|
'Çocuklar Bir Tek Ulustur Çünkü'
Biz günahkârız; meyvası nur olacak ruh tarlasını harabe yaptık. Biz
çocuklarımıza zulmettik; ezel bezminde yaşanan hayatın rüyasını yeryüzüne
indiren yuvalarımızın getirdiği ilahi emanete değer vermedik...
...
Peygamberin gösterdiği yolun remz olduğu itaati isyana
tebdil ettik. Çocuklarımızın gözlerinde parlayan teslimiyet sevgisini
öldürdük; yerine hoyrat saldırışları koyduk... |
 |
...
Acaba binbir zehirle zehirlediğimiz yalanı, fitneyi, hırsı ve
kini öğrettiğimiz, elimizin ve dilimizin her kımıldanışiyle ruhlarına zulmü
aşıladığımız çocuklarımız gerçekten bizim olacaklar mı?..
...
Çocuk denen ve nüsha-i kübra olan bu ilahi cevherden binbir hayvanın hırslariyle
yüklü çehreler çıkarmak hüner mi, inkılâp mı, nedir dersiniz?.. (Nurettin
Topçu)
Savaş görmüş çocukların şiirini yazarken zorlanıyoruz en çok...
En çok onların bakışlarından korkuyoruz, kendimizi sınarken.
Nedense onlardan, yarını kurmalarını istiyoruz her fırsatta, bugünden onlar için
hazırladığımız herhangi bir şey olmasa da...
"Cennet yolunu arayan masum adımlarıyla" gözümüzün önünden
ergenliğe geçip giden çocuklarımızın, binbir günah içinde kalan bedenlerimizden
alacakları yok mu sizce?
Ve sizce, gerçekten onların yarınlarını hırs küpüne çevirdiğimiz
için kendimizle çok mu gurur duymalıyız veya hünerlerimizi çılgınca alkış
fırtınasına mı tutmalıyız?
Bütün çocukların dudaklarındaki fatiha izlerini görün beyler!
Analarından aldıkları emanet namus zırhıyla bacaklarınıza sarılan
çocukların neler istediklerini ancak siz bilirsiniz.
Yine bilirsiniz ki, kendi ideallerinizle yetiştirmeye
çalıştığınız çocuklarınız yarın başka biri olarak çıkıp gelir karşınıza; o zaman
binbir zehirle donattığınız eseriniz karşısında şaşırıp kalırsınız.
İşte bir bomba daha patlıyor yerkürede.
Kopan bacaklar, ağlayan yürekler ve vızıldayan sesler arasında
parmaklarıyla bilyesine vurmaya hazırlanan bir çocuğun kolu düşüyor önünüze.
Yerden kaldırıp alacağınız kol mu, öpmeye kıyamadığınız çocuk
parmakları mı, ihanet mi, gurur mu?
Ya, kalbine kuvvet aşısı üflediğiniz, bir Ömer mi, yahut Ebubekir mi?
Hesap günü, sınavınız çetin olacak!
Seslerinde bombalar patlattığınız, ellerine füze başlıkları
emanet ettiğiniz, göğsüne mezarlıklar dolusu korku sıkıştırdığınız, bilyelerinin
içine fünye tıkıştırdığınız, oyun çağlarını kirli ve paslı atölyelerde
yedi-ondört anahtarlarına teslim ettiğiniz, gözlerinden yıldırım çıkan çağlarına
zulüm ve acı aşıladığınız çocuklarla mı kazanacaksınız sınavı?
"Bir beşik gibi sallanır dünya, rahat uyusun diye bütün çocuklar"
diyen Münire Dranas mı haklı acaba, siz mi?
"Çocuk ve sevgi, ikiz kardeş gibidir. Birbirini besleyip büyüten
iki varlık.
Çocuk bir fidansa, sevgi bir toprak; onun can damarı, besin
kaynağı. Çocuk bir çiçekse, sevgi bir yağmur; ona hayat veren, can veren. Çocuk,
kızgın bir güneşin altında, oyun denen o tatlı rüyaya dalmış, kan-ter içinde
oynarken sevgi adeta bir bulut, onu koruyan, kollayan, kanatları altında
saklayan" diye yazan Turan Karataş mı abartıyor acaba çocukluğu?
Veya edebiyatın en coşkun damarı olan çocuk madenini keşfeden
şair, boşuna mı tüketiyor nefesini yüzyıllardan beri?
Kafesli Evlerin Çocukları
Çocuk, hayali getirir şaire; çocuksu sevinçleri, korkuları,
nefretleri ve yarınsızlıkları çoğunda.
Pandora'nın kutusundan çıkıp dünyaya sihirli değneğiyle şekil
verendir o.
Yeniden yorumlatan ümidi, hayatı ve hayalleri...
Öyleyse bir çocuğu koklarken veya kokladığınızı farzederken,
cennetin ne kadar yakınınızda olduğunu düşünün sadece.
Düşünün ve onu elde etmek için çabalayın.
Fabrika duvarına yaslanmış bir çocuğun hayali boğmalı sizi.
Gres yağlarına bulanmış gözlerinde görmelisiniz fenalığınızı.
İşe giderken bilyelerde kalan aklından korkmalısınız bir çocuğun
veya içinde büyüttüğü intikam canavarından...
Hep, "içimizde bir çocuk büyütmek"ten söz ederiz oysa...
Nedense kendi çocuklarımız değildir büyütmeye çalıştığımız.
Başka dünyalardan gelmiş, başka sevgilerle belenmiş, başka
düşüncelerle koruyup
kollanmış bir çocuktur bu...
Nedense, hepimizin içinde büyümesi bizimle eş zamanlı gelişen bir
çocuk vardır.
"Çocuklar uyurlarken ancak, uyur
Yorulmuş oyuncukları" (A.Nihat Asya)
Düşlerimizde koşuşturup duran çocuk ovasında, oyuncaklarıyla uyuyan çocuklar
hayal ederiz hep.
Ama uyumuyor çağımızın çocukları; ekmek parası peşinde, top
mermisinden kurtarmak için körpe bedenini, kendini atmış veya...
En çok da, bir yarış atı gibi hazırlanıyor geleceğe, oyun
saatinden çaldığı kitap zamanlarında...
"Kafesli evlerde ağlar çocuklar
Odalarda akşam olurken henüz
O zaman gözümün önünde parlar
Buruşuk buruşuk ağlayan bir yüz" (N.Fazıl Kısakürek)
Belki evet... Ne zaman karanlık kaplasa her yanı, bir çocuk ağlaması yükselir
evlerden. Bir çocuk ağlaması duyulur bize ait her sokak arasında.
"Annesi gül koklasa, ağzı gül kokan çocuk"ları özleyerek
geçirdiğimiz dünlerin ve bugünlerin yarınında büyük trajedilere hazırlıyoruz
kendimizi.
Meleklerin dolandığı çocuklu evlerden yükselen feryatlara
alıştırıyoruz kulaklarımızı. Giden, başkasının yavrusu da olsa, bütün çocuklar
adına aynı acıyı çekiyoruz; bizden öncekilerin bıraktığı yerden...
Ölümü Benzemiyor Kimseninkine
Sokak aralarını cennete çeviren çocuklardan söz ediyoruz
beyler!... Beyninde kurşun yarası taşıma ihtimali her geçen gün artan
çocuklardan değil. Yarını kurtaracak altın nesiller için kurgulanmış sahte
yuvalardan değil...
Çocuklar, yüzyılların en güzel basamağı dese de şair, her gün
ölen minicik bedenleri toprağa veriyoruz yerkürede; açlıktan, savaştan,
teknolojiden vs...
Şattülarap, Beyrut, Afganistan, Kamboçya, Bosna, Endonezya,
Somali.. ille de Filistin!...
Farkeder mi?
Çocukların ulusu yok diyorsun şair; ama onların ölümü benzemiyor
hiç kimseninkine!...
"Öldü öldüğünü bilmiyorlar
İki eli yanına geldi götürecekler
Gitmem diyemiyor
Tadamadı helvadan ve lokmadan
Bir teşekkür olsun edemedi
Tabutunu taşıyan dostlarına
Ah ölümü kimseninkine benzemiyor" (Oktay Rıfat)
Birer birer düşüyor kalelerimiz. Elimizdeki en büyük koz da terkediyor bizi.
"Sevdaların uğuru" olarak sarıldığımız çocuklarımızı, ne kadar da
yakıştırıyorduk bedenimize.
Onlar için yok ediyoruz ağaçları, onlar adına işliyoruz bütün
kusursuz cinayetleri, onlar içsin diye kirletiyoruz suyu, onlar yaşasın için
kuruyoruz kabus dolu geleceği ve onlar için ölüyoruz habire meydanlarda; sırf
onlar daha iyi yaşasın diye...
Bu çağın çocuk kaderi hep aynı:
Şehir üstüne kurulmuş lunaparklarda eğlence...
Bahçelerinde erik taşlanmayan kuru tarlalar...
Balkonlara serilmiş oyuncaklarda çocuk sevinci...
Takdirnameli karnelere tapınmalar...
Ekranlara yığılmış çocuk cesetlerine üzülme...
Savaş haberlerini sıradanmış gibi algılayıp izleme...
Bütün hasta çocuklar için garip bir gülümseme dudakta...
"Benim çocuğum bu, yapar" aldatmaları...
Hayal havuzlarında kurulan sahte gelecek...
Fakat en korkuncu; kalbinde çocukluğu gürlemeyen küçük adamlar
ordusu...
Bulutu İzleyen Çocuk
"Coplara namlulara bakıyorum
Kelepçeler demir parmaklıklar
Kan lekelerine kentin alanlarında
Hep son hep tükeniş hep ölüm
Çocuklara oy veriyorum" (Necati Cumalı)
Savaşların alıp götürdüğü, depremlerin silip süpürdüğü günlerimizde ne
de güzeldir çocuk!
Kaybettiğimiz eşlerimizdir, onlara sarılırız.
Tükenen dünlerimizdir, onlara sarılırız.
Ümitlerimizdir yarına dair, onlara sarılırız.
Kurtarıcımızdır yenilgilerimizden, onlara sarılırız...
Bilmeyiz ne istediklerini bizden çoğu zaman; bir avuç yeşilliği
ne yapacaklarını merak ederiz. Uzun eşek oyununu küçümseriz, dudak bükeriz elma
şekeri istedikleri zaman; ama bizim de çocukluğumuz gizlidir onların
gözlerinde...
Bulutu hayal eden çocuğu neden anlayalım ki?
Kuş olmak isteyen çocuğa mantık kulesi dikmeliyiz.
Su olmak isteyen çocuk, boğulmalı kederden.
Çiçek olmayı isteyen çocuğa üşüşmelidir arı!...
Ve en hüzünlü olanlar yine çocuklarıdır çağımızın:
"Durakta üç kişi
Adam kadın ve çocuk
Adamın elleri ceplerinde
Kadın çocuğun elini tutmuş
Adam hüzünlü
Hüzünlü şarkılar gibi hüzünlü
Kadın güzel
Güzel anılar gibi güzel
Çocuk
Güzel anılar gibi hüzünlü
Hüzünlü şarkılar gibi güzel" (Cemal Süreya)
"Çocuk Gidince Anne..."
Bir anne için çocuk, bedenin bir parçası. Onunla anlam kazanır evde
işe yaramaz her şey.
Oyunlarla farkına varılır birçok gereksiz eşyanın.
Baba için çocuk, yarın demek...
Çılgınca sergilemelidir yaşını.
Ürkütmelidir arkadaşlarını, derslerini çalışmalıdır...
Her ikisi için de çocuk, kaybedildiğinde nasıl bir acı bırakacağı
önceden kestirilmeyen büyük bir sınav.
Anne için kayıp çocuk, ölümdür, ölümden öte...
Baba için kayıp çocuk, ölümdür, kaderden öte...
"Allah, kimseyi evlat acısıyla sınav etmesin" diyen atalar sözü
doğrulamaz mı bunu?
Nasıl ölümse çocuk için kaderin seçtiği, acısını daha da
belirginleştirir.
Örneğin, oynarken ölen çocuk, şölen içinde gitmiştir cennete.
Savaşta ölen çocuk, dünyaları yıkarak gitmiştir ardından. Denizde
boğulan çocuk, kederden bir urgan geçirmiştir boynuna..Doğarken ölen çocuk,
görmeyi bile istemeden seçmiştir yeni yaşamını. Çalışırken ölen çocuk, zaten
yaşamamıştır çocukluğunu...
Anne için neyse çocuğunun ölümü, çocuk için de sonsuz bir
kederdir annenin ölümü:
"Anne öldü mü çocuk
Bahçenin en yalnız köşesinde
Elinde siyah bir çubuk
Ağzında küçük bir leke
Çocuk öldü mü güneş
Simsiyah görünür gözüne
Elinde bir ip nereye
Bilmez bağlayacağını anne
Kaçar herkesten
Durmaz bir yerde
Anne ölünce çocuk
Çocuk ölünce anne" (Sezai Karakoç)
Çocuk Diye Bir Şey Var Mı?
Sahi, çocuk diye bir şey var mı yerkürede? Onlar bizim dünkü
düşsel yanlarımız mı? Var iseler evet, yarın biz mi olacaklar? Böyle mi dönecek
dünyanın çarkı?
Camii avlularında dilenen çocuklar mı olacak yarın da?
Ayakkabı boyayan çocuklar üst-baş yırtık?
Su satan, türkü satan ve dahası, çocukluğunu satan konfeksiyon
tezgahlarında?
Fabrika bacalarından fışkıran kara dumanlarla gökyüzüne savrulan
çocukların teri mi olacak yarın?
Evinden bilye oynayan çocukları mı bulacak kör bir kurşun?
İştihayla caddelere saldıran otomobil altlarından mı toplanacak
körpe bedenleri çocukların?
Yine yarın "yurdumun kimsesiz ve yoksul çocukları", utandıracak
mı bizi bugünden?
Sesinde bombalar patlayacak mı, bizden uzak ülke çocuklarının?
Bütün kutsalları çarmıha gerilecek mi?
Ertelenmiş hayatlarını yaşamak için, daha mı sarılacaklar acıya?
"Keder yine dargın ikizi mi olacak" çağa küskün çocukların?...
Ve evlerde, oğul için ağıt yakan babalar olacak mı yarın:
"Canımın bağı oğlum
Kalbimin ağı oğlum
Acının dağı oğlum
Bir dert ki ağu oğlum
Gökyüzü boydan boya
Hüzün ırmağı oğlum
Senin güzelliğinden
Yerler ağmalı oğlum." (Aleaddin Özdenören)
Yarın Duruşmasına Çağrı
İşte, bir yarın duruşmasına çağırıyorum sizi.
Şimden geri çocuklarınıza güvenmeye...
Onların gözlerine bir kez daha sevgiyle, aşkla, gururla ve
şefkatle bakmaya.
Yeryüzünün bütün oğulları ve kızları için Rabb'in aramıza bir giz
koyduğunu bilmeye çağırıyorum sizi.
Ölen her bir yeryüzü çocuğu için bir fatiha göndermeye...
Bütün savaşların çocuklardan uzak bir coğrafyasında dünyanın ve
en çok hiç kavgasız vadilerinde, ovalarında yapılmasını...
Çocukların nefeslerindeki gül kokularıyla sarhoş olmaya
çağırıyorum sizi...
Uykusunda gülen çocukların gözleri olmaya
Attaya giden her bebeğin terkisinde kendi kalbinizi de
göndermeye...
Yaramazlık yaptığı bir akşamüstü polis amcaların gelip onları
alacağı masallarını kendiniz için söyleyin bazen de...
Kırların serinliğini hissedin çocukların altın sarısı saçlarında,
bozkırın kaybolmuş sevgisini...
Çocukları arayın gözünüzü açtığınız her geceyarısı ve toprağın
böğrüne uçan küçücük cesetlere değdirin ellerinizi.
Sizi, "Sapanın ucundan savrulan taş/ Umduğumuz menzile erişmese
de/ Siz haklısınız çocuklar" diyen şairi (M.Önal Mengüşoğlu) anlamaya
çağırıyorum.
Sizi, çeliğe karşı mukavva kalkanlarla onurunu korumaya çalışan
çocukları bilmeye çağırıyorum.
Günahkar çağların kirli duygularında kendini hala koruyan çocuğa
saygıya çağırıyorum sizi...
Yüzünüze çocukluk maskelerinizi takıp aynalarla yüzleşmeye!...
Şiire çağırıyorum sizi beyler; şiire ve çocuğa:
"Bütün çocuklar
Yokluk bilmesinler
Et, şeker, süt bulsunlar
Giyimli, tok ve rahat
Gitsinler okullara
Sınıflarını gezsinler.
Büyükler biraz daha yorulsun
Onlar da büyüsünler
Onlar da mesut olsunlar
Geçti, kaç savaş ezikliği
Çocukları düşünsünler
Çocuklar iyi gün görsünler" (Behçet Necatigil)
|