|
OLDURAMADIKLARIM
Arşın arşın
arşınlarmış gelen-geçen bu yolları. Yol ki topraktan. Yol ki sağı-solu orman.
Yol ki dolanır nehirler kıyısından. Geçenlerin kimi yaşlı, elinde baston. Kimi
genç sırtında heybesi. Söylene söylene adımlar bazısı. Bir mırıltı dudaklarında,
öfkeli. Çizgiler derin. Tebessümler gözden uzak. Gelir de geçer herdaim bu
yoldan birileri.
Delikanlının biri
sabah vakti ayrıldığı evinden, arkasına bakmadan taa buralara, dağın yeşilvari
eteklerine dek gelmiş, bir başına. Yolda karşılaştığı bir dedeye sormuş, ‘bu
yolun sonu nerede?’ diye. Dede asasına dayanmış şöyle bir. Bakınmış önüne
ardına. Bir de yere. ‘Yolların sonu var mıdır ki bu yolun sonu olsun’ demiş.
Delikanlı şaşırmış, ‘olmalı değil mi peki?’
‘Eğer bir son
bulursan bana da göster’ diyerek dede asasına yüklenmiş. Yoldan ayrılıp bir
ağacın ardında gözden kaybolmuş. Delikanlı başladığı bu bilmediği yolculuğuna
devam etmek için birkaç adım atmış ki bir kadını; büyük bir kayaya sırtını
vermiş, ayaklarını ileriye doğru uzatmış, şarkı söylerken görmüş. Önünde yün
yumaklar varmış. Elindeki şişlerle şekil vermeye çalıştığı bir şeyi örüyormuş.
Yaklaşmış. Yaklaşmış. ‘Burası örgü için uygun bir yer mi?’ diye sormuş.
‘Elbette’ diye
karşılık vermiş kadın, bakmadan sesin kimden geldiğine. ‘Nerede kendini rahat
hissediyorsan orada istediğin her şeyi yapabilirsin. Ben de burada rahatım. Ve
örgü yapmak hoş geliyor bana.’
‘Ne örüyorsunuz?’
‘Kazaklar’ demiş
kadın kahkaha atıyor gibi coşkulu. ‘Rengarenk, model model, çeşit çeşit kazaklar
örüyorum zevkle, severek, hiç sıkılmadan ve yorulmadan üstelik.’
‘Peki ne için bu
kazaklar?’
‘Tabii ki kime aitse
onun için. Her şeyin bir sahibi vardır değil mi?’
‘Öyle midir? Her
şeyin bir sahibi mi vardır? Ya benim!’
‘Senin de vardır
merak etme. Bilsen de bilmesen de, tanısan da tanımasan da, görsen de görmesen
de, anlasan da anlamasan da, kabul etsen de etmesen de...’
‘Söylediklerinize
inanmak zorunda mıyım?’
‘Zorunluluk diye bir
şey var mıdır ki? Kim kime dayatabilir? Sadece dayattığını sanmakla kalır. Sen
nereye gidiyorsun böyle birbaşına.’
‘Kendimi bulmaya...’
‘Kendini mi
kaybettin?’
‘Hiç bulmadım belki
de.’
‘Peki bulabileceğine
inanıyor musun? İnanmak önemlidir yaptığın işe. Yoksa onu sevemez, sonucun seni
mutlu ettiğini göremezsin.’
‘Bu zamana kadar
inanacağım bir şey çıkmadı karşıma.’
‘Yazık! Demek ki
hiçbir başarın olmamış.’
‘Elinizdeki kazağın
rengi çok garip. Bu... bu rengi nereden buldunuz?’
‘Ben boyarım
yünlerimi. Boyadıklarıma da bir isim veririm. Renklerimin her birinin farklı bir
adı vardır.’
‘Elinizdeki rengi
daha önce görmemiştim. Adı nedir?’
‘Ferniba’
‘Daha önce hiç böyle
bir isim duymamıştım.’
‘Olabilir. Duymamış
olman onun olmadığını mı gösterir?’
‘Bilmem, göstermez
mi?’
‘Bunu sen bul bence.
Gözlerin sana göstersin bilmediklerini. Kulakların duyursun... ellerin
hissettirsin...’
‘Dediğiniz gibi
olsun.’
‘İnandığın gibi
olsun bence.’
‘İnanmak. Ama neye?’
‘Bir kazağın
olacağına inanarak başlayabilirsin işe.’
‘Öyle mi? Bir
kazağım mı olacak?’
‘Evet’ diyerek kadın
yanındaki bir çantadan canlılığı insana huzur veren renkte, örülmüş bir kazak
çıkarmış. Uzatmış delikanlıya. ‘Al’ demiş. ‘Artık senin.’
Delikanlı şaşkın,
kekeleyerek, ‘Karşılığında verebileceğim hiçbir şeyim yok’ diyebilmiş.
‘Her şeyin bir
karşılığı olmalı mıdır? Bence yoktur. Her şeyi karşılayabilecek bir şey olmadığı
için sanırım.’
‘Nasıl yani?’
‘Her şey kendisidir
de ondan.’
‘Şimdi bana
vereceğiniz bu kazak karşılığında benden birşey istemeyecek misiniz?’
‘Hayır,
istemeyeceğim. Herkes böyle mi yapıyor? Yani verirken almak mı istiyorlar? O
zaman vermenin anlamı kalır mı? Hayır, sanmıyorum.’
‘Peki bu kazağın
renginin adı nedir? O da çok farklı.’
‘Benim bütün
renklerim farklıdır. Ve hiçbiri birbirine benzemez. Hiçbir şeyin birbirine
benzemediği gibi. Bu renkten bir şeyle başka hiçbir yerde karşılaşmayacaksın. O
renk sadece o kazağındır. Kazak da senin. Adı da Zirfen.’
‘Hoş. Hoş bir isim.’
‘Hoş tarafından
baktığın için emin ol.’ Kadın bu sözleri söylerken kazağı delikanlıya doğru
uzatmış. ‘Al giy bunu. Dağlar seni çağırıyor sanırım. Seni ısıtacaktır.’
‘Dağların beni
çağırdığını nereden biliyorsunuz?’
‘Yoksa karşına ben
çıkmazdım ve kazaklarım.’
‘Her şey böyle bir
işaret mi taşır?’
‘Genellikle. Her
şeyin bir sesi de vardır. Bu ses, kendisinden önce ulaşır kişinin varacağı yere.
Ama herkesin duyma yetisi yoktur.’
Delikanlı kazağı
alıp giymiş. Kadın örgüsünü örmeye devam etmiş. Delikanlı biraz şaşkın yoluna
devam etmiş. Gitmiş. Gitmiş. Gitmiş. Orman kalınlaşmış. Renkler koyulaşmış. Gün
uzaklaşmaya başlamış. Aydınlığını henüz yitirmeyen gök, ona geceyi geçirmesine
yardım eder gibi, bir sığınak bulması için son demlerini uzun tutmuş. Çok
geçmeden büyük çalıların ardındaki bir dağ kulübesinin varlığını farketmiş.
Yaklaşmış. Adımlarında eminsizlik, bakışlarında tedirginlik... Pencereden dışarı
soluk bir ışık yayılıyormuş. Usulca uzanıp vurmuş kapıya: Tık... tık... tık...
Bir gıcırtı çıkararak açılmış kapı. Kapıyı tık tık’layanın kim olduğunu ise hiç
soran olmamış. Gıcırt... gıcırt... gıcırt’tan başka da ormanın sükunetini bozan
olmamış. Delikanlı hem ürkek, hem merak içinde kapının ardında birisinin
görünmesini beklemiş. Beklemiş... beklemiş... ‘Ben... ben...’ demiş tutuk, ‘ben
bir yolcuyum. Yalnızım. Ve geceyi geçirebileceğim güvenli bir yer arıyorum.’
Kısık bir ses zorlukla ulaşmış kulaklarına: ‘İçeriye gir.’
Delikanlı önce küçük
bir adım atmış. Durmuş. Küçük bir adım daha atmış. Durmuş. Sesi tekrar duymuş:
‘İçeriye gir.’
Bir cesaret koccaman
bir adımla içeriye dalmış sonra. Karşısında bulmayı umduğu hiçkimse yokmuş.
Şşaşırmış. Bakınmış sağa-sola. Aranmış. ‘Buradayım’ demiş ses, solgun. ‘Bak
dolabın raflarından birinde.’
Delikanlı önce
dolaba, sonra dolabın raflarına bakmış. ‘Göremedim sizi’ demiş.
‘Her sesin bir
görüntüsü olmalı mıdır’ diye sormuş dolabın raflarından birindeki.
‘Sanırım olmalıdır.
Bak ben görünüyorum.’
‘Tam karşımdasın.
Üzerinde garip bir kazak var. Çok mu üşüyorsun?’
‘Hayır üşümüyorum’
demiş delikanlı. ‘Çünkü kazağım var’
‘Immm... çok akıllı
mısın yoksa?’
‘Hayır akıl aramaya
çıktım aslında.’
‘İstersen ben sana
verebilirim. Akıl veren çok olsa da yeryüzünde, tutturabilen çok azdır.’
‘Verebilirsen ver’
demiş delikanlı. ‘Her akla ihtiyacım var.’
‘Ne yapacaksın bu
kadar çok aklı?’
‘Biriktirip iyi
şeyler yapacağım.’
‘Çok akıl zarar da
verebilir ama.’
‘Zararı olmayan yok
mudur?’
‘Vardır vardır da,
her şeyin azı karar çoğu zarardır. Dem tutacaksın...’
‘Sen kimsin?’ diye
sormuş delikanlı.
‘Olmayanım’ demiş
görünmeyen.
‘Daha önce hiç
olmayan görmedim.’
‘Olabilir, ama
düşünsene artık ‘daha önce hiç olmayan görmedim’ demeyeceksin.’
‘Peki hep mi
göremeyeceğim seni?’
‘Hep göremeyeceksin
beni. Ama istersen üzerinde ‘olduramadıklarım’ yazan kitabı eline alabilirsin.’
Delikanlı raftaki
kitaplara bakmış. Üzerinde ‘olduramadıklarım’ yazanı bulmuş. Yazarı: Tukbekay
Sansıbal... Kalın ciltli bir kitapmış bu. Beyaz, bembeyaz. Kabını çevirmiş. İlk
sayfada hiçbir şey yazmıyormuş. Bir sayfa daha çevirmiş. Yine herhangi bir
cümleyle karşılaşmamış. Bir sayfa daha çevirmiş. Yine yazı yokmuş. Sonra kitabın
sayfalarını hızla çevirmiş ellerinin arasında. Tek bir satır bile yazmıyormuş.
Şaşırmış. Dönmüş rafa doğru konuşmuş: ‘İyi de bu kitabın içi boş. Hiç bir şey
yok.’
‘Kitap seslenmiş
ona: ‘Niye rafa bakarak konuşuyorsun. Artık orada değilim ki. Ellerindeyim.’
Delikanlı neye
uğradığını anlayamamış. ‘Sen bir kitap mıydın? Yani konuşan sen miydin?’
‘Evet’ demiş kitap,
‘bendim konuşan’
‘Ama bu kitap boş.’
‘Evet boş. Ben de
sana olmayan olduğumu söylemiştim.’
‘Hiçbir şey
anlamadım ben bu işten’ demiş delikanlı.
‘Her şeyi anlaman
gerekmiyor ki. Zaten olanın-bitenin her birini anlamaya aklımız da yetmez.’
‘Öğrenmekle de mi
yetmez aklımız?’
‘Öğrenmekle de
yetmez. O kadar çok şey vardır ki, zaman izin vermez hepsini öğrenmeye. Bu
yüzden seçeceksin. Seçtiklerini en iyi şekilde öğreneceksin. Önemli olan budur.
Öğrenmek değil, en iyi şekilde öğrenmek. İşte o zaman ‘ben bunu biliyorum’
diyebilirsin.’
‘Zaman sınırlı.
Acele etmeliyim. Zamanı en iyi şekilde değerlendirmeli, öğrenebildiğim kadar
öğrenmeliyim.’
‘Şimdi dinlen sabah
akıl aramak için yola koyulursun.’
‘Evin sahibi
nerede?’
‘Elinde duruyor ya.’
‘Sen misin? Ama sen
nasıl yapabildin bu kulübeyi?’
‘Düşüncelerimle...’
‘Sen kimsin?’
‘Elindeki kitabın
yazarıyım ben.’
‘Ama düşünceler
görülmez ki?
‘Hayal edersin.
Düşünceler gözlerinin önünde canlanır. Canlananlara bir cisim verirsin.
Cisimlere de birer isim... Sen bir kulübe düşündün karşına çıksın. Karşına bir
kulübe çıktı. Tam da hayal ettiğin gibi. Şimdi dinlenebilirsin o kulübede sabaha
dek. Ben de düşündüğün kulübeyi düşünenlerden biriydim. Ama ben kulübeyi
yaptığımı düşündüm. İçini dayayıp döşediğimi düşündüm. Farklı yerlerde farklı
biçimlerde düşündük belki kulübeyi, ama aynı şeye odaklanmıştık: Kulübeye. Ben
yapmayı düşündüm. Sen karşılaşmayı düşündün, o kadar’
Delikanlı şaşkın,
yorgunluğun getirdiği mahmurluğa daha fazla dayanamayarak küçük sedire uzanmış
ve gözlerini kapatmış, elinde ‘olduramadıklarım’, üzerinde zirfen rengi kazağı.
Geceyarısı bir
huzursuzluk uyandırmış onu birden. Çok narin bir ışık diğer odadan bulunduğu
yere doğru sızıyormuş. Tıkırtılara kabartmış kulağını. Bir koku yayılmış etrafa.
Güzel... sıcak... acıktıran... Gıcırdatmadan ahşap zemini, doğrulmaya çalışmış.
Yavaşça yaklaştığı bir delikten arka tarafta görebileceklerini aramaya başlamış.
Bir genç kız görür gibi olmuş. Kıvrıla kıvrıla ortalıkta dolanıyor bir masanın
üzerini yiyeceklerle donatıyormuş. Kız birden seslenmiş: ‘Gelsene, acıktığını
biliyorum. Yoksa beni çağırmazdın. Bu yemekleri, pastaları, çörekleri, börekleri
senin için pişirdim. Tam da istediğin gibi.’
Delikanlı ne
yapacağını şaşırmış ilkin. Tüm cesaretini toplayıp kızın bulunduğu mutfağa
geçmiş.
‘Otur’ demiş kız bir
tabureyi göstererek. Önüne bir sürü yiyecek koymuş. Delikanlı yemiş, yemiş,
yemiş. Açlıktan bağıran midesini ‘yeter artık’ diye feryat ettirecek kadar
yemiş. Kıza teşekkür edip kalkacakken, ‘Sen bu kulübede mi yaşıyorsun’ diye
soruvermiş kıza. Kız da ‘hayır’ demiş, ‘Ben bu gecelik buradayım. Beni sen
çağırdın unuttun mu?’
‘Hayır hayır’
diyerek yerinden fırlamış delikanlı, ‘ben çağırmadım seni. Hatırlamıyorum bunu.
Hem seni ilk kez görüyorum. Daha önce görmüş olsaydım unutmuş olmam imkansız.
Hayır hayır, yanılıyorsun. Ben çağırmadım.’
Kız sözünden
dönmemiş. Israrla kendisini çağırdığını söylemiş. Delikanlı biraz korkarak hemen
geldiği odaya geçip sedire atmış kendisini. Uyandığında güneş yeni yeni
aydınlatıyormuş ortalığı. Aç da değilmiş üstelik. Üzerinde Zirfen renginde
kazağı, başının altında heybesi, elinde içi boş bir kitap ve dev bir ağacın
kovuğunda...
Doğrulmuş. Kovuğa
bakıp neler olduğunu anlamaya çalışmış. Dışarı çıkıp kulübeye bakınmış. Etrafta
kulübeye benzer bir şey yokmuş. Heybesini almış. Yola koyulmuş yeniden. Beyaz
ciltli kitabı evirmiş, çevirmiş, içine bir daha bakmış. Anlayamamış. Ama kitabın
üzerinde aynı kelime yazılıymış: ‘olduramadıklarım’... Yazan bölümünde ise aynı
isim yazılı duruyormuş: ‘Tukbekay Sansıbal’. Kitabı heybesine koyup devam etmiş
yürümeye, dinlenmiş olarak.
Mini mini göller
karşılamış bazen onu. Oturup kıyısında, demlenmiş. Bir balık zıplamış suda. Bir
balık daha... bir balık daha... sonra bir tanesi birden kendisine doğru uçmuş.
Oldukça büyük, kırmızı pulları olan bir balıkmış bu. Delikanlı korkmuş. Ayağa
fırladığı gibi en yakın ağacın arkasına saklanmış. Balık konuşmaya başlayınca da
aklını yitirdiğini sanmış.
‘Neden kaçtın?’ diye
sormuş balık. ‘Cüssene bakmadan küçücük bir balıktan korkuyorsun.’
‘Daha önce konuşan
bir balık görmedim ben. Duymadım da böyle bir şey.’ demiş delikanlı.
‘Üzerime biraz su
döker misin, kuruyorum.’
Delikanlı koşmuş,
avuçlarını doldurup doldurup balığın üzerine dökmüş. Serinleyen balık, ‘ne
yapıyorsun burada?’ diye sormuş.
‘Düşünüyorum.’
‘Neyi?’
‘Her şeyi... her
şeyi...’
‘Her şeyi
düşünebildiğinden emin misin?’
‘Düşünemez miyim?’
‘Bunu sanırım
hiçkimse yapamaz. Bu ‘her şey’ çok geniş bir kelime. Gördüğün görmediğin,
bildiğin bilmediğin, duyduğun duymadığın, var olan olmayan... her şey ‘her şey’
demektir.’
‘Bunu bilmiyordum.’
‘Artık biliyorsun’
demiş balık. Sonra da biraz daha su dökmesini istemiş üzerine. Delikanlı dökmüş
suyu. Serinlemiş balık.
‘Neden kıyıya
çıktın?’ diye sormuş delikanlı. ‘Sen suda kalmalısın.’
‘Sana vermem gereken
bir şey var.’ demiş balık, ‘yuvarlak bir şey. Suyun dibinde buldum. Aldım
ağzıma. Yüzdüm. Suda bir zıpladım seni gördüm. Bir daha zıpladım, oturmaya devam
ediyordun. Bulduğum şeyin sana verilmesi gerektiğini düşündüm.’ Balık öksürür
gibi yaparak ağzındakini önüne çıkarıvermiş.
Delikanlı, ‘bu bir
taş’ demiş. ‘Rengi kırmızı, senin gibi.’ Eline almış, güneşte pırıl pırıl
parlıyormuş.
‘Şimdi’ demiş balık,
‘beni suya bırak, döneyim evime.’
‘Olur’ diyerek
delikanlı almış balığı eline. Kayganlığına hayran kalmış. ‘Sen çok güzelsin’
demiş.
‘Her şey kendince
güzeldir’ demiş balık. Ve atlamış ellerinden suya. Yüzmüş. Yüzmüş. Yüzmüş. Bir
zıplamış. Bir daha görünmemiş.
Delikanlı taşı
heybesine bırakmış usulca. Doğrulmuş yerinden. Kısa bir süre yürüdükten sonra
meyve ağaçlarıyla dolu bir bahçe ile karşılaşmış. Ama bahçenin etrafı çevrili
değilmiş. Kenarına kadar yanaşmış. Hiçkimseyi görememiş. Seslenmiş. Sesine ses
veren çıkmamış. Oturmuş olduğu yere. Ağaçlar yemyeşil... ağaçlar capcanlı...
ağaçlar meyve yüklü... Uzaktan bakmış hepsine bir bir. ‘Birisini koparsam
dalından’ diye geçirmiş aklından. ‘Yok yok, olmaz’ demiş sonra. Bir daha bakmış
dolgun meyvelere. Kokuları ulaşıyormuş ona, ‘ye beni’ der gibi. Dayanamayacağını
anlayınca, kalkmış yola koyulmuş. Bahçe git git, bitmek bilmiyormuş bir türlü.
Merak etmiş sahibini. Bu kadar büyük bir bahçe etrafı çevrilmeden nasıl
korunabilir diye düşünmüş. Uzun bir süre gitmiş, ağaçlar yanında. Sonunda bir
adam görmüş, bir tulumbanın başında su dolduruyor helkeye. Hiç ses etmeden
bakmış adama. Adam eğilip yerden bakır bir tas almış, helkenin içine bırakmış.
Helkeyi yüklendiği gibi kendisine doğru yürümeye başlamış. Yaklaşırken seslenmiş
bir de: ‘Hoşgeldin delikanlı. Ben de seni bekliyordum. Buyur geç şöyle ağacın
altına.’
Delikanlı adama
doğru yanaşmış. Oturmuş gösterdiği ağacın gölgesine. Merakla sormuş, ‘Nasıl
bildiniz geldiğimi?’
‘Ağaçlar söyledi.’
‘Ağaçlar mı?’
‘Evet, bu gördüğün
meyve ağaçlarının hepsini ben ektim buraya. Yıllardır beraberiz onlarla.’
‘Ağaçlar nasıl
konuşur ki?’
‘Her şey konuşur
delikanlı’ demiş adam. ‘Duymasını bilmek gerek.’
‘Bahçeniz çok büyük,
ama etrafı çevrili değil. Nasıl koruyorsunuz onları?’
‘Onlar kendilerini
korumasını bilirler. Benim onları duvarlar ardına hapsetmeme gerek yok.’
‘Bir ağaç nasıl
korur kendisini?’
‘Eğer onların
meyvesinden yemek isteseydin...’ Hemen atılmış delikanlı adamın sözünü keserek,
‘Yemek istedim, hem de çok istedim. Meyveler çok güzel görünüyorlar.’
‘Evet, istediğini
biliyorum. Ama yemedin. Yeseydin kendilerini nasıl koruduklarını sana
gösterirlerdi. Hem bir insan nasıl korur kendini? Şimdi istediğin kadar
yiyebilirsin onlardan. Artık sana hiç ses çıkarmazlar. İlk gördüğünde yemedin
çünkü.’
Adam bezden bir
torbanın içine topladığı meyveleri doldurmuş. Uzatmış delikanlıya. ‘Hepsi
senindir. Ama gitmeden adını söyle bizlere.’
Delikanlı almış
torbayı, neredeyse fısıltıyla, ‘Nimtabtu Külbedan’demiş; dünyanın içinde
barındırdıklarına hayranlık duyarak yol yol gitmiş uzaklara. İnsanlar görmüş,
insanlar görmüş onu. Kimi konuşmuş, kimi bakmadan geçmiş gitmiş yanından. Günler
geçmiş. Geceler geçmiş. Güneş bir doğmuş, bir batmış. Ay bir incelmiş, bir
kalınlaşmış. Bazen yıldızlar parlamış, bazen kaymış. Kimi gördüyse bir şey almış
ondan, yüreğine yerleştirmiş. Evinden ayrıldığı o ilk günün üzerinden kaç yıl
geçmiş, kaç mevsim değişmiş... Kaçıncı yaşını usulca bırakmış geriye... Ama
heybesine yerleştirdiği ‘olduramadıklarım’ı bir kez olsun açıp bakmamış. Sonunda
delikanlı, bir nehir kıyısında tükettiği yılları şöyle bir anımsarken, artık
delikanlılıktan çoktaaan çıktığının ayrımına varıvermiş. O an beyaz bir güvercin
kanatlanmış, boynunda bir ipe geçirilmiş kırmızı bir taş, pırıl pırıl parlayan.
Nehir kıyısından geçen bir kız heybeyi bulmuş, içinde sadece bir kitap olan:
Olduramadıklarım. Yazan: Nimtabtu Külbedan...
BİRİNCİ BÖLÜM
‘Arşın
arşın arşınlarmış...’
Naz Ferniba |