|
LEYLASI OLDUĞUM
Zamanın birinde, hani sultanların tahtırevanlarda o yakadan bu yakaya sırtlarda
taşındığı, kölelerin ard arda dizilende sonu üç dağ gerisine denk düştüğü,
cariyelerin alımlısının değil akıllısının sultan anası olduğu, akçenin altın
gümüşe vurulduğu, kervanların ticareti sahiplendiği, haberin kuş ile kulaktan
kulağa verildiği zamanın birinde; güneşin sıcağı altında uçsuz bucaksız uzanan
çölün vahalarından belki de en güzelinin etrafına kurulmuş, kurulduktan sonra
büyüdükçe büyümüş, adı sanı memleketleri aşmış zengin mi zengin bir şehir
varmış.
Şehrin her sokağı başka bir alımlı, her sokağın her evi başka bir endamlı, her
evin her yaşayanı başka bir akıllı imiş. Kıvrım kıvrım dolanan, dolana dolana
şehri dolaştıran bu sokakların birinde işte, göreni “ne diye gördüm de düşlerimi
süsler oldu” vahlanmalarına sürükleyen bembeyaz bir köşk boylu poslu dururmuş.
Köşkte kırk odanın her birine kırk oda, kırk koridorun her birine de kırk
koridor açılırmış. Giren yitermiş içinde, yittikçe de aklını yitirirmiş.
İşte bu yürekleri hoplatan cânım köşkte, bir de güzelliği dillere destan; saçı
kara, gözü elâ; sağ ayak bileği herdaim gümüş halhallı, parmakları incikli
boncuklu bir genç kız yaşarmış. Adı Şemîfem...
Şemîfem, herkesin hayran kaldığı köşkü ve içindekileri, bir seher vakti uykuda
iken köşk ve şehir, öylece bırakıp sokaklara dalmış; yanında dillere destan
güzelliği, gece karası saçı, elâ gözleri, bir de yerleri öpen fistanı varmış.
Kapıdan dışarı bir tüy hafifliğinde bırakmış kendisini yel eşliğinde. Şemîfem
gitmiş. Geride bir boşluk gezinmeye başlamış ondan kalan. Köşkte dev bir Şemîfem
boşluğu... Şemîfem’in yatağı, boş. Şemîfem’in odası, boş. Şemîfem’in bastığı her
yer, boş. Şemîfem’in dokunduğu her yer, boş. Bomboş bir köşk. Her güzelliği
içinde yok eden bir boşluk karası doldurmuş köşkü. Derinden bir sirayet ediş.
Sevinci yutmuş, tebessümü yutmuş, renkleri yutmuş, şatafatı yutmuş, serveti
yutmuş, hareketi yutmuş, canlılığı yutmuş, hayalleri yutmuş... O cânım köşk tüm
debdebesini kaybedip bir viraneye dönmüş.
Şemîfem bir başına, yıllarca içinden taşan cümleleri kovalamak adına, “olur da
bir tanesini yakalarım” arzusuyla; kendisine takılan her göze “Leylası
olduğuma...” bakışı uzatıyor, peşine düşen her adıma “Leylası olduğuma...” yönü
çiziyor, her soruya “Leylası olduğuma...” cevabı veriyormuş. Ardında bıraktığı
hayatın nasıl da yıkıldığını, her duvarın nasıl da çatladığını, boyaların
dökülüp her köşeye tozun yerleştiğini; ritmin durduğunu, solukların
yavaşladığını, her bir yüreğe dünya ağırlığın çöktüğünü bilmeden Şemîfem
“Leylası olduğuma...” diye diye ötelere kaymış bir gölge misali.
Birgün bir eğri dala asa diye dayana dayana yürümeye çalışan, kınalı saçları
yaşmağından taşan, gözlerinin feri dönmemek üzere çekilip yerini gölge
oyunlarına bırakan, iki büklüm seksenlik nine titreye titreye Şemîfem’e bir el
edip “kimdir şu Leylası olduğun” diye sorunca bütün alem duruvermiş sanki.
Şemîfem şöyle bir sendelemiş ilkin, ardından sektelemiş. Hani her güzel
sevilirmiş, hani her güzelin mecnûnu bol olurmuş, hani her güzel sevildiğini de
bilirmiş... İşte Şemîfem mecnûnunu bulmaya çıkmışmış yola. Çölün birinde, altın
kumların arasında beklemedeymiş mecnun onu. Nine kolundan tutup Şemîfem’i
masmavi denizin dalgalarının serildiği uçsuz bucaksız bir kumsala götürmüş düşe
kalka. O an nine buhar olup uçmuş. Şemîfem kalakalmış deniz, dalga, kumsal. Elâ
gözlerini denize vurmuş.
Deniz sormuş: “Nereye böyle?”
Demiş Şemîfem: “Leylası olduğuma...”
Deniz sormuş: “Mavi midir benim gibi?”
Demiş Şemîfem: “Bilmem mavi midir.”
Deniz sormuş: “Derin midir benim gibi?”
Demiş Şemîfem: “Bilmem derin midir.”
Deniz sormuş: “Sırlı mıdır benim gibi?”
Demiş Şemîfem: “Bilmem sırlı mıdır.”
Deniz şaşakalmış niye?
Şemîfem elâ gözlerini dalgalara vurmuş.
Dalga sormuş: “Nereye böyle?”
Demiş Şemîfem: “Leylası olduğuma...”
Dalga sormuş: “Çok mudur benim gibi?”
Demiş Şemîfem: “Bilmem çok mudur.”
Dalga sormuş: “Hızlı mıdır benim gibi?”
Demiş Şemîfem: “Bilmem hızlı mıdır.”
Dalga sormuş: “Vurgun mudur benim gibi?”
Demiş Şemîfem: “Bilmem vurgun mudur.”
Dalga şaşakalmış niye?
Şemîfem elâ gözlerini kumsala vurmuş.
Kumsal sormuş: “Nereye böyle?”
Demiş Şemîfem: “Leylası olduğuma...”
Kumsal sormuş: “Benim gibi sarı mıdır?”
Demiş Şemîfem: “Bilmem sarı mıdır.”
Kumsal sormuş: “Benim gibi sıcak mıdır?”
Demiş Şemîfem: “Bilmem sıcak mıdır.”
Kumsal sormuş: “Benim gibi vefalı mıdır?”
Demiş Şemîfem: “Bilmem vefalı mıdır.”
Kumsal şaşakalmış niye?
Dalga demiş: “Bak denize, o olmasa ben olmaz idim.”
Kumsal demiş: “Bak dalgaya, o üstüme serilmese ben olmaz idim.”
Deniz demiş: “Dalga da kumsal da, ben hepsiyle bir denizim.”
Şemîfem kimin kime mecnûn, kimin kime leylâ olduğunu çözememiş. Sonra mecnûnsuz
leylâ, kumlara bata çıka güneşe doğru yönelmiş. O ara denizden çıkagelmiş bir
adam. Bir elinde altın kolye, bir elinde kılıç balığı... Şemîfem denizadama
bakmış, denizadam Şemîfem’e... Sormuş denizadam. Sarı saçlarından deniz
damlıyormuş: “Nereye böyle?”
Demiş Şemîfem: “Leylâsı olduğuma...”
Sormuş denizadam, kılıç balığı çırpınıyormuş elinde: “Nerededir bilir misin?”
Demiş Şemîfem: “Bilmem.”
Denizadam altın kolyeyi güzel boynuna geçirip Şemîfem’in, “yolunu çizsin” demiş.
Ve yolların çizilebildiğini bir öğreten çıkmadığından belki, yollara daha önce
hiç düşmediğinden belki, yolları yol yapanın yolcu olduğunu düşünmediğinden
belki; bir kolyenin bu işi nasıl üstlenebileceğine akıl sır erdirememiş.
Parmaklarıyla gerdanına sarkan sarı’yı yoklamış. Bembeyaz bir taş ışıl ışıl
Şemîfem’in elâ gözlerini vadilerden aşırmış. Denizadam bir eli boş, bir elinde
kılıç balığı kumsalın bir ucuna doğru ilerlemiş. Kılıç balığı kendisini mavi
denizin sularına döndüremeyeceğini bile bile son çırpınışlarını yaparken Şemîfem
bir kılıç balığının hikâyesine şahit olmuş böylece. Kumların sıcaklığı narin
ayaklarını kavuruyormuş. Bakınmış etrafına. Kumsalın bir ucundaki sazların
arasından geçip denizle buluşan ırmakla serinlemek geçmiş içinden. Koşmuş ona.
Tatlı suyun tuzlu suya kavuşma noktasında basmış serinliğine.
Irmak sormuş: “Yüreğini nasıl serinleteceksin?”
Demiş Şemîfem: “Leylâsı olduğumla...”
Irmak sormuş: “Kimdir?”
Demiş Şemîfem: “Leylâsı olduğumdur.”
Irmak sormuş: “Nerededir?”
Demiş Şemîfem. “Bilmem nerededir.”
Irmak sormuş: “Belki denizdedir, bırak kendini maviye.”
Şemîfem ırmağın sığ sularının eşliğinde denize dalmış. Boş bir sandal
yanaşıvermiş yanına sessiz sessiz.
Sandal sormuş: “Nereye böyle?”
Demiş Şemîfem: “Leylâsı olduğuma...”
Sandal sormuş: “Herkesin ya mecnûnu, ya leylâsı vardır; yitmek için onda. Sen
hangi demdesin?”
Demiş Şemîfem: “Demden deme geçmedeyim.”
Sonra sandala binmiş Şemîfem. Dalgaların eşliğinde sonu yokmuş gibi görünen
maviliğe karışmışlar. Sandal Şemîfem’in sessizliğini dinlemiş, deniz de onların
sessizliğini... Açılmışlar, açıldıkça açılmışlar, maviye boyanmışlar boydan
boya. Güneş tepelerinde dans ederken Şemîfem dudaklarının kuruduğunu farkedip
denizin suyunu avuçlamış eğilip sandaldan.
Deniz demiş: “Tuzluyumdur, yanarsın.”
Şemîfem içindeki yangınları söndüremediğini, her gün bu yangının bütün bedenini
kapladığını, birgün gelip yangından arta kalacak olanın bir avuç külden ibaret
olacağını, hiçkimsenin de bu külün bir vakitler bir insan sûretinde “aşk” diye
diye gezmede kendini yitirdiğini bilemeyeceğini düşünüvermiş. Acımış
biryerleri...
Sıcak arttıkça Şemîfem’in bakışları puslanmış. Güzel bir rüyaya uyandığında ise
beyaz bir buluttan aşağıya düşmeye başlamış. Arkasında sarılar giymiş bir kadın
onu tutmaya çalışırken bir yandan da avaz avaz bağırıyormuş, kime bu sesleniş
bilinmeden: “Pazar yerinde... Pazar yerinde...”
Şemîfem’i sandalın içinde böyle uyur bulduklarında sarılar giyinmiş kadının
“Pazar yerinde...” feryadını kimse duymamış. Uyuyormuş Şemîfem. Derin ve dingin.
Serin suyla ince yüzünü silmişler, dudaklarından hayat suyunu damlatmışlar.
Şemîfem elâ gözlerini aralamış binbir güçlükle. Güneş tüm gücünü toplamak için
gecenin ardında kaybolmak üzere imiş.
Şemîfem üzerine eğilmiş bir yığın insan başını görünce “Pazar yerinde...”
sözleri dökülmüş dilinden. Kahkahalar doluşmuş başucuna, niye? Anlamamış. Elinin
tersiyle kahkahaları itip oturmuş. Bir dolu göz dikilmiş karşısına, “nereye
böyle?” bakışıyla.
Demiş Şemîfem: “Leylâsı olduğuma...”
Bir adam sormuş: “Kimdir, necidir, nerededir?”
Demiş Şemîfem: “Beni beklediği yerdedir; bilmem kimdir o, o bilir beni.
Gördüğünde diyecektir bana, leylâ.”
Kimse bir şey anlamamış, “delidir” mırıltıları dillerinde dağılmışlar geminin
dört yanına. Gemi büyük bir yelkenli imiş. Şemîfem yelkenliye ninni söylemiş.
Ninniyi duyan deniz gece gece uyumaya gitmiş. Dalga gece gece uyumaya gitmiş.
Mavi gece gece uyumaya gitmiş. Uyudukça her şey Şemîfem söylemiş. Söyledikçe
ninni gece gece uyumaya gitmiş. Bir Şemîfem’in ızdırabı uyumamış. Izdırab her
dokunduğunu kurutmuş, “ah” sesini duydukça güçlenmiş; ızdıraba ızdırab katıp
ölümü tatlı göstermeye başlamış. Ölüm, allı yeşilli giyinip en işveli haliyle
gezinmiş orta yerde: “Gel de kurtul, bitsin bu acı. Gel de alayım seni yanıma,
dinsin bu acı. Gel bende kaybol. Gel bende durul.”
Sormuş Şemîfem: “Ölmek varmak mıdır?”
Sormuş ölüm: “İlle de varmalı mıdır?”
Sormuş Şemîfem: “Yok mudur yolun noktası?”
Sormuş ölüm: “Durmakla varılır mı?”
Şemîfem her an biraz daha tükendiğini, yolculuğun herdaim böyle sürüp
gideceğini, aradığını ise ancak sonsuzlukta bulabileceğini azar azar duyar
olmuş. O ara yıldızlar yağmış denize birer ikişer sağanak halinde. Uzatmış elini
Şemîfem dokunmak için. Dokunup yıldız olmak için. Yıldız olup denizin sırlarına
dalmak için. Belki sır olup huzur bulur, aradığının varlığında yok olmanın
hazzını yaşar... belki eninde sonunda “aşk” oluşunu anlar... belki vazgeçip bu
hep gitmelerden dillere destan güzelliğini yanına alıp geri, o yürekleri
hoplatan köşke döner, her şey aynı tatlı yaşantılarda olduğu haline bürünür...
Lakin bir gidildi mi, gidilmiştir. Geri dönüldüğünde gitmişliği hiçbir şey
değiştiremez. Ve hiçbir şey eskisi gibi olmaz.
Şemîfem yağan yıldızların altında otururken simurg çıkagelmiş. Zümrüd-ü anka...
Öyle güzelmiş ki, öyle canlıymış ki Şemîfem hayran hayran tüylerini okşamış.
Sormuş Şemîfem: “Nereye böyle?”
Anka demiş: “Senin gittiğin yere.”
Sormuş Şemîfem: “Ben nereye?”
Anka demiş: “Leylâsı olduğuna...”
Sormuş Şemîfem: “Leylâsı olduğum nerede?”
Anka demiş: “Gideceğin yerde.”
Şemîfem karmakarışık oluvermiş. Gözlerinden iki damla koştura koştura
yanaklarını bir yalayıp düşmüşler yere. O an Anka Şemîfem’i sırtına alıp
havalanmış.
Sormuş Şemîfem: “Nereye böyle?”
Demiş Anka: “Kaf dağı’na.”
Susmuş Şemîfem. Bir Anka sırtında uçarken gözlerine önce güneş dolmuş, ardından
kuşlar pır pır etmişler başının üzerinde, gökyüzü açılmış önünde.
Sormuş Şemîfem kendi kendine: “Kaf dağı nerede?”
Bir ses içinde demiş: “Kaf dağı hayallerinin ötesinde.”
Şemîfem hayallerini düşünmüş. Bir tek hayal çıkmış karşısına hayat çizgisini
değiştirdiği: “Leylâsı olduğum.” Kim vermiş ona bu hayali, kim demiş “bul onu”,
kim demiş “aşksız olmuyor”, kim demiş “aşk ile yürümeli, aşk ile bilmeli, aşkı
dinlemeli”, kim demiş “aşk... yine aşk... ve dahi yine aşk...” Şemîfem bütün
bunlardan bihaber acıyan yerini unutmaya çalışmış hep.
Anka alçalmış yere doğru birden. Sormuş Şemîfem: “Dağ nerede?”
Demiş Anka: “Dağ dediğin erişilmeyen.”
Naz Ferniba |