|
ALTIN SAÇLI KIZ
Evvel zaman içinde
Kalbur saman içinde
Cinler top oynarken eski hamam içinde
Beni yola saldırlar
Yolda bir tarak buldum
Aldım eve gittim
Ev bahçe içinde...
Zamanın birinde, bundan çok yıllar önce. Saraylarda padişahların
yaşadığı, meydanlarda okların atıldığı, pazarlarda altın sikkelerle alış veriş
yapıldığı zamanın birinde... Güzel bir bahçenin tam ortasına kurulu bembeyaz bir
ev varmış. Bu evde altın sarısı saçları olan güzel mi güzel, alımlı mı alımlı;
al yanaklı, gül dudaklı, boylu poslu, Bukle adında bir genç kız anneciği ile
beraber otururmuş.
Güzeller güzeli Bukle her sabah, babaannesinden kalma bir kemik
tarak ile saçlarını taramayı pek severmiş. Bir saat, iki saat hiç bıkmadan tarar
da tararmış yumuşacık saçlarını. Sonra da tarağın dişlerine takılan, bir de yere
dökülen tellerini itinayla toplarmış. Onları pembe ipek mendilinin içine sarar
bir çekmecede saklarmış.
Oturdukları beyaz evin bahçesi öyle güzel çiçeklerle bezeliymiş ki, kokuları siz
deyin on mahalle, ben diyeyim yirmi mahalle öteden duyulurmuş. Renkleri o kadar
canlı, o kadar başkaymış ki; bahçenin önünden her geçen durup bakar, hayran
kalırmış bu güzelliğe. Bukle’nin annesi Menzile, bir çocuk gibi severmiş bu
güzel çiçekleri. Okşarmış, öpermiş; her akşam güneş batınca dağların gerisine,
ay ışığı altında sularmış tek tek. Laleler onu gördüklerinde daha dik durmaya,
menekşeler kokularını her köşeye yaymaya, güller iri iri açmaya çalışırlar;
güzellik yarışına girişirlermiş. Hem çiçeklerle yaşamak öyle kolay da değilmiş.
Çabuk küser, çabuk solar, çabuk bükerlermiş boyunlarını. Pek nazlı, pek nazenin,
pek hassas, pek narin, pek kırılgan imişler. Öyleymişler işte. Sevgi imiş asıl
onları besleyip büyüten.
Menzile haftada bir kere, karanlık çöker çökmez Bukle’nin altın sarısı
tellerinden birisini alır, bahçedeki o güzel çiçeklerden seçtiğinin içine usulca
koyarmış. Ertesi sabah da aynı çiçek bir altın verirmiş Menzile’ye. Bu, kimseye
duyurmak istemedikleri bir sırmış. Anne kız böyle yaşar giderlermiş işte.
Kimseye zararları yokmuş. Kimseye de muhtaç değillermiş.
Ancak insanlar çeşit çeşitmiş. İyiler de çokmuş, kötüler de... Kimin iyi, kimin
kötü olduğunu ise bilebilmek pek zormuş. Günlerden bir gün nasıl olduysa,
kadının biri, bir köşede durur iken Menzile’nin çiçekten aldığı altını
görüvermiş. Hayret etmiş, gözlerine inanamamış, dönüp bir daha bakmış
“gördüklerim doğru mu acep!” diye. Hemen aklında türlü fikirler dolaşmaya, bu
fikirler bir kurt gibi beynini kemirmeye başlamış. Sonunda bu fikirlere yenilip
de aklınca bir plan hazırlamış. Üzerine eski püskü, yırtık pırtık giysiler
geçirip elini yüzünü kire pasa bulayıp, varmış güzel bahçeli beyaz evin
kapısına.
Menzile çıkmış bu perişan görünen kadının karşısına. “Buyrun” demiş
gülümseyerek. Kadın iki büklüm durarak, kısık sesle “misafir etseniz beni birkaç
gün Allah rızası için” demiş ve kapının önüne yığılıp kalmış. Menzile kadına pek
acımış, haline pek üzülmüş. Hemen ana kız içeri taşımışlar kadını. Yatağa
yatırıp üstünü örtmüşler. Merakla başında beklemeye başlamışlar. Bir süre sonra
kadın açmış gözlerini “su içsem” demiş. Bukle bir koşu su getimiş. “Açım” demiş
bunun üzerine kadın. Bu sefer de Menzile koşmuş mutfağa, sıcak çorba getirmiş.
Bir güzel karnını doyurmuş kadın. Ardından da açmış elerini, uzun uzun dua etmiş
bu güzel insanlara:
“Allah ne muradınız varsa versin.
Sağlık, mutluluk, huzur dolsun eviniz.
Tuttuğunuz altın, sofranız bereketli olsun.
Eviniz sıcak, yüreğiniz ferah olsun.
Yarınınız güzel, seveniniz bol olsun.
Kötülük dokunamadan geçip gitsin çatınızın üzerinden.
..........”
Bir güzel dualar etmiş ki kadın oturduğu yerden, Bukle ve Menzile
pek sevinmişler. Menzile “evin yoksa kal bizimle, yoldaş olursun bize” demiş.
Kadın hiç beklemeden hemen atılmış. “Olur olur, kalırım” diyerek bir çığlık
bırakmış havaya. Kim ne düşünür nereden bilsin Menzile. Kimin niyeti nedir nasıl
bilsin Menzile.
O günden sonra birlikte yaşamaya başlamışlar beyaz evde. Güzel,
temiz elbiseler vermiş Menzile kadına. Birlikte yiyip birlikte içmeye, birlikte
gezip birlikte tozmaya, birlikte oturup birlikte kalkmaya kısa zamanda pek
alışmışlar. Her sabah Bukle’nin altın sarısı saçlarını o tarar olmuş. Her teli
itinayla toplamış, kimse görmeden bir kısmını ayırıp saklamış. Fırsat buldukça
bahçeye çıkıp çiçeklere koymuş telleri. Ertesi sabah da bir bir toplamış
altınları.
Günler geçmiş, haftalar geçmiş, aylar geçmiş. Kadın usanmış bu
işten. Yorulmuş, bıkmış, “yeter artık” diyerek bir gece yarısı uyurken Bukle
derin derin, mışıl mışıl; almış makası eline, altın saçını kökünden tutup kesmiş
bir çırpıda.
İşte o an olmuş ne olduysa, altın saçın her bir teli kocaman bir
yılana dönüşüp atlamışlar kadının üstüne. Oracıkta sokup öldüreceklermiş
neredeyse, Bukle “durun” demeseymiş. Kadın korkudan küçük dilini yutmuş da, bir
dahi hiç konuşamamış. Ödü “pat” diye patlamış da aklı yerinden oynamış. O günden
sonra da kiminle karşılaştıysa, saçının tellerini yaşmağının ucundan gösterip
birşeyler geveler, birşeyler anlatmak istermiş. Lakin kimse ne dediğini bir
türlü anlayamazmış bu deli kadının. Acıdıklarından eline ekmek parası tutuşturup
yollarına devam ederlermiş.
Birgün bir sokağın köşesinde bağdaş kurmuş otururken ak sakallı bir
dede gelip durmuş karşısında. Uzun uzun bakmış gözlerine bir şey okur gibi.
Sonra da “bir adam vardı buralarda yaşayan” demiş kadına. “Nalbant idi. Herkes
sever, herkes hürmet eder, herkes pek güvenirdi ona. Bir sabah senin gibi o da
gördü çiçeklerin verdiği altınları. Göz bir gördü mü, akıl bir yazdı mı kenara
gözün gördüklerini insan kendini tutamaz olur. Günler boyu eline iş alamadı.
Gelip gidenler “niye çalışmıyorsun, hasta mısın?” diye sordular uzun süre.
Nalbant kimseyle tek kelime konuşmadı. Gözünün önünden çil çil altınlar
gitmiyordu. Bir damla uyku girmedi gözüne. Sonra baktı ki olmayacak; eline
koluna, diline kulağına bir de aklına hakim olamayacak. Her bir şeyini, neyi var
neyi yoksa olduğu gibi bırakıp çekti gitti buralardan. Kimseler bir daha haber
alamadı nalbanttan. Ne nereye gittiğini öğrendiler, ne de neler yaptığını
duydular. Ben sana söyliyeyim mi ne oldu nalbanta?”
Kadın gözleri yuvalarından fırlayacakmış gibi bakmış dedeye,
karşısında duran bir canavarmış gibi. Devam etmiş ak sakallı dede konuşmaya.
“Nalbant şimdi padişahın sağ kolu. Vezir oldu memlekete. Eğer senin gibi
tutamasaydı kendini, bu şehrin sokaklarında dolaşacak, adı “deli nalbant”a
çıkacaktı belki de.”
Konuşması bitince dede yürüye yürüye uzaklaşmış kadının yanından.
Onun arkasından bakakalan kadın saçını başını yola yola bağırmış da duyanlar gök
yarıldı sanmış. Çocuklar öyle bir ağlamış ki üç gün üç gece susturamamışlar.
Kediler korkup damdan dama atlaya atlaya başka şehirde miyavlamaya gitmişler.
Bukle’nin saçları da kısa sürede uzamış, yine eskisi gibi taranacak
hale gelmiş. Açgözlü olmanın, yalan söylemenin, kötü düşüncelerin ne kadar
zararlı olduğunu da daha iyi öğrenmiş. Anne kız uzun yıllar mutlu bir şekilde,
beyaz evlerinde, güzel çiçekleri ile yaşamaya devam etmişler. Bir daha da
kimseye güvenip evlerine almayı hiç düşünmemişler.
Naz Ferniba |