ÜÇ ANALIK KIZ (12. Bölüm)

 Birinci Bölüm İçin Tıklayınız!

 

Canhışan bacı, dudağının ucunda bir kıvrım gibi asılıduran tebessümle uzun uzun bakmış Beydegû’ya. Onun bir dal arayışı tutunmak için, onun derin sularda çırpınışı karaya ulaşmak için, onun gözlerindeki nemin orman çiçeklerinin üzerine tane tane damlayışı, onun hayallerinin uçsuz ve bucaksız bozkırda dörtnala vuruşu, onun çaresizliğinin bir kuyuda sonsuzluğa gömülüşü... bir garip acı bestesi gibi gelmiş kulağına. ‘O nerede?’ sorusuyla durduğunda, Şuheygin tam da meydan yerden bakıldığında gözden kaybolmak üzereymiş de o vakit deli Hayro ona yetişmekte imiş. Canhışan bacı’nın ağzından onca suskunluğun üzerine ancak ve ancak ‘bilmem’ çıkabilmiş. Beydegû bu ‘bilmem’de dehşetengiz bir hâl gizli imiş gibi irice açıp gözlerini, ‘nasıl yani?’ diye sormuş. ‘Onca anlattım, onca saydım da saydım; içimde kalmadı açmadığım kapı, açmadığım pencere, hepsinden girmene izin verdim. Ve şimdi sen Şuheygin’in nerde olduğunu bilmiyorsun. Nasıl yani?’

Canhışan bacı bir arap saçının içine düşmeye başladığı hissine kapılmış. O an her bir kişiden gizlediği sarayda olmayı yürekten dilemişmiş. Bu çıkışı yokmuş gibi görünen mevzudan kurtulabilmek gayesiyle kendi işinin telaşında görünüp ‘adını anlat bana’ demiş. Beydegû bi yol durmuş önce. Şimdiye değin hiç adını düşünmemişmiş. ‘Bilmem’ demiş duyulur duyulmaz sesle. Canhışan bacı, ‘isimlerin öyküsü vardır, her isim öyküsünü sahibinden alır’ demiş. Beydegû’nun gözlerinde bir ışık yanıp sönmüş o ara. ‘E madem öyle, sen de hele Canhışan ne imiş?’ diye soruvermiş. Canhışan bacı gene ipin ucunu kaçırdığını anlayınca işin içinden nasıl lazım gelip çıkacağını bilemediğinden, yanlış lakırdının insanın başına olmadık mel’anetler açabildiğini aklına getirmiş. Menemen testisi gibi kabına sığmayan, olmadı sağdan-soldan ol kabı zorlayarak orta yerinden iki yana ayırmaya çalışan bu Beydegû kızı, ne edip de avucunun içine alması gerektiğini kafasında kurmaya başlamış. Sarayın kıyısından ucundan çıtlatmaması lazım geldiğinden tez elden adına bir hikâye uydurma çabasında içten içe tepinmiş durmuş.

Beydegû köşesine kurulmuş bir güzel. Dikmiş gözlerini bacı’ya. Beklemiş. Canhışan bacı da uydurmasyon ad hikâyesine başlamış: ‘Anacığım ben henüz üç yaşımda iken yoldan geçen bir ırgatın peşine takılıp bir dahi dönmemecesine, görkemli evimizi terkedip gitmiş. Derler ki aklı pek de yerinde değilmişmiş. Az köşesinden çatlakmışmış yani. Üç-beş tahtasını yitirdiğinden bahsaçanlar çokçaymışmış. Hiç anımsayamadığım mavi gözleri her bakanı büyülediğindenmiymiş neymiş, kimse göz göze gelmek dilemezmişmiş. Bunlar olsa olsa boş lakırdı aslında ya, çocuğa anasını en kötünün de kötüsü olduğunu göstermek çabasıdan dolayı anacığım bir mel’une oluvermiş işte. Zabranice ‘kayıp anası’ demekmişmiş Canhışan. Bana da bu adı takıvermişler insanlar tez elden. Adım başkacaymış, lakin o günden sonra asıl adımla kimsecikler ünlememiş beni, kalmış adım Canhışan. Olmuşum Canhışan.’

Susmuş Canhışan bacı, bu yürek paralayan uydurma hikâyenin nihayetinde. Beydegû hiç dinlememiş gibi anlatılanları, bir fırlamış yerinden çığlık çığlığa, kapı arkasından bir ‘eyvah’ feryadı yükselivermiş. Üç analık kapı ardında o ikisine çaktırmadan gûya, konuşulanları ucundan yakalayabilme çabasındaymış. Lakin yürek hoplatan bu haykırışla kaçışmışlar her biri tesbih tanesi gibi evin en karanlık köşelerine. Canhışan bacı gülmüş, Beydegû ‘hadi eyleşmeyelim daha, Şuheygin’e bir bakıp gelelim’ demiş.

 

ONÜÇÜNCÜ BÖLÜM...

Naz Ferniba

 

 

Geri Ana Sayfa Arkadaşına Gönder

Yukarı