yok.”
Şuheygin eli omuzuna dokunan babasına başını çevirip şöyle bir bakmış utangaç
utangaç. “Eh madem sen istiyorsun baba...” demiş sanki onca gürültüye patırtıya,
kavgaya hırıltıya sebep onlar değilmiş gibi Deli Hayro önde Şuheygin hemen bir
adım gerisinde yollanmışlar eve. O aralık sokağın köşe yerinden bir kahkaha
kopuverip ta yanlarına kadar uzanmış. “Kim ola ki bu” diye durmuşlar ilkin. O an
bütün mahalle hepten durmuş lakin. Kahkaha ki benzeri değil alemin kainatın
cümlesinde duyulmamışmış o vakte değin. Tiz bir kadın sesi önce sokak taşlarını
yalamış geçmiş, sonra semaya doğru diklemesine yükselmiş, ardından meydan yeri
şöyle tavaf edercesine birçok kere turlamış. Bütün gözler kahkahanın sahibini
aramış ilkin. Bir de ne görsünler çıka çıka Geyruman ana çıkmamış mı bu kadın.
Bir “abari” dökülmüş dillerden.
Geyruman ana dakka ara vermeden kahkaha ardına kahkaha eklemede pek bi hünerli
olduğunu göstermiş böylece. Ne diye güldüğünü anlamamakla beraber; başına bir iş
gelip aklın oynattığını; yoksam kocası olacak Deli Hayro’yu, bir de deli midir
aklı fazla mıdır belirlenemeyen kızı Şuheygin’in hallerine şahitliğinden sonra
neş’e duyduğunu söyleyenler çıksa da ortalık yere, işin aslını pek bilene rast
gelinememiş.
Şuheygin bir koşu tutturmuş anasının yanına. Deli Hayro da peşinden... Geyruman
ana dimdik durmuş, kara gözlerini göğe dikmiş; sankim kaç bulut süzülmede, kaç
kuş kanat çırpmada, kaç vakte kadar güneş gözden yitmede bulma derdine
düşmüşmüş. Kahkahalar birbirin arda zincir misali takılıp uçmuşlar dur durak
bilmeden. Kızı bir hamle omuzlarına yapışmış. Öne arkaya sallamış... sallamış...
sallamış... Lakin yok. Geyruman ana bir kahkaha kuyusuna düşmüş de ol mekanda
yitmiş gibi gülüşünü idame ettirmiş. Ardından Deli Hayro yapışmış kadına. Amma
velakin onun dokunduğu nokta başkacaymış. “Kadın başına sokaklara düşüp gülmeye
utanmıyon madem, dokuz çocuğunun dokuzundan arlan barim.”
Lakin Geyruman ana’nın kahkahalarında ne bir azalma olmuş, ne de durulup
sessizliğe gömülmüş. Yerine de mıhlanmış sanki, bir milim dahi kaymamış. “Sen
misin koca sözüne kulak asmayan” deyip Deli Hayro bütün gözler önünde, meydan
yerde çullanıvermiş kadının üstüne. Şuheygin “dur etme” demeye kalmadan üç tekme
savrulmuş anasına en kavisinden. Şuheygin bir daha yapışmış babasının
bacaklarına. “Yetişin anam... yetişin anam...” feryadına bütün perdeler
çekilmiş, bütün kapılar kapatılıp sürgülenmiş; bütün gözler yönünü değiştirip,
bütün kulaklar başka sesleri içine çekmiş. Bir olsun yardıma gelen olmamış.
Geyruman ana’nın yemenisinin ucundan damlayan, damlaya damlaya küçük bir göl
halini alan kan nihayetinde Şuheygin’in dikkatini çekmeyi başarmış. Kan
kırmızı... kan kırmızı... kan kıpkırmızıymış. Ve dahi şıp şıp şıp’lamaya devam
etmedeymiş. Bu sefer Şuheygin’in feryadı ayyûku aşmış gitmiş. “Ne oldu, ne
olacak” derken meğer ki Geyruman ana’nın başına bir balkondan devasa bir saksı
düşüvereyim demiş. Şuheygin’in evden çıkışının ardından kendini sokağa atan
anası, hani az ötedeki evlerden birinde “Geyruman ana geçse de başına
atlayıversem” diye düşünen bir toprak saksı olduğunu nereden bilebilirlermişmiş.
ONBEŞİNCİ BÖLÜM...
Naz Ferniba
|