|
ÜÇ ANALIK KIZ (13. Bölüm)
|
Birinci Bölüm İçin
Tıklayınız! |
Gözlerini açtığında, ilkin tavandan yere değin dalgalanan eflâtun cibinliğin
büyüleyici güzelliğiyle karşılaşmış Mefhum. Biraz korkuyla, biraz telaşla, biraz
da hayranlıkla doğrulmuş yerinde. Yumuşacık yatak bu doğruluş sırasında hafif
salınmış beşik misali. Mefhum bakınmış ömrü billah benzerini görmediği mekana.
Koskocaman odanın orta yerine itina ile yerleştirilmiş yatak sanki yerinde dönme
dolap gibi dönmedeymiş. Yok öyle değilmiş de Mefhum’a öyle gelmişmiş. Aslında
dönen yata değilmiş de Mefhum’un başı imiş. Kendisini yatağa iki seksen bırakmış
ve gözlerini yumup nereden nereye yol aldığını düşünmeye çalışmış. İçinde bir
kuş cikliyormuş. Bir ara bu mutlu cikleyişi Mefhum duyar gibi olmuş hatta. Daha
önce içinde bir kuş olduğunun farkında bile değilmişmiş. İnsan bu, içinde kuşun
ne gibi bir meşgalesi olası imiş ki zaten?
O aralık çıtı pıtı, mini mini bir kız girmiş odaya; elinde büyükçene tepsi.
Mefhum’un bilmem kaç gecelik uykunun ardından midesinden yükselen gürültü o an
kulağına dek ulaşmış. Bir minyatür hafifliğinde, kız tepsiyi, cumbanın orta
yerinde duran engin sehpanın üzerine usulca yerleştirmiş. Her hareketinde bir
nazlı ceylan sekişi varmış. Mefhum göz ucuyla izlemiş onu. Göz ucuyla narin
ellerine dokunur gibi olmuş. Göz ucuyla yürek atışını sezmiş. Göz ucuyla mor
çizgili fistan uçlarının kıvrılışına kapılmış. Sarıya çalan kumral saçları
ahenkle kızın belini okşuyormuş. Lâl olmuş Mefhum. Seyrine doyamamış. İçinde bir
yerde tanımadığı sesler terennüme, tanımadığı hisler oynaşmaya, tanımadığı her
şey raksetmeye davranmış. Sanki bir eğlenti yerine dönmüş Mefhum.
Ne var ki kız gözlerini çevirip bir olsun bakmamış kim var, ne var deyi. Değil
bakmak bir olsun bakışları yerden yükselmemiş. Korkudan mı acep, ardan mı acep;
velhasılı adını koyamamış Mefhum. Kız ketum tavrını da yanına alıp kapıya doğru
yollanmış. O an Mefhum bir kaynar kazanın, içinde biryerlerde devrilip her bir
yanını kavurduğunu zannetmiş. Hani çok sevdiği bir şeyi evvelden yitirmiş de
sonradan tevafuken buluvermiş, lakin ne olduysa tekrar ellerinin arasından uçup
gidiverecekmiş gibi, bir telaş, bir korku yerinden sıçrayıp “bi dur hele”
deyivermiş. Demiş demesine de kız kapı aralığından neredeyse kayıp gitmiş,
gerisinde karanfil kokusu bırakarak. Mefhum neredeyse kilitli kaldığı eflâtun
cibinliğin varsa bir çıkışı bulup kurtulma derdine düşünce sıkıntıdan alnına
biriken terler sular seller misali akmış da boynundan aşağı süzülmüş.
Kat bir değil, iki değil, üç değil... Kilit üstüne kilit vurulsa bu kadar zora
sokmazmışmış insanı. Sonunda dayanamayıp öfkeden basmış feryadı: “Yeteeer!
Zindanlarda bilenem yemedim len ben kafayı. Tırlattırmayın beni. Hurdahaş oldum
len.”
Yok kimse tınmamış bu kendini parçalayan onbeşlik; artık çocuk mu, delikanlı mı
Mefhum’u. Bembeyaz yatağın orta yerine öylece bırakmış kendini sonra, nefes
nefese. Kalbi hani bir yol bulsa çıkıverecekmiş dışarı da güp güp-güp güp
atacakmış ol mekanda. O kadar yorulmuş Mefhum. Gerisini varın siz ölçün biçin
tartın düşünün, bir kılıf uyduruverin mevzuya. Hani her bir şeye kılıf dikmek
mümkün imiş ya, o babdan yani.
“Şimdi bu ne iş olsa gerek” diye Mefhum gözkapaklarını devirip beyin
cimnastiğine girişmiş. Olsa olsa bir oyun. Ya da bir deneme. Ya da bir sınav. Ya
da bir şaka. Ya da bir kâbus... Birden badem gözlerini en irisinden açıp
yumruklarını sıkmış. Yok, bu sittîn sene çözse yine düğümlenecek düğmelerin
öyküsü. “Yoksa yanıp kül olmak mı var kurtuluşumda” diye bir korku çöreklenmiş
tam da sol yanına. “Eyvah” çekmiş en bi derininden. “Eyvah ki ne eyvah. Başa
gelmedik kalmadı, geleceklerse kim bile ne biçim” diye dövünmüş yana yana
Mefhum.
ONDÖRDÜNCÜ BÖLÜM...
Naz Ferniba
|