|
OANGAİ'NİN SIRRI
Bir zamanlar, ıssız, sessiz bir orman varmış. Orman ıssız ve sessizmiş ,çünkü
orada olanları kimse göremezmiş. Bu bölgenin insanları Gaida kabilesine
menupmuş. Onları onların istemediği kimse göremezmiş. Onun için de herkes sadece
otların bürüdüğü bir ağacın bile olmadığı ,ekin ekilse bile verimsiz çorak
araziyi görürmüş. Bir ara, bari ev yapalım demişler ama inşaat bile
yapamamışlar. Nedense işçiler işlerine gelmemiş, firma anlaşmayı bozmuş. Sonuçta
ne olduysa olmuş ve hiçbir işe yaramayan bu arazi sadece çocukların oyun bahçesi
olabilmiş.
Gaida kabilesinin insanları, tek katlı ahşap evlerde yaşarlarmış. Hepsinin
kendine ait küçük bahçeleri varmış . Hepsinin evi birbirinden farklıymış. Herkes
kendi hayal gücünü , isteklerini dikkate alarak yaparmış evini. Evler ahşapmış
ama bu kanun değilmiş. Sadece yaşlı ağaçlar kesilirmiş ve kabile üyeleri
ağaçların kokusunu çok sevdikleri için başka türlü yapmaya içleri elvermezmiş.
Tabii içlerinde bir iki tane değişik ev de varmış. Bunlardan biri yunus balığı
şeklindeymiş. Aslında bu evin sahibi Tia Mia hiç deniz görmemiş. Hiç balık da
görmemiş. Gaida kabilesi tarım ve hayvancılıkla uğraşırmış. Göçebe bir ırk
değillermiş. Yerleşik düzende yaşarlarmış. Ve uzun senelerdir hep aynı yerde
yaşarlarmış. Yani denizden on binlerce kilometre uzaklıkta. Pek seyahat
etmedikleri için kabilelerinde denizi gören ve dönüp onlarla yaşayan sadece bir
iki tane cesur macera tutkunu varmış. Onlar söylemişler Tia Mia’ya ne güzel bir
yunus balığı diye. Tia Mia şaşırmış bunu duyunca, onun ne yunusu ne de balığı
bildiği varmış. O sadece mavi şirin burunlu anlamına gelen Nianga demiş eserine.
Tia Mia, Nianga’yı nasıl oluşturduğunu hiç hatırlamıyormuş. O tamamen Nianga’yı
hiç görmeden yaptığını zannediyormuş. Ama onun bile unuttuğu, üzerinden çok
zaman geçen olaylar varmış ki bunu sadece köyün bilgesi Oangai biliyormuş. Ve
hatırlıyormuş. Sadece eğer bir gün hatırlamak isterse olanları anlatacağına yüce
ruhlar önünde , ulu tanrıları edpaidaya yemin etmiş.
Oangai, o mayıs sabahını, daha o sabahmış gibi anımsıyormuş. Her şey bir mayıs
sabahı çok çok erken saatlerde başlamış. Küçük bir çocuk gelmiş Gaida
kabilesinin bulunduğu alana. Ve bağırmış avazı çıktığı kadar :
- Hey burası muhteşem bir park ,rengarenk giyisili cüceler nefis çiçekler var,
hele şu kurabiye kokusu , hadi hepiniz buraya koşun.
Gerçekten de, bir dolu çocuk gelmiş bu harika çağrının ardından . Hepsi de
minicik üç dört yaşlarındaymış. O gün, sadece ot biten o büyük tarlaya piknik
yapmaya gelen anaokulu öğrencileriymiş. İnsanların buraya ilk gelişleri
değilmiş. Bugüne kadar pek çok okul , aile gelmiş orada piknik yapmaya. Ve
bugüne kadar onları görebilen bir insanoğlu bile çıkmamış. Onlar da film
seyreder gibi insanları seyreder , eğlenirlermiş. İlk kez onları gören bu çocuk
olmuş.
Gelen bir dolu çocuk arasından, bir tanesi bile ne cüceleri ne o güzel çiçekleri
görmüş. Ne de pişen güzel kurabiyenin kokusunu alabilmiş. Hepsi bir güzel dalga
geçmiş onunla. Bir de şarkı uydurmuşlar kendi kafalarından; - Bir varmış bir
yokmuş bir zamanlar görünmezi gören İoka varmış , ismi garipmiş kendi garipmiş.
Önce melekler var demiş, melekler ağlamış ,gülmüş o yetmemiş boynuzlu at görmüş
o da yetmemiş İoka cüceleriiiiiiiiiiii görmüşşşşşşşşşşşş ah İoka vah İoka annen
ne üzgün İoka.
Bu şarkı böyle sürüp gidermiş. Çocuklar her gün yeni bir şeyler ekler
çıkarırlarmış . İoka hiç kızmazmış onlara. Gülermiş , hayal gördüm galiba der
geçermiş. Biliyormuş artık, onlar, onları göremiyorlar. Çünkü bebekliğinden
beri, bu böyleymiş. Ve Loka’nın annesi bile göremezmiş, onun gördüklerini. Loka
bir tek onlar için üzülürmüş. Çünkü o çok güzel bir dünyada yaşarmış. Renkler
daha parlak ve güzelmiş onun gözünde. Melekler gerçekmiş, onu korur , sever ,
üzüldüğü, sevindiği anlarda hep yanında olurlarmış. Canı sıkıldığı anlarda
onunla dans eder, oynarlarmış. Onun için İoka’nın pek canı sıkılmazmış. Genelde
mutlu mutlu dolaşırmış. Kıskançlık , adilik, yalancılık bilmezmiş. Annesi bile,
şaşarmış kızının bu davranışlarına, hiç normal bir insan gibi değilmiş İoka,
sanki melekler aleminden gelmiş gibiymiş.
Annesi, İoka’daki bu farklılığı, doğumundan birkaç gün önce gördüğü rüyaya
yorarmış. İoka doğmadan birkaç gün önce annesi çok güzel bir rüya görmüş.
Rüyasında minicik insanların dünyasındaymış. Evler de, insanlar da küçücükmüş.
Ama her şey öyle güzel öyle parlakmış ki, hiç korkmamış anne, hatta içini bir
mutluluk bir huzur kaplamış. Anne etrafı seyrederken , küçücük bir evden uzun
beyaz sakallı bir cüce çıkmış;
- Güzel anne ,tatlı anne bir kızın olacak, bir gonca kadar taze, peri kızları
kadar güzel sesli, melekler kadar mutlu. Eğer, onun ismini İoka koyarsan bu
kaderi yaşayacak, demiş. Ve güzel kızı hakkında başka bir tek söz bile
söylemeden, cüceler ülkesini de beraberinde götürerek çıkmış gitmiş rüyasından.
Yine de sabaha kadar mışıl mışıl uyumuş anne. Sabah öyle mutlu uyanmış ki ,
kocası şaşırmış annenin bu mutluluğuna, bu güzelliğine , bir kez daha aşık olmuş
beş yıllık karısına. Anne anlatmış, gece gördüğü rüyayı ve beraber karar
vermişler, olacak çocuklarına İoka adını koymayı.
Birkaç gün sonra doğmuş İoka , nur topu gibi bir çocukmuş. Ebeler de , doktorlar
da hayran kalmışlar güzelliğine bebeğin. Hani ayrı bir güzelliği varmış bu
bebeğin, ışıltılı bir şey. İnsanı saran ama bir türlü adlandırılamayan. Öyle el
yüz düzgünlüğü, güzelliği değilmiş, büyülü bir şeymiş. İşte böyle dünyaya gelmiş
İoka . Ve annesi, bu rüyayı, o, on sekizine gelinceye kadar, ona anlatmamaya
karar vermiş, kocasıyla beraber.
Çünkü bazen bilmemek daha iyi olur, böylece bir şeyin olmasını beklemez diye
düşünmüşler. Normal bir şekilde büyütmüşler, tüm kalpleriyle severek, bu güzel
kızı . İoka melekleri anlatmış onlara, ışıltılı dünyasını, kendisinin görüp de,
onların göremediği, o güzellikleri. Hepsini sevgiyle dinlermiş anne, mutlanırmış
kızının bu büyülü dünyada yaşamasından, bir gün bile aklına gelmemiş kızının
bunları uydurduğu. O da biliyormuş kalbinin derinliklerinde o cücenin doğruyu
söylediğini, kızının çok farklı bir yaşamı olacağını. İşte, İoka için de, her
şey o mayıs sabahı başlamış. Sadece o görmüş Gaida kabilesini . O anda, bir de
Oangai görmüş İoka’yı. Bir an göz göze gelmişler, ama gördüklerinin şaşkınlığı
içinde, İoka, Oangai’yi fark etmemiş bile. Ama Oangai hemen anlamış, onun İoka
olduğunu. Tanrılara bir kez daha teşekkür etmiş, dilekleri gerçek olabildiği
için. İçini sımsıcak duygular kaplamış ve olacakların mutluluğu içinde evine
dönmüş. Kurabiyelerine devam etmiş. O sırada Tia Mia gelmiş oraya. Biraz canı
sıkılıyormuş. Oynayacak yeni bir oyun arıyormuş. Ama nedense, ona, o gün herşey
aynı görünüyormuş. O sırada İoka’yı görmüş. Oh demiş, şimdi belki biraz
eğlenebilirim. Hiç değilse onların oyunlarını seyredebilirim. Oturmuş her
zamanki yerine , seyretmeye başlamış. Bütün çocuklar mutlu mutlu oynarken, bir
tek İoka onun karşısına oturmuş, aynı onu görür gibi dikkatle ona bakıyormuş.
Bugüne kadar hiçbir insan ona onu görür gibi bakmadığı için Tia Mia da şaşırmış
olanlara. Biraz eğlenmek için seslenmiş;
- Hey güzel kız oynayalım mı? Demiş.
- Tamam diye cevap vermiş İoka. Merhaba demiş benim adım İoka. Ne güzel
evleriniz var, bu güzel koku nereden geliyor?
Çok şaşırmış Tia Mia bir an anlamamış, herhalde kendi kendine konuşuyor, beni
göremez ki demiş. Elini uzatmış şaşkınlıkla, hemen tutmuş uzatılan eli İoka.
Öyle tatlı bir sıcaklık oluşmuş ki aralarında, uzun süre bırakamamışlar
tuttukları eli. Sanki o güne kadar eksik bir şey varmış hayatlarında. Sanki ilk
kez olması gerektiği gibi olmuş her şey. Şimdi tamamlanmış oyunun tüm parçaları.
Sanki uzun süredir hasretmişler birbirlerine. Bir süre öyle kaldıktan sonra,
birbirlerinin gözlerine bakmışlar ve o an içlerini kaplayan o yoğun duygularla
ikisi de ağlamaya başlamış ne olduğunu anlamadan.
Orada yaşananları bilemeyen anaokulu öğretmeni, İoka’ya bir şey olduğunu
zannetmiş ve zaten bitmekte olan pikniği daha da erken bitirip, herkesi arabaya
bindirmiş apar topar. Uzun zaman çektiği onca acıdan sonra, mutluluğu
yakalayabilen bir insanın mutluluğuyla ağlıyormuş İoka . Tabii olanları
anlamayan ve dört yaşındaki bir çocuktan bunları beklemeyen öğretmen sadece
şaşırmış ve bir an önce okula dönülmesine karar vermiş. İoka zorluk çıkarmamış
okula dönerken, gözlerinden hala yaşlar akarken biliyormuş bunun bir başlangıç
olduğunu.
Ertesi gün pazarmış ve tatilmiş. İoka sabah erkenden annesinden izin almış.
Hemen Tia Mia’nın yanına koşmuş. Uzak değilmiş zaten. Az ilerisindeymiş
evlerinin. Tia Mia’da erkenden kalkmış. İoka’nın geleceğini biliyormuş. En güzel
kıyafetini giymiş, saçını başını düzeltmiş. İoka’nın onu beğenmesini istiyormuş.
İlk görüşte aşkmış onun için. İoka’da öyle düşünüyor, bir an önce Tia Mia’ya
ulaşmak için sabırsızlanıyormuş. Aynı yerde buluşmuşlar, bütün gün birlikte
eğlenmişler. Akşam olunca İoka evine dönmüş. Bu uzun süre böyle devam etmiş.
Birbirlerini çok seviyorlar, hiç ayrılmak istemiyorlarmış. Sanki zaten onlar bir
bütünmüş de, sonradan bir şeyler olmuş, ayrılmışlar. Ayrılınca, tekrar
buluşacaklarını bilseler bile içlerini öyle bir hüzün kaplıyormuş ki, sanki
yüzyıl boyunca birbirlerini göremeyeceklermiş gibi geliyormuş. Acayip bir
hüzünmüş bu, doldurulamayacak bir boşluğun geleceğini haber verir gibi, ama
sonsuz , simsiyah bir boşluk. Bu hiçbir zaman başlarına gelmemiş ama onlar her
ayrılıkta bu korkuyu yaşamışlar. Böylece iki yıl geçmiş. İki yıl boyunca her gün
görüşmüşler. Ve bir gün bile tartışmamışlar. Sonunda yine bir mayıs sabahında,
Oangai karşılamış onları , evine davet etmiş. Gelin çocuklar demiş; size bir
öykü anlatacağım;
- Çok çok eski zamanlarda, bundan yüzyıl önce, kötü bir büyücü vardı. İsmi
kötülükler kralıydı. Gaida kabilesini hiç sevmezdi. Çünkü Gaida kabilesi
mutluydu. O ise kötülüğü ve mutsuzluğu severdi. Dünyanın üzerinden iyiliği
silmeye yemin etmişti. Çokta başarılıydı. Her yerde savaşlar çıkmış, insanlar
birbirini öldürmek için icatlar yapmış, hatta bunu iş edinenler bile olmuştu.
Kötülük neredeyse tüm dünyayı ele geçirmeyi başarmıştı. Bütün dünya dumanlar
altındaydı. Her yer kan kokuyordu. Mutlu insan, gülen insan kalmamıştı. Bir tek
Gaida kabilesi kalmıştı, bu olayların dışında. O da Oangai’nin büyük çabaları
sayesinde. Çünkü Gaida kabilesi, ne kadar iyi kalpli, mutlu da olsa, sırf
çevrelerindeki onca mutsuzluktan mutsuz olacaktı. Onların da mutsuz olmasıyla
yeryüzünde mutluluk tamamen yok olacaktı. Ve Kötülükler Kralı kazanacaktı.
Kötülükler Kralı, Oangai’nin gücünü tüketmek için elinden gelen tüm kötülükleri
denedi. Ama Oangai , Gaida kabilesinin üstüne bir kalkan örttü ve bu kalkan
onların dünyayı, dünyadaki kötülükleri görmesini engelledi. Kötülükleri görmeyen
halk, mutlu yaşamaya devam etti. Bu Kötülükler Kralı’nı çok kızdırıyordu. Sırf o
kalkan yüzünden dünyadan mutluluğu silemiyordu. Azimle savaştı, sonunda
Oangai’nin tüm güçlerini tüketemese de, kalkanı kaldırmayı başardı. Sihirli
kalkan kalkınca, Gaida kabilesi, dış dünyada olup biteni görünce, bütün
mutluluklarını kaybettiler bir anda. Ama dünyanın onların üzüntüsüne değil, tam
tersi kahkahasına ihtiyacı vardı. Oangai onlara, dünyayı kurtarabilmek için
mutlu olmaları gerektiğini anlattı anlatmasına. Gaida kabilesi de ellerinden
geleni yaptılar, dış dünyayı görmemek için. Ama üzülmemek mümkün değildi ,
gülmek imkansızdı. Kötülükler Kralı , Gaida kabilesinin yüzme bilemediğini
bildiği için, sihirli kalkanı okyanusa attı. Oangai , tüm halkını çağırdı,
sihirli kalkanı okyanustan alıp tekrar eski yerine koymalıyız dedi. Eğer kalkanı
tekrar gerebilirsek, biz gülüp mutlu olabiliriz. Eğer biz mutlu olursak, dünya
bu kötülük ve vahşetten kurtulur. Dedi ve bir gönüllü istedi , okyanusa gidip,
kalkanı getirmek için.
Hemen Tia Mia ve İoka gönüllü oldu . Oangai beraber gitmelerini istemedi. Bari
biriniz kalın dedi. Ama onlar birbirlerini öyle çok seviyorlardı ki, ayrılmak
istemiyorlardı. Ölmekse eğer, beraber ölmekti istedikleri. Oangai’ye başka bir
seçenek bırakmadılar. Beraber yola çıktılar. Oangai onlara nasıl gideceklerini
anlattı ve tarif etti okyanusun nasıl bir yer olduğunu. Orada yunus balığı
bekleyecek sizi. İsmi Nianga. Ona seslenin, o sizi okyanusun dibine indirecek.
Ve oradan kalkanı almanıza yardım edecek, dedi. Korkmayın, mutlu olmaya çalışın.
Mutlu şeyler , güzel şeyler düşünürseniz , kötülükler kralı yanınıza gelemez
dedi. Hemen yola çıktılar. Oangai’nin anlattığı gibi gittiler. Okyanusun
kenarına geldiklerinde, Nianga’ya seslendiler. Hemen geliverdi Nianga ve onları
sırtına aldı. Onları okyanusun dibine indirdi. Oradan kalkanı kolayca aldılar.
Her şey umduklarından daha kolay oldu. Çünkü onlar ellerini hiç bırakmıyorlardı.
Hep sevgiyle tutuyorlardı birbirlerinin ellerini. Ve kötülükler kralı
yaklaşamıyordu bu sevginin yanına. Yakıyordu bu sevgi ateşi onu. Eğer bilselerdi
ellerindeki gücü , daha orada yenebilirlerdi kötülükler kralını. Ama
bilmiyorlardı. Kalkanı aldılar, Nianga’ya teşekkür ettiler ve evlerine döndüler.
Tekrar kalkanı kurdular. En güzel kahkahalarını savurdular rüzgara. El ele
tutuştular sevgiyle. An be an kötülük azaldı dünyadan.
Azalmış kötülükler kralının gücü, ama son anda dünyadan silinirken, son anda
elinden gelen tüm gayretle lanetlemiş bu güzel çifti;
-Yüzyıl boyunca, ruhları hissederek her anını ayrı kalacaklar birbirlerinden. Ve
tam yüzyıl sonra, bir rastlantı sonucu bulacaklar birbirlerini. Tam dört
yaşında, eğer tanırlarsa, severlerse tekrar birbirlerini o zaman kaldıkları
yerden devam edebilecekler aşklarına. Tabii bir şartı daha varmış kötülükler
kralının; biri insanların dünyasında, biri Gaida kabilesinde doğacakmış. Ve
insanların dünyasında doğan İoka olacakmış. İşte böyleymiş onların üzerindeki bu
lanet. Ve buymuş dünyadaki mutluluğun bedeli.
İşte, böyle oldu demiş, Oangai. O anda anladılar hissettikleri bunca aşkı, o
yoğun duyguları , her ayrılıkta duydukları o acıyı.
Tutuverdiler tekrar birbirlerinin ellerini, bir daha sonsuza dek hiç
bırakmamacasına. Her gün doğuşuyla daha çok severek birbirlerini. Oangai bir
daha üzülmemeleri için , hem Tia Mia’nın hem de İoka’nın hafızalarını silmiş.
Birbirlerine olan sevgileri dışında hiç bir şey hatırlamadan, yeniden
başlamışlar hayata.
O günden sonra, annesi İoka’yı bir kez rüyasında görmüş. Kızı anlatmış ona
rüyasında olanları. Ve eğer isterse sadece onun görebileceğini , Gaida
kabilesinin yaşadığı yeri.
Hülya AND |