|
KATI YÜREKLİ ZENGİN
Ayna ayna, güzel ayna
Ayna ayna, şeker ayna
Ayna ayna, cici ayna; kim neler yaşamış anlat bana…
Ve sevgili aynacık gece mavisinde başlamış anlatmaya…
Güzel bir ilkbahar sabahında, henüz kimsecikler yatağında
doğrulmamışken, kuşlar o dal senin bu dal benim uçuşmaya başlamışlar bile. Yeni
yeşermiş ağaçlar rengarenk çiçekleriyle yeryüzüne yeni bir hayat sunuyorlarmış.
Önce gök aydınlanmış, sonra güneş hafifçe başını çıkarmış saklandığı yerden.
Güller, karanfiller, zambaklar, papatyalar, küstümçiçekleri, menekşeler,
sünbüller… birbiriyle yarışır gibi açıyorlarmış.
İşte böylesine güzel bir bahar sabahında, insanlar uyanmak için hiç
de zorlanmazlarmış. Gözlerini açar-açmaz çiçeklerin süslediği bahçelerine
koşarlar, o mis kokulu havayı ciğerlerine doldururlarmış. Günleri sevinç ve neşe
içinde geçermiş.
İlkbaharın, tüm güzelliğini hediye ettiği bu memlekette herkes
güleryüzlü, merhametli, konuksever ve iyi kalpliymiş. Bir karıncayı bile
incitmekten korkarlarmış. Kazandıklarının bir kısmını fakir olanlara hediye
ederler, onların sıkıntılarını azaltmaya çalışırlarmış.
Fakat bu memlekette kese kese altınları, elmasları, gümüşleri,
sandık sandık incileri olan bir adam yaşarmış ki; bir kez olsun güldüğünü gören
olmamış. Kapısını kim çalsa en ağır sözlerle onu evinden kovarmış. Hiçkimseden
hoşlanmadığı için hiçkimse de ondan hoşlanmazmış.
Birgün elbiseleri yıpranmış, açlıktan benzi solmuş bir adam bu katı
yüreklinin evine varmış, kapısını çalmış. Kapıyı açan hizmetçi, karşısında bir
dilenci görünce onu uyarmak istemiş ve demiş ki;
- Bu evin sahibi çok katı yüreklidir. Sana hiçbir şey vermez. Ondan
ağır bir söz işitmeden gitsen iyi olur. Yoksa kalbini kırar.
Hizmetçi dilenciye bu sözleri söylerken evin sahibi çıkagelmiş. Gür
sesiyle evi inleterek;
- Kimdir beni rahatsız etmekten çekinmeyen, diye sormuş.
Dilenci elini uzatarak;
- Efendim, ben çok açım. Bir parça ekmek vererek iyilikte bulunmak
istemez misiniz, demiş.
Adam öfkeden ne yapacağını şaşırarak dilenciye haykırmış:
- Sor bakalım, bu memlekette benim evimden bir dilenciye, bir lokma
ekmek çıkmış mı? Var git yoluna. Ekmeğini başka kapılarda ara. Ne diye sana
yardım edeyim!
Bu sözleri işiten zavallı dilencinin kalbi kırılmış. Usulca elini
çekmiş, tek kelime etmeden dönmüş gitmiş. Fakat adamın o halini merak etmemek
mümkün mü? Dilenci de merak etmiş tabiî. Kendi kendine konuşmuş durmuş:
- Ben fakirim, hiç gülmesem “niye gülmüyorsun” diye soran olmaz.
Peki bu adamın derdi ne? Aç değil, açıkta değil. Memleketi satın alacak kadar
parası var. Ama güldüğü hiç görülmemiş. Yazık, ne kadar yazık. Bu hayattan zevk
almasını öğrenememiş. İnsanlardan köşe-bucak kaçıyor. Bereket mi kalır o evde!
Bu olayın üzerinden yıllar geçmiş. Belki on yıl, belki on-beş… Ölen
ölmüş, kalan kalmış. Kimi zaman zor günler yaşanmış, kimi zaman sevinç sarmış
her yanı. Zengin adamın başına bir felaket gelmiş. O servet sanki toz olmuş
uçmuş. Daha ne olup bittiğini anlamadan, adam kendisini sokakta buluvermiş. Kapı
kapı dolaşıp bir parça ekmek için el açmaya başlamış.
Birgün şehrin sokaklarında böyle dolaşırken, ihtişamlı bir evin
karşısında durmuş. Ve ona bakmaya başlamış. Eski günleri, o çok zengin olduğu
günleri hatırından geçirir gibi uzun uzun bakmış eve. Sonra da gidip kapısını
çalmış. Kapıyı açan hizmetçi karşısında bir dilenci görünce konuşmadan içeri
girmiş. Kısa bir süre sonra geri döndüğünde elinde bir sepet yiyecek varmış.
Sepeti dilenciye uzatırken hayretle bağırmış:
- Olamaz! Siz, siz böyle ne hallere düştünüz.
Hizmetçinin sesine gelen evin sahibi, merakla sormuş:
- Ne var, ne oluyor?
Hizmetçi, eskiden yanında çalıştığı beyin şimdi bir dilenci
olduğunu, buna çok üzüldüğünü söylemiş. Ev sahibi ise dilenciyi tanıyınca bu
duruma pek şaşırmamış:
- Ben, bir zamanlar onun kapısını çalan yoksuldum. Fakat o, beni
evinden kovdu ve benim kalbimi kırdı. Öyle zengindi ki, gözü hiçkimseyi
görmezdi. Demek ki, ondan alınan bana verilmiş. Üzülme, onu içeri al. İstediği
kadar yesin içsin.
Dilenci içeri alınmış, krallara layık bir şekilde ağırlanmış. Adam
yaptığı hatayı anlayarak;
- Hakkınızı helâl edin efendim, demiş. Şükürler olsun ki, henüz
yaşıyorken sizinle karşılaştım. Yoksa bu hakkı nasıl ödeyebilirdim.
Bu iki insan uzun seneler beraber, o evde yaşamışlar. Ve adam
gülmeyi; insanlara yardım etmenin ne kadar zevkli olduğunu, insana ne kadar
güzel bir huzur verdiğini öğrenmiş.
Naz Ferniba |