|
ÜÇ ANALIK KIZ (1. Bölüm)
Beydegû, evin
kapısını çaldığı zaman, yaklaşık bir saattır içindeki kapıyı çalıp çalmama
tereddüdünü içinden atmaya çalışmış. Uzak bir mahalleden yürüyerek sokaklar
geçmiş. Sokaklarda sergilenen hiçbir şeye gözü takılmadan hep ayak ucuna baka
baka biraz hızlı, biraz yavaş, biraz geri dönme duraksamalarıyla ilerlemiş.
Sabah vakti evin
bahçesindeki kuyudan su çekerken kulağına gelen kısık bir sesle durakladığında,
iki ay önce karşı komşunun uzun boylu, sarı saçlarına rağmen kara kapkara gözlü,
kendisine aşık olabilecek bir tek şaşkın olmadığından yakınan, saçına tutturduğu
kelebek tokalarıyla yatağa girdiğinden gece uykusunu kuş uykusuna çeviren,
pencerenin önündeki çiçekleri bir bir aşağı atıp ‘sularken elim çarptı da
tutamadım’ diye yalanlar uyduran, annesi her düşen saksının yerine bir yenisini
alıp getirdiğinde duyurmadan ‘bıkmadınız şu çiçeklerle yoldan geçen
civanmertleri seyrimi engellemekten’ diye söylenen, tek muradı yaşı geçkin bir
kızkurusu olmadan dünya evinin kaç metre kareye denk düştüğünü görmek olan,
sekiz kardeşinin de erkek doğmasından pek bi öfkelenerek anasının hangi akla
hizmetle kendisini bu erkeklerden önce doğurduğunu anlayamadığından aklının
kıtlığından yedi düvelin diline düşen, sandık sandık çeyizlerini ipek yolu’nu
dört kez gidip dört kez gelecek uzunlukta bir kervanın bile ancak ve ancak
yüklenebileceğinden bıkmadan usanmadan, bir de arlanmadan bahsaçan, kızı
Şuheygin’in söylediklerini hatırlayıvermiş Beydegû:
“Dileklerin durduğu
yerde gerçekleştiği nerde görülmüş kız. Gideceksin oraya. Üç kapıdan üç perde
sallanacak. Karşısında duran kişiye göre renge bürünecek perdeler. İçlerinden
birini seçecek, gerisinde kaybolacaksın. Ne görür, nereye gidersin bilemem.
Kimse bilemez. Ama şu köhnemiş evde dura dura sonunun nereye varacağını şu kıt
aklımla ben bile bilirim.”
Kuyunun başında
donakalmış gibi görünen Beydegû, kısık sesin artık hiç de kısık olmadığını,
aksine neredeyse kulaklarının içinde patladığını geç de olsa farkettiğinde
başına gelebileceklerin endişesine bile kapılmadan çınlaya çınlaya kulakları
bahçe kapısına doğru koşmuş, kapıyı açar açmaz karşı komşunun aptal görünen kızı
Şuheygin’in bu kadar güzel ve uzun cümleleri nasıl olup da bir araya getirip
kendisine yumurtladığını soruvermiş kendisine. Saksılarını her Allah’ın günü
aşağı atmaktan bıkmadığı pencereye doğru baktığında perdelerin çekili,
saksıların henüz sağlam olduğunu görünce biraz garipsemekle birlikte, tam
seslenecekken ‘Şuheygiiiiin’ diye durakalmış. Biri ensesinden tutup ‘hiç konuşma
yoluna git’ demişmiş sanki. Ya da Beydegû’ya öyle gelmişmiş.
Üç anası olduğu için
kendisine ‘üç analık kız!’ lakabını takanın kim olduğunu kimse bilmese de bu
lakabın tam da Beydegû’ya uyduğunu söyleyenler pek çokçaymış. Niye üç anası
olduğunu, dahası üçünü de niye ‘ana’ diye seslediğini kendisi de bilmiyormuş. Ne
zaman pazara çıksa; çoluğundan çocuğuna, yedisinden yetmişine, delisinden
akıllısına, gencinden yaşlısına, saçlısından saçsızına, kellisinden fellisine...
her kim çıksa karşısına şu lafı dokundurmasa olmazmış: ‘Üç analık kız! De hele
nereye böyle?’ Beydegû, her gün, her saat, her dakika, her saniye, her an biraz
daha öfke biriktirmiş içine. Bilinir ki, Beydegû da iyi bilir ki her şey mutlaka
dolunca taşar. Ya kabı dibinden delmelidir, doldukça aşağıdan aksın gitsin
taşmasın. Ya öyle bir kap yerleştirmelidir ki doldukça genişlesin genişlesin
genişlesin. Beydegû’nun içindeki kap hangi cinstendir, ne biçim özelliklere
sahiptir bunu ancak yaradan bilir.
Üç anasının üçü de
birbirinden şirret, birbirinden illet, birbirinden şiddet, birbirinden dehşet
olduğundan; Beydegû’nun babası bilmem kaç yıl önce, Beydegû kimine göre beş,
kimine göre üç yaşına henüz girmemişken, bir gece sabaha bırakmazdan yerini,
belki sabah namazı vakti çıkmadan bir kendini alıp kaybolup gitmiş. İsmi Çıdar
mıymış neymiş. Adı bile silinip gitmiş ardından demek, bir kızı üç karısı
bırakıp gittiği evde yaşıyorken bile. Birkaç yıl sonra uzak memleketlerden
birinde Çıdar adında ünlü bir alimin kitaplara bakıp şifa dağıttığını duyduğunu
söyleyen biri kapılarını çaldığında, bu habere karşılık üç anadan yüklü bir
miktar isteyince analardan biri eline sopa, diğeri balta, öteki de kazma alınca
kızılca kıyamet kopmuş adam evden nasıl kaçtığını bilemeden; elini eteğini,
gözünü kulağını, kolunu bacağını... salimen kurtarabildiğine şaşmış ilkin,
şükretmiş sonra.
İKİNCİ BÖLÜM...
Naz Ferniba |