|
Geçmiş Yaz Yağmurları
Bir
hayli zaman geçmiş, bunca yıl olmuş İstanbulla olan muhabbetim. Eylül 1961
oluyor yani Sirkecide otobüsten indiğimde. Akşam çökmüştü. Sokak lambaları
yanıyordu. Zaten Haremden arabalı vapurla karşıya geçerken bir ulvi manzaranın
çekiciliği karşısında şaşıp kalmıştım. Payitaht beni bekliyordu!.. Dersaadet
beni bekliyordu!.. Ademin oğullarından bir oğulu bekliyordu! Kimin gönlüne
girmemişti ki bu şanına şanlar katılan şehir? |
 |
Bu
Dersaadet! Bu İstanbul!.. Zaten öyle olmamış mıydı aramızdaki muhabbet. Öyle
dememiş miydik o taze nevcivan aklımızla. Büyük dağın dumanı büyük olur.
Ardından eklemiştim. Boğulursan büyük gölde boğul. Bu bir dağ mıydı?Yoksa büyük
bir göl müydü? Beni bekliyor olmalıydı, beni. Dağ, göl, deniz. Hepsinin
toplamından bir şehir çıkmaz mıydı acaba? Şehir ışıklarını yakmıştı çağırıyordu,
uzaktan el ediyordu ve hazır olmuştu ve bekliyordu. Demek ki buydu beni kendine
çeken güç.
Buydu
hayatımın acı veren dersi. Beni kendine doğru çeken ışık buydu. Öyle bir hal
içinde Sirkecide buldum kendimi. Ayaklarım yere basmıştı, ayaklarım İstanbul’u
bulmuştu nihayet. Demek ki ben arayan biri olacaktım bundan böyle. Kendinde
kendini arayan biri.
***
Hoş
Bulduk İstanbul
Bir
Eylül akşamının alacasında haremden arabalı vapurla şehre girmiş, Sirkeciye
vasıl olmuştuk. Yıl 1961 gibi. O zaman garajlar Sirkeci Tren Garının arkasındaki
caddede idi. Upuzun bir cadde. Oradan Gülhane parkının alt tarafına doğru
uzanıyordu.
Biz
iki arkadaş gurbet kuşları gibi Sirkecide otobüsten inmiş hemen oracıktaki bir
otele girmiştik. Akşamın karanlığıyla birlikte şehrin ışıkları bizi büyülemişti
adeta!..
İstanbul bir harika şehirdi!..
İstanbul dünyanın gözü!..
İstanbul güzeller güzeli bir şehir!..
İstanbul Fatih Sultan Mehmed’in yadigârı!..
Şaşırmamak mümkün mü?..
Sonra
Bingöl nere İstanbul nere?..
İnsanoğlu bir kuş misali bir orada bir burada!..
Hoş
bulduk İstanbul!..
İşte
ben geldim.
Ben
anası ölmüş bir çocuk.
Henüz
on beş yaşında.
Beni
bağrına basar mısın İstanbul?..
***
Sirkeciden Gülhane parkına doğru yürürken tam köşeye varınca etrafı duvarla
çevrilmiş küçük bir mezarlık görürsünüz. O zaman orada veya önünde Gaziantep
oteli vardı. İkinci gün oraya geçmiştik. Bir hafta kadar gezmiş dolaşmıştık. İlk
fotoğrafımı Galata köprüsünün üzerinde çektirmiştim. Ne kadar da büyük bir
şehirdi, gez gez bitmiyordu. Paramız bitmek üzere iken de kiralık ev aramaya
çıkmış, Şehremini Uzun Yusuf mahallesinde bir bekâr odasına yerleşmiş,
Çemberlitaş Vezir Han da iş bulmuştum. Bir müddet sonra şiire başlamış üstelik
aşık olmuştum. Otobüs biletleri yirmi beş kuruştu. Öğrenci bileti ise yirmi
kuruştu. Büyük Şehir Belediye Binası daha yapılmamışken arkadaşımla orada
asırlardan kalma bir taşın üzerine oturmuş bir soluk almıştık. Şehzade başındaki
sinemalar hiç ara vermeden film oynatıyordu. İki film birden oynatıyorlardı. Bir
defasında bir Pazar günü yalnız başıma Turan sinemasına gitmiş akşama kadar film
seyretmiştim.
Sonra
Kadırga Liman Caddesi ve iş yeri Divanyolu Işık sokak olmuştu..
Cağaloğlundaki kitapçılara sık sık uğrar olmuştum. Edebiyat dergilerini takip
etmeye başlamıştım. İlk şiirim Sanat Dünyası dergisinde çıkmıştı. Dünyalar benim
olmuştu. Şubat 1964. Ne keyif ama!.. Dergi çıkmıştır. Hava soğuktur, hafif bir
rüzgâr esiyordur, üstelik bağrım açıktır; hepsi bir araya gelmişler şiir
olmuşlar Bayazit’ten Divanyolu’na doğru muzaffer bir kumandan edasıyla
yürüyorlar. İşte böylece an be an sende yaşıyor sende büyüyordum.
Süleymaniye bambaşka bir güzellikti.
Ayasofya harikaydı. Sultanahmet gözümün önündeydi.
Ayrıca Süleymaniye yükselişin simgesiydi..
Süleymaniye aşkla yoğrulmuştu çünkü.
Şimdi
sen dünyanın gözünde biriciksin. Şimdi sen şiirin başkentisin, gönüllerin
payitahtısın ey İstanbul. Güzellerin güzelisin. Aşıkların rüyasında sen varsın.
Sen de olmak var, sen de yaşamak var, sende mehtaba çıkmak var, boğazı temaşa
etmek var. Tarihini görmek, ibret almak, ders çıkarmak var. Sende yaşamak sende
kemale ermek var.
Bir
eylül ayında başlayan macera devam ediyor İstanbul.
Seni
sevmemek mümkün mü sevgili İstanbul.
Cağaloğlu eski tarihlerden başlayarak matbuat aleminde bilinen bir semt. Diyelim
ki Sirkeci’den yola düştünüz. Cağaloğlu yokuşundan mı çıkarsınız, veya bir Cuma
vakti Vilayet Camii’nin önündeki kaldırımda hasırlar üzerinde Sezai Karakoç’la
birlikte namaz kılıp öyle mi çıkarsınız yokuş yukarı; rahatsız olmasın diye
yalnızca hal-hatır sorup uzaktan uzaktan bakarak o büyük şaire. Veya Sirkeciden
bir taksiye binip Cezeri Kasım’ın önünde mi inersiniz, sizin bileceğiniz bir
şeydir artık. Bir de gene Vilayetin Gülhane parkına bakan kapısının önünden ağır
ağır çıkarsınız yokuşu. Yokuşun başında durur bir nefes alır önce sağınıza sonra
solunuza sonra da Üretmen Hana bakarsınız.Yeni bir tabelanın yeni bir ismin bu
kadim semtin mürekkep kokan sokaklarına yeni bir yayınevi olarak girmiş olduğunu
fark edersiniz hemen.. O da dönüp dolaşıp gene Cağaloğlu’na sermiştir postu. Eh
bu işler böyledir zaten.Tilkinin dönüp dolaşacağı yer kürkçü dükkanı misali
yayıncıların da dönüp dolaşacakları yer Cağaloğlu olacak doğallıkla.
Aslında yayıncılar Cağaloğlu’nu hiç bırakmamalılar. Bu böyle devam etmeli. Hatta
daha da geliştirilmeli, özendirilmeli yayıncılar tarafından. Bir kültür mekânı
heba olup gitmemeli. Bab-ı Ali. Cağaloğlu. Kitapçılar. Şairler.Yazarlar.
Çizerler. Böyle bir dünya işte. Daha öncesinde matbuat aleminin atar damarı.
Gazeteler, dergiler. Edebiyatın kalbinin attığı yer. Yani merkez…
Üsküdar’ı biliyorsunuz. Eminönü’nden Üsküdar’a vapurla geçtiğinizde daha Kız
Kulesi’nin oralarda yüzünüze tatlı bir boğaz rüzgârı çarpmaya başlar. Adeta size
bir rahatlama hissi verir; zindeleşir, biraz daha kendinize gelirsiniz. Üsküdar
İskelesinden adımınızı attığınızda ise bambaşka bir mekânda olduğunuzu, mistik
bir havayı teneffüse başladığınızı duyumsarsınız hemen. Ondan mıdır acaba
Balkanlardan Hacca gidenler Üsküdar’a vardıklarında Kâbe kapısı diyerek toprağı
öperlermiş?..
Üsküdar rahat bir diyar.
Üsküdar tabii ki Eskidar.
Kültürel bazda da bir ağırlığı var Üsküdar’ın. Geçmişi bir hayli maceralı, bir
hayli mistik ve bir hayli cazibeli bir şehir. Aslında Üsküdar’a artık şehir
demek lazım gelir. Üsküdar’ın tarihi eski. Üsküdar üzerine yazılmış bir hayli
şiir var. Yahya Kemal’in deyimiyle bir “Hayal Şehir” dir Üsküdar… Ya da bana
göre Ezanlar Şehri Üsküdar.
|