|
SIĞINAK ARAYAN ÇOCUK
Güneş
batmış, ay gökyüzünde gezinmeye çıkmış. Gecelerden bir gece sevgili aynacık
bakın neler anlatmaya başlamış…
Uzak
memleketlerin birisinde tahtına düşkün, zengin mi zengin bir padişah yaşarmış.
Adil olmasına adilmiş ama, burnu kanasa bütün ülkeyi ayağa kaldırırmış.
Birgün
öyle hastalanmış, öyle hastalanmış ki; ayağa kalkamaz, sarayının bahçelerinde
zevkle gezinemez olmuş. Ülkede ne kadar iyi doktor varsa çağırmışlar. Ne kadar
ilaç varsa denemişler, ama bir türlü padişahın hastalığına çare bulamamışlar.
Yaz
gelmiş, çiçekler açmış, kuşlar cıvıldaşmaya başlamış. Güneş parıldıyor, herkesi
evinden dışarıya çağırıyormuş. Fakat padişahımız, iyileşemediği için bu
güzellikleri pencereden seyretmekle yetinmek zorunda kalıyormuş.
Birgün
bütün doktorlar bir araya gelerek padişahın hastalığını konuşmaya başlamışlar.
Artık onlar da sıkılmış bu olaydan. Çünkü padişah hergün onlara kızıyor,
bağırıyormuş:
- Siz ne
biçim doktorsunuz. Hepinizi astırmak lazım. Zindanlarda süründürmek lazım.
Kafanızı uçurmak lazım…
Doktorlar korkuya kapılmaya başlamışlar bu tehditler karşısında. En kısa zamanda
padişahın hastalığına bir çare bulamazlarsa başlarının derde gireceğini
seziyorlarmış. Nihayet içlerinden biri meydana çıkarak;
-
Arkadaşlar, demiş. Buradan çok çok uzakta bir memleket var. Adı Sevilenya… Orası
ilimde ilerlemiş bir memlekettir. Bütün alimler mutlaka oraya gider ve ilmine
ilim katarmış. İşte o memlekette yaşayan bir doktorun ünü dünyaya yayılmış.
İyileştiremediği hasta, çaresini bulamadığı hastalık yokmuş. Padişahımıza
söyleyelim haber salsın çağırtsın onu. Biz de rahatlayalım.
Doktorların hepsi bu fikre katılmışlar ve içlerinden birisini sözcü seçerek
padişaha göndermişler. Padişah anlatılanları dinledikten sonra hemen emir
vermiş:
- Derhal
hazırlıklar başlasın. Yarın sabah yola çıkacak bir birlik oluşturulsun.
En güzel
hediyeler, kese kese altınlar doktora verilmek üzere hazırlanmış. Ve ertesi
sabah bilinmeyen ülkeye doğru yolculuk başlamış.
Akrep
yelkovanı, gece gündüzü, ilkbahar kışı kovalamış yaz gelmiş. Padişahımız her
sabah heyecanla uyanır sorar olmuş:
-
Geldiler mi?
Çevresindekiler çekinerek cevap verirlermiş:
- Henüz
gelmediler padişahımız.
Birgün
güneş yüzünü dağların ardından göstermeden, ay yıldızlarla gökten çekilmeden nal
sesleri şehrin sokaklarını inletmeye başlamış. Saray kapısı açılmış, muhafızlar
hemen doktorlara haber vermişler:
- Birlik
geri dönmüştür.
Doktorlar, padişahın hastalığına derman olacak doktorun gelip-gelmediğini
öğrenmek için bahçeye inmişler. Arabadan, siz deyin çınar boyunda, ben diyeyim
kavak boyunda bir adam inmiş. Bir ân ürkmüşler. Bakışlarında bir baykuş
keskinliği varmış. Hürmette kusur etmeden odasını göstermişler, dinlenmesi için.
Fakat kabul etmemiş:
-
Hastamız nerededir? Bir insan acı çekerken ben nasıl dinlenebilirim!
Doktorlar şaşkın şaşkın padişaha haber salmışlar. Padişah haberi alır-almaz;
- Aman
hemen gelsin. Kaç zamandır gözlerime uyku girmez. Acıdan yüreğim duracak
sanırım. Hemen gelsin hemen, demiş.
Bu, adı
daha önce hiç duyulmamış ülkeden gelen doktor, elindeki ufak çantayla padişahın
huzuruna çıkmış. Padişahın ağrıyan bacağını saatlerce incelemiş ve sonra şunları
söylemiş:
- Dokuz
yaşında bir erkek çocuk bulunmalı. Bu çocuk kesilecek ve midesi bacağınıza
sarılacak. Üç gün içinde hiçbir şeyiniz kalmaz, ayağa kalkarsınız.
Padişah,
askerlerini böyle bir çocuk bulmaları için göndermiş. Bütün okullar, bütün evler
araştırılmış. Ve nihayet dokuz yaşında, çok güzel bir erkek çocuğu bulunmuş.
Askerler
çocuğun annesiyle, babasıyla konuşmuşlar, durumu anlatmışlar. Zaten bütün halk
padişahın hastalığından haberdarmış. Ama anne ve baba çocuklarının kesileceğine
çok üzülmüşler. Ağlamış, sızlanmışlar. Yalvarmışlar. Ama kimse onları
dinlememiş. Çocuğun babası vezire gelerek;
- Oğluma
kıymayın, demiş. Onun yerine beni öldürün. O benim tek çocuğum. Beni ondan
ayırmayın. Ne olur yapmayın bunu!
Vezir,
çocuğun babasını karşısına oturtmuş ve şunları söylemiş:
- Sen
bir çocuğun mu, yoksa bir padişahın mı ölmesini istersin? Eğer padişahımız
ölürse hâlimiz nice olur hiç düşünmüyor musun? Düşmanlarımız memleketimizi
istilâ ederler. Bu daha mı iyi? Akılsızlık etme. Sana bin altın veriyorum. Hiç
oğlun olmadığını düşün.
Çocuğun
babası o kadar altını daha önce birarada hiç görmediği için heyecana kapılmış ve
razı olmuş:
- Varsın
padişah yoluna öldürülsün benim oğlum, demiş.
Oğlunun
karşılığı olarak aldığı altınlarla eve dönmüş. Çocuk, babasına sarılıp ağlamış.
- Beni
öldürmeyecekler değil mi, diye sormuş babasına.
Adam
oğluna diyecek bir söz bulamamış, susmuş kalmış. Ertesi gün de çocuğun annesi
vezirin yanına gitmiş. Yalvarmış, yakarmış. Ama vezir ona da bin altın vererek
bu işe rıza göstermesini sağlamış. Çocuğun annesi ağlamayı bırakarak;
- Eh,
madem ki hayırlı bir iş için ölecek, ne yapalım ölsün, demiş.
Padişah,
anne ve babadan izin aldıktan sonra devrin bilginlerini yanına çağırtmış. Bir de
onlardan izin almak istiyormuş. Bazıları bunun yanlış olduğunu söylemişler,
bazıları padişahın ölümünden daha hayırlıdır demişler. Sonunda çocuğun
kesilmesinde bir sakınca olmadığı kararına varmışlar.
Bütün
ülkeye bu olay duyurulmuş. Herkesin dilinde kesilecek çocuk varmış. Kimileri
duyduklarına inanamıyor, kimileri çocuğa acıyor, kimileri de padişah iyileşecek
diye seviniyormuş.
Kısa
zamanda şehrin meydanı hazırlanmış. Halk merasimi seyretmek için meydana
toplanmış. Çocuğun annesiyle babası halkın önünde çocuklarının kesilmesine izin
verdiklerini, bilginler de çocuğun hayırlı bir iş için öldürüldüğünü
söylemişler.
Zavallı
çocuk hiçbir şey yapamıyormuş. Kesileceği yere çıkarılmış. Herkese bir bir
bakmış ve babasına dönerek konuşmaya başlamış:
-
Babacığım, hani ben senin tek çocuğundum. Hani beni çok severdin. Şimdi bensiz
ne yapacaksın? O altınlar benim yerimi tutabilir mi?
Çocuk
sonra da annesine dönerek konuşmuş:
- Ya sen
anneciğim, nasıl izin verebildin biricik oğlunun öldürülmesine! Demek ki beni
gerçekten hiç sevmedin. Üzülmeyecek misin?
- Peki
siz, sevgili bilginler. Dokuz yaşındaki bir çocuğun öldürülmesinin yanlış
olmadığını nasıl söylersiniz? Ben kimsenin canını acıtmadım ki. Padişahımızın
hastalığının sebebi de ben değilim. Kimseyi de öldürmedim.
Son
olarak padişaha dönmüş:
-
Padişahım, iyileşmek için beni öldürüyorsun. Oysa biz seni sığınak kabul
ediyorduk. Senin ülkende bunun için yaşıyoruz. Bizi koruduğun için… Demek ki
ülkemize bir şey olsa hiçkimse sana sığınamayacak, demiş.
Çocuk
bakmış kimse yardım etmeyecek, başını gökyüzüne kaldırmış ve dudaklarını
kıpırdatmaya başlamış. Padişah onun bu hâlini görünce sormuş:
- Şimdi
ne yapıyorsun?
Islanmış
gözlerini padişaha çeviren çocuk, ağlamaklı bir sesle cevap vermiş:
- Sen
annemi, babamı, bilginleri razı etmişsin. Bana da sığınabileceğim tek bir yer
kalıyor. Yalvarıyorum ki beni kurtarsın. Siz beni anlamıyorsunuz.
Padişah
bu sözleri duyunca şaşırıp kalmış ve hatasını farkedivermiş:
-
Bırakın çocuğu, demiş. Benim ölümüm bu bacaktan olacaksa olsun.
Bu
olaydan sonra padişahın bacağı nedense hiç ağrımamış. Ve padişah çocuğu yanına
alarak beraberce güzel bir hayat geçirmişler.
Naz Ferniba |