DÜŞ ÇINARI 19

Nurettin DURMAN

Geçmiş Yaz Yağmurları

 

Bir hayli zaman geçmiş,  bunca yıl olmuş İstanbulla olan muhabbetim. Eylül 1961 oluyor yani Sirkecide otobüsten indiğimde. Akşam çökmüştü. Sokak lambaları yanıyordu. Zaten Haremden arabalı vapurla karşıya geçerken  bir ulvi manzaranın çekiciliği karşısında şaşıp kalmıştım. Payitaht beni bekliyordu!.. Dersaadet beni bekliyordu!.. Ademin oğullarından bir oğulu bekliyordu! Kimin gönlüne girmemişti ki bu şanına şanlar katılan şehir?

Bu Dersaadet! Bu İstanbul!.. Zaten öyle olmamış mıydı aramızdaki muhabbet. Öyle dememiş miydik o taze nevcivan aklımızla. Büyük dağın dumanı büyük olur. Ardından eklemiştim. Boğulursan büyük gölde boğul. Bu bir dağ mıydı?Yoksa büyük bir göl müydü? Beni bekliyor olmalıydı, beni. Dağ, göl, deniz. Hepsinin toplamından bir şehir çıkmaz mıydı acaba? Şehir ışıklarını yakmıştı çağırıyordu, uzaktan el ediyordu ve hazır olmuştu ve bekliyordu. Demek ki buydu beni kendine çeken güç.

 

Buydu hayatımın acı veren dersi. Beni kendine doğru çeken ışık buydu. Öyle bir hal içinde Sirkecide buldum kendimi. Ayaklarım yere basmıştı, ayaklarım İstanbul’u bulmuştu nihayet. Demek ki ben arayan biri olacaktım bundan böyle. Kendinde kendini arayan biri.

 

***

Hoş Bulduk İstanbul

Bir Eylül akşamının alacasında haremden arabalı vapurla şehre girmiş, Sirkeciye vasıl olmuştuk. Yıl 1961 gibi. O zaman garajlar Sirkeci Tren Garının arkasındaki caddede idi. Upuzun bir cadde. Oradan Gülhane parkının alt tarafına doğru uzanıyordu.

Biz iki arkadaş gurbet kuşları gibi Sirkecide otobüsten inmiş hemen oracıktaki bir otele girmiştik. Akşamın karanlığıyla birlikte şehrin ışıkları bizi büyülemişti adeta!..

İstanbul bir harika şehirdi!..

İstanbul dünyanın gözü!..

İstanbul güzeller güzeli bir şehir!..

İstanbul Fatih Sultan Mehmed’in yadigârı!..

Şaşırmamak mümkün mü?..

Sonra Bingöl nere İstanbul nere?..

İnsanoğlu bir kuş misali bir orada bir burada!..

Hoş bulduk İstanbul!..

İşte ben geldim.

Ben anası ölmüş bir çocuk.

Henüz on beş yaşında.

Beni bağrına basar mısın İstanbul?..

 

***

Sirkeciden Gülhane parkına doğru yürürken tam köşeye varınca etrafı duvarla çevrilmiş küçük bir mezarlık görürsünüz. O zaman orada veya önünde Gaziantep oteli vardı. İkinci gün oraya geçmiştik. Bir hafta kadar gezmiş dolaşmıştık. İlk fotoğrafımı Galata köprüsünün üzerinde çektirmiştim. Ne kadar da büyük bir şehirdi, gez gez bitmiyordu. Paramız bitmek üzere iken de kiralık ev aramaya çıkmış, Şehremini Uzun Yusuf mahallesinde bir bekâr odasına yerleşmiş, Çemberlitaş Vezir Han da iş bulmuştum. Bir müddet sonra şiire başlamış üstelik aşık olmuştum. Otobüs biletleri yirmi beş kuruştu. Öğrenci bileti ise yirmi kuruştu. Büyük Şehir Belediye Binası daha yapılmamışken arkadaşımla orada asırlardan kalma bir taşın üzerine oturmuş bir soluk almıştık. Şehzade başındaki sinemalar hiç ara vermeden film oynatıyordu. İki film birden oynatıyorlardı. Bir defasında bir Pazar günü yalnız başıma Turan sinemasına gitmiş akşama kadar film seyretmiştim.

Sonra Kadırga Liman Caddesi ve iş yeri Divanyolu Işık sokak olmuştu..

Cağaloğlundaki kitapçılara sık sık uğrar olmuştum. Edebiyat dergilerini takip etmeye başlamıştım. İlk şiirim Sanat Dünyası dergisinde çıkmıştı. Dünyalar benim olmuştu. Şubat 1964. Ne keyif ama!.. Dergi çıkmıştır. Hava soğuktur, hafif bir rüzgâr esiyordur, üstelik bağrım açıktır; hepsi bir araya gelmişler şiir olmuşlar Bayazit’ten Divanyolu’na doğru muzaffer bir kumandan edasıyla yürüyorlar. İşte böylece an be an sende yaşıyor sende büyüyordum.

Süleymaniye bambaşka bir güzellikti.

Ayasofya harikaydı. Sultanahmet gözümün önündeydi.

Ayrıca Süleymaniye yükselişin simgesiydi..

Süleymaniye aşkla yoğrulmuştu çünkü.

Şimdi sen dünyanın gözünde biriciksin. Şimdi sen şiirin başkentisin, gönüllerin payitahtısın ey İstanbul. Güzellerin güzelisin. Aşıkların rüyasında sen varsın. Sen de olmak var, sen de yaşamak var, sende mehtaba çıkmak var, boğazı temaşa etmek var. Tarihini görmek, ibret almak, ders çıkarmak var. Sende yaşamak sende kemale ermek var.

Bir eylül ayında başlayan macera devam ediyor İstanbul. 

Seni sevmemek mümkün mü sevgili İstanbul.

Cağaloğlu eski tarihlerden başlayarak matbuat aleminde bilinen bir semt. Diyelim ki Sirkeci’den yola düştünüz. Cağaloğlu yokuşundan mı çıkarsınız, veya bir Cuma vakti Vilayet Camii’nin önündeki kaldırımda hasırlar üzerinde Sezai Karakoç’la birlikte namaz kılıp öyle mi çıkarsınız yokuş yukarı; rahatsız olmasın diye yalnızca hal-hatır sorup uzaktan uzaktan bakarak o büyük şaire. Veya Sirkeciden bir taksiye binip Cezeri Kasım’ın önünde mi inersiniz, sizin bileceğiniz bir şeydir artık. Bir de gene Vilayetin Gülhane parkına bakan kapısının önünden ağır ağır çıkarsınız yokuşu. Yokuşun başında durur bir nefes alır önce sağınıza sonra solunuza sonra da Üretmen Hana bakarsınız.Yeni bir tabelanın yeni bir ismin bu kadim semtin mürekkep kokan sokaklarına yeni bir yayınevi olarak girmiş olduğunu fark edersiniz hemen.. O da dönüp dolaşıp gene Cağaloğlu’na sermiştir postu. Eh bu işler böyledir zaten.Tilkinin dönüp dolaşacağı yer kürkçü dükkanı misali yayıncıların da dönüp dolaşacakları yer Cağaloğlu olacak doğallıkla.

                                   

Aslında yayıncılar Cağaloğlu’nu hiç bırakmamalılar. Bu böyle devam etmeli. Hatta daha da geliştirilmeli, özendirilmeli yayıncılar tarafından. Bir kültür mekânı heba olup gitmemeli. Bab-ı Ali. Cağaloğlu. Kitapçılar. Şairler.Yazarlar. Çizerler. Böyle bir dünya işte. Daha öncesinde matbuat aleminin atar damarı. Gazeteler, dergiler. Edebiyatın kalbinin attığı yer. Yani merkez…

 

Üsküdar’ı biliyorsunuz. Eminönü’nden Üsküdar’a vapurla geçtiğinizde daha Kız Kulesi’nin oralarda yüzünüze tatlı bir boğaz rüzgârı çarpmaya başlar. Adeta size bir rahatlama hissi verir; zindeleşir, biraz daha kendinize gelirsiniz. Üsküdar İskelesinden adımınızı attığınızda ise bambaşka bir mekânda olduğunuzu, mistik bir havayı teneffüse başladığınızı duyumsarsınız hemen. Ondan mıdır acaba Balkanlardan Hacca gidenler Üsküdar’a vardıklarında Kâbe kapısı diyerek toprağı öperlermiş?..

Üsküdar rahat bir diyar.

Üsküdar tabii ki Eskidar.

Kültürel bazda da bir ağırlığı var Üsküdar’ın. Geçmişi bir hayli maceralı, bir hayli mistik ve bir hayli cazibeli bir şehir. Aslında Üsküdar’a artık şehir demek lazım gelir. Üsküdar’ın tarihi eski. Üsküdar üzerine yazılmış bir hayli şiir var. Yahya Kemal’in deyimiyle bir “Hayal Şehir” dir Üsküdar… Ya da bana göre Ezanlar Şehri Üsküdar.

Bir Önceki Sayfa... Ana Sayfa Köşe Yazıları Arkadaşına Gönder

Yukarı Çıkmak İçin...