|
Yağmuru beklerken
Bir
de hani işleri güçleri bitmiş gibi yeni bir maraza çıkar mı diye ortaya
korkutucu vede ürkütücü bir mesele sürdüler. Sürdüler de ne oldu. Birbaşlarına
kaldılar ki gene baktılar öyle olmayacak bu iş onların ekmeklerine yağ
sürmeyecek tuttular bütün dünyanın insanlarını kattılar işin içine. Niye
kattılar acaba? derken bir de bakıldı ki ortalık ısınmaya başlıyor. Kim ısıtıyor
demeye bakılmadı bile. Isınma turları devam ede ede nihayet kapımıza kadar geldi
ve hatta evimizin içine kadar sirayet etti bu ebter mesele.
|
 |
Meseleye baktığımızda inanıp inanmamak gibi bir ikilem çıkıyor karşımıza. Çünkü
karşımızda sürekli sömürmeyi kendine ilke ve amaç edinmiş bir zihniyetin
ağababalarıyla çömezleri elbirliği içinde ellerini büyük bir keyifle oğuşturarak
bekliyorlar. Hem öyle bekliyorlar ki sanki dünyanın bütün nimetleri yalnız onlar
için var. Başka insanlar, başka milletler, başka kavimler yok gibi. Ya da birer
hizmetçi-köle unsur olarak varlar onların gözünde. Böyle bir çizgide giden bir
trene binmek doğru mudur acaba?
*
Halbuki onların ileri sürdükleri korkuları zaten asya ve afrika milletleri doya
doya yaşıyorlar. Hatta kanıksamış bir tarzda yaşıyorlar ki dünya alemin kaç
asırdır umurlarında bile değil. Ama vakta ki bu korku canavarı onların kapısına
da gelir gibi olunca vay bir kıyamet ki koptu kopuyor. Valla bu iş bana biraz da
kendi korkularını aleme şamil kılmak için bir numara çekiyorlar gibi geliyor.
Korku onlarınsa bize ne oluyor demem gerekiyor aslında. Evet korku onlarınsa
çeksinler korkularını. Anlasınlar dünyanın kaç bucak olduğunu ve dünyanın
afrikalarında, asyalarında, ortadoğularında insanların neler çektiklerini bir
anlayıversinler en azından. Öyle yağma yok demek de geliyor içimden. Siz el
bebek gül bebek büyütün veletlerinizi de başkalarının çocukları açlık-fakirlik
içinde kıvranıp dursun bu bereketli dünyanın bu acılı bölgelerinde.
*
Bu
bana biraz da kaç asırdır dünyaya ne kadar acı çektirdiklerini hatırlatıyor.
Kendileri acının a’sını bilmezken dünyanın yoksul ve silahsız milletleri bol
acılı hayatlar yaşıyorlar. Acıdan başka bir gıdaları yokmuş gibi bir tarihleri
var üstelik. Acı acı üstüne gelince de diğer ufak tefek meseleler mesele
olmaktan çıkıyor elbet. Yani benim meselem açlık, yoksulluk ve yoksunluktan
geçiyor. İşgalden ve talandan geçiyor. Şehirleri yakıp yıkmaktan, insanları
öldürmekten geçiyor. Yeraltı ve yerüstü zenginliklerine el koymaktan geçiyor.
Acı bir hayat bu. Belki de bir gün bu acılardan doğacak özgürlük. Belki de budur
insanı kazançlı yapan hayatta. Yakmaktan, yıkmaktan, işgalden iyidir herhalde
böyle bir sınava tabi olmak. Zorbalık böylece alır gider başını belki. Kim bilir
bir umut yeşerir böylece acı çekmiş insanların gönüllerinde.
*
Zihinlerin berrak olduğu bir zamanı özlemek ayıp değil. İyilikler beklerken de
umutsuzluğun kapılarını kapatmak icab eder diye düşünüyorum. Umutla bakmak da
var tabii etrafamıza. Bunu bir alışkanlık haline getirebilse insan. Kötünün
üzerine giderken de kötüyü yok etmeyi bilse. Bileydim, dese, bileydim bu kötülük
kalıcı olmaz. Bu değirmen bu kadar kötü tohumu öğütmez. Elbet bir sonu vardır
bunun. Bir çaresi, bir ilacı.
*
Bu
kadar lafı ederken elbet beynimize bir korku şoku halinde şırınga edilmek
istenen küresel ısınma öcüsünü düşünmeden edemedim tabii. Kuraklık, susuzluk,
büyük buz parçalarının eriyip sağı solu sular altında bırakması falan filan.
Aslında farkına vardırmadan kendilerine yeni bir savaşın yollarını açıyorlar.
Yeni bir çizgi çiziyorlar kendilerine. Ellerindeki kötü ruhlu cetvellerle
giriyorlar dünyamıza. Zaten bizim dünyamız bizden habersiz bekliyor bizi. Biz
kendimize gelelim, kendimize bir çekidüzen verelim de biraz dünyamız da rahat
bir nefes alabilsin diye. Korkumuz ne ki bizim. Teyemmüm de bizim için değil
mi?.. Varsın şeytan ve uşakları korkularıyla büyütsünler cehennemlerini. Rabim
bakarsın bir yağmur verir de bin sene yeter insanoğluna.
|