|
DÜNYAYI TANIYAN
GENÇ
Bir genç ki hayal kurmayı çok sever. Bir genç ki gördüğüne aldanır masal sanır
dünyayı. Bir genç ki kalbi katıca, huyu delice; bakınca boş gözlerle bakarmış
etrafına, düşünmezmiş altlarında yatan hakikatları. Bir genç ki gezmek en büyük
zevki, istermiş ki yesin içsin gezsin görsün deryayı. Derya dediği ne ki
şuncağız bir su imiş. Bizim akıllı oğlan çıkmış yola koyulmuş...
Az gitmiş uz gitmiş... Dereler, tepeler, çukurlar, göller görmüş. Dağlardan
aşmış, sulardan geçmiş. Nehirler taşmış, bayırlar dik... Anlaşılan bu yolculuk
biraz zorcaymış. Dağlar varmış; kayalıklarla dolu yüksek, keskin sivri.
Çıkılması zormuş bir hayli. Uçurumlar varmış yer yer dibi bucağı görünmezmiş,
pek yüksekmiş. Ormanlar, denizler, kırlar, yollar aşarken birden yol bitivermiş
olduğu yerde. Önüne çıkan koskoca dağ kaplıyormuş bütün yolu. Bir geldiği
yollara bakmış, bir uçurumlara, bir dağlara, bir kayalıklara. Gözü korkmuş
birden, ‘zor’ demiş. ‘Ama aşacağız...’
Bakmış bu engin dağlar, ormanlar, sular, denizler pek de bir sıkıcıymış. Koskoca
dünyada kendini yapayalnız hissetmiş. Yorgunluk da bastırınca oturuvermiş olduğu
yere. Çıkınından çıkarmış bir parçacık ekmeği, tam ağzına atarken bir kuş kapmış
elinden. Kuş uçmuş uçmuş da bir kayanın tepesine konmuş. Ekmeği oracıkta bırakıp
oradan uzaklaşmış. Kayanın ötesi görünmüyormuş. Çocuk bir boş kalan eline
bakmış, bir uçmakta olan kuşa. Bir sağına bakmış, bir soluna. Yiyecek bir lokma
aramış ama yokmuş. Güneş tepedeymiş, hava sıcakmış, su ırakmış, gölge uzakmış.
Bakmış olacak gibi değil açlık son haddine vardı, biraz üzgün biraz meraklı
uzanıvermiş olduğu yere. Belki uyuyunca açlık biraz basılır diye düşünürken
uyuyuvermiş.
Uyandığında ne olduğunu anlayamamuş. Güneşe bakmış olduğu yerde duruyormuş. Az
önceki kuş hâlâ uçmaktaymış kayalıkların tepesinde. Ağacın gölgesi bir adım bile
ilerlememiş... Ama o uyumuş... Bu işte bir iş var ama... ‘Haydi bakalım’ demiş
kalkmış. Torbasını eline alınca bir şey düşmüş yere ‘pat’ diye. Bu yemyeşil bir
elmaymış. Açlıktan zor ayakta duran genç ‘nereden geldi bu elma’ demeye kalmadan
elmadan ısırıvermiş. Elma suluymuş, elma tatlıymış, biraz ekşiceymiş ama pek de
güzelmiş. Yemiş... Yedikçe de karnı bir güzel doymuş.
Bir güç bir kuvvet gelmiş, bir canlı bir sağlıklı hissetmiş kendisini. ‘Ne kadar
da iyi geldi’ diye düşünürken kuşu görmüş kayaların tepesinde.
- Geliyorum, uçup gideyim deme, az sonra oradayım. Çaldığın ekmeğimi geri
alacağım senden..
Yolların eğile büğüle uzandığı bu dağda kayalar o kadar sıkmış ki toprak yok
denecek kadar azmış. Şu karşı ovalar da ne çorakmış. ‘Buralarda bu kuştan başka
canlı yok mu’ dediğinde tırmandığı yerin aslında küçücük bir dağ olduğunu
farketmiş. Şaşkınlıktan olduğu yerde donakalmış. Dönüp arkasına baktığında
şaşkınlığı bir kat daha artmış. Gele gele bir adım gelmesin mi, çıka çıka bir
karış çıkmasın mı? Genç şaşkın şaşkın etrafına bakınırken kuş görünmüş
tepesinde. ‘Uzakta değilsin biliyorum’ demiş. ‘Ama ne kadar gideceğimi
bilmiyorum. Kısıldım’ demiş. Kuş; ‘kendini tanımayanlar buraya gelemezler, önce
kendini tanı’ demiş. Bir taş almış yerden atmış kuşa; ‘ekmeğimi çaldın, şimdi de
aklımı mı istersin, beni deli mi sandın?’ demiş çocuk. ‘Ben kendimi herkesten
daha iyi bilirim.’
Çorak kayaların yanına yaklaştıkça bir ses gelmiş kulağına, iyice dinleyince
bunun su sesi olduğunu anlamış, sevinmiş. Orada dinlenebileceğini düşünmüş,
kayaların ardına geçmiş. Koca koca taşların kapattığı küçücük bir şelalecikmiş
bu, şırıl şırıl akmaktaymış suyu. İçinde renk renk balıklar varmış. Sıçraya
sıçraya suyun yüzüne çıkıyor bir iki kulaç yükselip tekrar suya düşüyorlarmış.
Seyretmeye daldığında bir balığın sıçrarken bir taşın üzerine düştüğünü görmüş.
Balık çırpınıyormuş suya geri dönebilmek için. Çocuk seyrediyormuş balığın
çırpınışlarını. İçinden koşup zavallı balıkcığı kurtarmak geçse de ‘bana ne ki
başkası yapsın, bana çok uzak’ diye düşünmüş. Sonunda balığın çırpnışları
yavaşlamış, tam son nefesini verecekken kuş yaniden görünmüş. Kaptığı gibi
balığı suya atmış. Çocuk hırsından deliye dönmüş;
-Benim yemeğimi gene çaldın. Oraya gelip yuvanı darmadağın edeceğim.
Hızlı hızlı kayaları tırmanmaya başlamış, tırmanırken de aslında balığın
kurtulmasına üzülmediğini, içinden birşeylerin buna memnun olduğunu farketmiş.
Tutacak bir yer bulmanın zorluğu onu daha da yormuş. Etraf o kadar çorakmış ki
bir yabani ot bile yokmuş. ‘Bu kadar taş gibi olacak ne vardı, biraz yumuşak
olsaydın senin de ağaçların, dalların, yaprakların, otların, üzerinde yaşayan
hayvanların olurdu’ diye düşündüğünde artık soluk dahi alamayacak hale geldiğini
çok yorulduğunu anlamış. Biraz dinlenmek için durmuş. Güneşe bakmış, güneş veda
etmekteymiş artık. Yavaş yavaş gölgeleri kaybolmaya yüz tutmuş kayaların.
Birbirine düşen, ama hep aynı şekilde olan ‘sivri’ tepelerinden. Gölgeler
giderken hava iyice kararmış. Ortalık bir ölüm sessizliğine bürünmüş. Kuşun sesi
de duyulmaz olmuş artık şelaleninki de. Bir ürperti hissetmiş tırnak uçlarına
kadar bütün vücudunu saran.. Buz gibi kayaların gecenin soğuğunda karanlığı
sırtlamış devler gibi görünmesiyle iyice büzülen genç bir kanat sesinin
kendisine yaklaşmasıyla irkilmiş. Kanat sesi iyice yaklaşmış yaklaşmış ve yanına
gelince durmuş.
Ses biraz daha yaklaşınca bunun bir kuş olduğunu görmüş. Ama bu ekmeğini çalan
kuş değilmiş. Kanatları beyaz başı yeşilmiş, gövdesi mor renkteymiş. Oturmuş
kuşa bakmış, korkusu da kalmamış artık. Kuş anlatmaya başlamış. Kuş anlatmış o
dinlemiş, kuş anlatmış o seyretmiş kuşun güzelliğini. Kuş; ‘Sana birkaç lafım
var’ demiş. ‘Dünyayı tanımaya çıktığın şu yolda kendini tanımadan geçme.’
‘Korkma!’ demiş ve eklemiş ‘vicdanınla konuştuklarını yabana atma, o sana
kılavuzdur’ demiş, uçmuş gitmiş. Çocuk anlamamış bir şey ama gene de çok güzel
bir kuştu diye düşünürken uyanmış. Doğrulmuş, etrafına bakmış, bir anlam
verememiş. ‘Bu bir düş olmalı.’ Ne bir kuş, ne de başka bir canlı varmış. Tabiat
güneşin o taptaze ışıklarıyla sabahın gelişine hazırlanmaktaymış. ‘Ne güzel bir
hayvandı’ demiş. ‘Kanatları pek güzel, dili de ne tatlıydı’ derken ‘acaba ne
dediydi’ diye düşünmüş.
- Beni benden iyi kim tanır doğduğumden beri ben benimle beraberim, demiş.
Ama...
- Vicdan dediğin ne ki insan her şeyi aklıyla tartmalı. Ama....
Güneş karşı tepelerden görünüvermiş. Öyle nazlı öyle hayali imiş ki güneşin
doğuşunu seyre dalan genç ilk kez böyle bir doğuşu seyrettiğinin farkına ancak
güneş yükselirken varmış. Kendine hayret ederek yoluna devam etmek için ayağa
kalktığında üstünün başının tozunu silkelerken bir yandan da ‘ne kadar esrarlı
doğdu güneş, bense ilk defa farkettim’ diye söyleniyormuş.
Tırmanma vakti gelmiş, dağa çıkmak zormuş, dağ biraz dikmiş, kayalar sivriymiş,
düzlükler yokmuş. Hani birşeyler olsa tutunacak tutacakmış ama yokmuş. Merak bu
ya, arttıkça da artmış. Hırsız kuşun ekmeğini bıraktığı yere varmak için
uğraşıyor da uğraşıyormuş. Bütün gayretiyle tırmandıkça tırmanmış, ha biraz daha
ha biraz daha derken sanki o hırslandıkça yollar daha da uzuyor gibi gelmiş ona.
Bir geçtiği yerden bir daha geçtiğini zannetmiş. Soluğu kesilince oturmuş olduğu
yere. ‘Ne fena yerler’ demiş, ‘ne kötü kokuyor’ demiş, ‘tutacak bir dalı bile
yok’ demiş, ‘ne aşı var, ne suyu’ demiş, ‘ne bir canlı, ne ölü’ demiş. Demiş de
demiş. ‘Sanki birisi oraya varmamı istemiyor’ demiş. Güneş tam tepeye gelince
çocuk da tepeye ulaşmış. Tepe uzakmış, tepe çorakmış diye hayâl ederken, çıkmış
oturmuş, etrafına bakmadan..
Kafasini kaldirinca bir başka alem görmüş. Dağın tepesi düzlükmüş. Bir ucundan
bakınca diğer ucu görünüyormuş. Yemyeşil çayır çimenmiş. Yer yer meyve ağaçları
varmış. Mis gibi de kokuyormuş, güneş sımsıcak ısıtıyormuş buraları. Mini mini
gelincikler varmış çimenlerin arasında. Papatyalar serpilmiş bembeyaz.
Karanfiller, zambaklar bir de güller... Merakla bakmış çocuk; ne kuşu görmüş, ne
de ekmeğini... İleride bir elma ağacı varmış, altında bir kız şarkı söylüyormuş.
Eteğine yemyeşil elmaları toplamış gelen kuşların ayaklarının arasına sıkıştırıp
bir yerlere gönderiyormuş. Kız onun geldiğini görünce eliyle ‘gel’ demiş, bir
elma da ona uzatmış ‘al’ demiş. Çocuk almış elmayı ısırmış. Isırınca hatırlamış.
Hatırlayınca geçip kızın karşısına oturmuş;
‘Bu elma.....’ demiş. Kız eliyle ‘sus’ demiş.
‘Veren el alan elden üstündür, sana minnettarız’ demiş. Çocuk; ‘ne yaptım
bilmiyorum’ demiş. Kız; ‘bize verdiğin ekmek sayesinde bir can kurtuldu’ demiş.
Çocuk olanları bir bir gözünün önünden geçirince anlamış, utanmış, başını önüne
eğmiş. Tam ‘ben vermedim’ diyecekmiş ki.. Kız; ‘sus... buralarda fazla
konuşulmaz’ demiş. ‘Biz konuşurken yüreğimizi alırız elimize’ demiş. ‘Buralar
vicdanlı insanların diyarıdır, burada üzülmek yoktur, sıkılmak yoktur’ demiş.
Çocuk; ‘bir şey sorsam size’ demiş. Kız; ‘her sorunun cevabını önce kalp bilir’
demiş. Ardından da ‘biraz sabır’ demiş. Çocuk ‘burada bir kuş yok muydu’ diyecek
olmuş, kız; ‘git... Az ileride bir gül ağacı var onun gölgesinde bekle, az sonra
geleceğim’ demiş. Çocuk sevinmiş. Sağına bakmış, soluna bakmış gül ağacını
aramış, bulamamış. Kızın sözleri gelmiş aklına. Sabırla beklemiş. Bir gölge
belirmiş üstünde, arkasını döndüğünde sırtını dayadığı ağacın gül ağacı
olduğunu farketmiş. Kız gelmiş yanına, ‘anlat’ demiş.
Çocuk anlatmış kız dinlemiş. Gördüklerini ve yaşadıklarını çocuk anlatmış kız
gülmüş. Çocuk anlatmış kız ağlamış. Çocuk; ‘neden ağlıyorsun ki’ diye sormuş,
kız; ‘ömrünün anlamsız geçen dakikalarına’ demiş. ‘Bakarken göz ile değil gönül
ile bakmalı’ demiş. ‘Lafa bakma kalbe bak’ demiş. Oğlanı bir düşüncedir almış.
Başına gelenleri düşünmüş; ‘zaman geçmedi’ demiş. Kız; ‘musibet zamanı uzundur’
demiş. Çocuk; ‘bir hırsız ekmeğimi çaldı aldı buralara attı’ deyince kız; ‘o
senin için zararlıydı. Küflenmiş, yenmeyecek hale gelmişti. Onu aldık. Ölmek
üzere olan bir hayvana verdik. O yaşadı. Sana da daha iyisini gönderdik’ demiş.
Çocuk uyandığı zaman yediği elmayı yeniden hatırlamış. Sonra dönmüş kıza, ‘her
taraf kayalıktı, bu dağda ağaç yoktu’ demiş. Kız ‘gel benimle’ demiş. Kırların
bittiği, aşağıya doğru uzanan yamaca gitmiş. ‘Bak’ demiş, uzatmış parmağını
ileriye doğru...
Çocuk şaşkın bir o kadar da merakla bakmış gösterilen yere. Baktıkça şaşkınlığı
bir kat daha artmış. Baktıkça meraktan gözleri açılmış kocaman kocaman. Her
taraf yemyeşil, her taraf ormanlıkmış. Etraf ışıl ışıl çağlayanlar cıvıl cıvıl
kuşlarla doluymuş, hayvanlar dolanırmış ağaçların altında, sincaplar atlarmış
bir o dala bir bu dala. Sanki bir parçaymış cennetten ya da burası cennet miymiş
anlayamamış. Dönmüş kıza; ‘sen kimsin, ya bu gördüklerim düş müdür’ demiş. Kız;
‘insan var aklı başında, insan var aklı bozulmuş. İnsan var aklı yok, insan var
aklını unutmuş. İnsan var aklını kullanırken kalbini de koymuş yanına. İnsan var
yüreğiyle bakar, insan var bakar da görmez. İnsan var bakmaz. İnsan var gözleri
bakar ama yüreğindedir marifet. Her baktığından bir anlam alır, baktığını
tartar, hisseder, düşünür. Dilini anlar, özünü anlar, içini anlar, muhabbetini
anlar, hüznünü anlar, merhametini anlar, düşmanlığın kime dostluğun kime
gerektiğini bilir, karıştırmadan birbirine, içini açar döker kendini tanır,
halini anlar... gerisini anlar’ demiş. ‘Kendini iyi tanı, kılavuzunu iyi seç,
yolda kalma’ demiş. ‘Kılavuz var yol gösterir, kılavuz var yoldan saptırır’
demiş. ‘Sen vicdanına kulak verenlerden ol’ demiş. ‘İnsan bir yolcudur’ demiş.
‘Yolculuk ruhların dünyasında başlar, çocukluktan, gençlikten, yaşlılıktan
geçer’ demiş. ‘Bu dünya çok kısadır, ömür bir damla sudur kaybolur gider’ demiş.
Çocuk sessiz ve düşünceli tepelerden vadiye doğru bakarken ekmeğini alan kuşu
hatırlamış, ölüme terkettiği kuşu ve kafasından geçen düşünceleri... Ve
kendini... kendini... kendini...
Füsun DEMİRKAYA |