|
Öksüz Çocuklar Galerisi
Zaman
geçtikçe insan bakıyor ki bir çok şey öyle acaib bir gelişim havası içinde
cereyan etmiş ki şaşmamak mümkün değil. Nasıl bir buluşmayla öyle bir eylemin
içine sürükleniyor. Hayret ediyor insan ister istemez. Yahu biz nasıl yapmışız o
kadar işi ki öyle akıl kârı sayılmayacak hareketler, davranışlar, girişimler.
Zaten hariçteki insanların anlayacağı şeyler olmuyor bunlar. Dışardaki ilgisiz
şahsiyetler hafife de alabiliyorlar yaptıklarınızı. Çünkü onlara uzaktan öyle
görünüyor. Bu lüzumsuz, bu boş işler !.. |
 |
*
Bu
işlerin başında şiire bulaşmak geliyor.
Yıllarca dostlarımın, tanıdıklarımın, yakınımda olanların, çok samimi
müşterilerimin haberi olmadı benim şiir yazdığımdan. Zaten temelde utangaç
biriydim gençken. İlk gençlik yıllarımda öyle bir şeyi ifşa etmek çok zor
geliyordu bana. Çevremdeki çok az insanla paylaşabiliyordum meramımı ancak.
Başbelası dergilerse o kadar yakınımda olmalarına rağmen dünyalar kadar
uzaktılar bana. Bir bayan şairin çıkardığı bir haftalık gazetede şiirlerim
yayımlanıyor ve ben derginin bürosuna gidip parayla dergiyi alıyor ve çıkıyorum.
Hiçbir şey söylemiyorum. Efendim derginizde şiirlerim yayımlanıyor. Benim adım…
falan diyemiyorum. Size elden şiir vereyim, bu şiirimi nasıl buldunuz diyeyim,
yok öyle bir şey. Öyle bir lakırdıyı etmemin mümkünü yok. Şiirlerimi bu bana beş
dakika mesafede olan yere mektupla gönderiyorum. Dergi çıkınca da hiç vakit
kaybetmeden bir nefesle divanyolu ışık sokaktan hareket et Cağaloğlunda MTTB’nin
yanındaki sokağa sap ve oradaki bir hanın merdivenlerini çık ve derginin
bürosuna git; ki zaten ekseriyetle büronun kapısı açıktır, içeri gir ve elindeki
bir lirayı uzat ve dergini al ve çık. Masanın başında yaşlıca bir hanımefendi ve
yanında yaşlıca bir beyefendi, gözleri üzerime merakla çevrili ve onlarda da bir
sorgu sual hali mevcut görünmüyor. Ama müthiş bir merak. Ben bir müşteriyim
ancak. En çok iki veya üç kelimelik bir muhavere. işte o kadar. Ondokuz
yaşındaki bir şairin şiir yolundaki hali pür melali böyledir…
*
Dergiler, dergiler, dergiler.
Ne
kadar mektup göndermişim meğer.
Ne
kadar yayımlanamamış şiir!..
Varlık, Hisar, Çağrı, Yelken.
İrili
ufaklı bir hayli dergi.
Bir
hayli ıstırab, bir hayli hayal kırıklığı, bir hayli keder. Lâkin yılmak yok. Pes
etmek asla. Sessizliğe devam. Şiire devam… Sonra bir gün bir vesileyle Sanat
Dünyası dergisi ve dergiye postayla gönderilen şiir ve yayımlanan ilk şiir.
Şubat 1964. Ne keyif ama!.. Dergi çıkmıştır. Hava soğukmuş, hafif bir rüzgâr
esiyormuş, üstelik bağrım açıkmış; hepsi bir araya gelmişler şiir olmuşlar
Bayazit’ten Divanyolu’na doğru muzaffer bir kumandan edasıyla yürüyorlar…
*
İşte
yola çıkmak böyledir.
Elbet
anlatının eksikleri vardır. Amaç buralara gelinmiş olmaktır. Bile isteye, gayret
ve meşakkatle gelinmiştir ve hiç te kolay olmamıştır bu yolculuk. Niye dedim ki
bunları sorusu da vardır içinde elbet. Lâkin yola çıkınca bir şeyler söylemek
adetten sayılmıştır. Genç bir şairin yola çıkarken vazgeçilmez olan hür
tefekkürün kaleleri dergilerin kapılarına uğramak mecburiyeti vardır çünkü.
Oradan yola çıkmak daha sıhhatli bir geleceğin işaretlerini bünyesinde
toplamıştır mutlaka. Onun için çok önemlidir dergiler.
*
1989
yılında Müştehir Karakaya ile tanıştıktan sonra dostluğumuz ilerledi. Bürosu
Üsküdar’da olan Bu Meydan dergisinde çalışıyordu o vakit. Ben de malum olduğu
üzre Aylık Dergi kapandıktan sonra gene Yaşar Kaplan’ın çıkardığı Bu Meydan
Dergisine şiir veriyordum. Edebiyat dünyamızda Aylık Dergi’nin apayrı bir yeri
vardır. Değişik bir jargonu vardı. Diri, dinamik bir dergiydi. Benzer ve benzer
olmayanlar kategorisinde benzer olmayanlar daha çoğunluktaydı denilebilir. Bize
büyük bir desteği vardı derginin. Aykırı duruşuyla da kendini belli ediyordu
zaten. Orada yazanlarda da vardı sanki bu eğilim. Kendi özlerinden mi geliyordu
bu yoksa dergiden mi sirayet ediyordu doğrusu bunu ortaya çıkaracak bir çalışma
da yapılmadı bu güne kadar. Bu tür bir algılamayı bazı değerli yazar
arkadaşlarımız yıllar sonra bir nebze çıtlattılarsa da yeterli sayılmadı.
Gerekçe şuydu; çok rijit, dışlanmış bir dergide yazmanın faydası olmadı. O
süreçte yanlış okumalar yaptık!.. Bu ve benzeri yakınmalara şahsen katılmadığımı
bir defa daha söylemek isterim. Şöyle bir soru sorulabilirdi pekâlâ: okumak
istediniz de size engel mi olundu?.. Hiç sanmıyorum. Aylık Dergi’nin hayata
sahici bir bakışı mevcuttu elbet. Metin Önal Mengüşoğlu, Necati Polat, Sıtkı
Caney, Ahmet Kekeç, Mehmet Ay, Murat Kapkıner, Süleyman Çelik, Arif Dülger,
Berna Yiğitcan, Nurettin Durman ve daha bir çok değerli imza Aylık Dergide
yazıyordu. On yıllık bir yayın hayatından sonra kendini kapatmış oldu Aylık
Dergi.
*
Müştehir Karakaya yeni bir dergi projesinden söz açarken bana da var mısın
teklifinde bulunmuş oldu. Ben Müştehir’i tanıyordum, Müştehir diğer arkadaşları
tanıyordu ve onlarla daha çok bir araya gelip konuyu enine boyuna konuşmuşlardı.
Bir Pazar günüydü beni aradığnda ve Mürsel Sönmez’le ilk kez telefonda
konuştuğumuzda. Seslerimizle ilkez tanıştığımızda: Kardelen adında bir dergi
çıkarıyoruz, yayın kurulunu oluşturuyoruz, var mısın?.. Kardelen Dergisi,
Müştehir Karakaya yönetiminde ve yayın kurulunda Mürsel Sönmez, Şefik Memiş,
Fahri Çakı, Mesut Doğan, Arif Şehitcan, İbrahim Yıldırım, Nurettin Durman olan
bir dergi olarak 1990 yılında yayın hayatına başladı. Daha sonraları Süleyman
Çelik, Arif Dülger, Hüseyin Akın derginin bünyesinde yer aldılar. Kardelen
Dergisinin ikinci döneminde Hüseyin Akın ile Bülent İhsan Karakaş çıkardıkları
Özülke Dergisini de Kardelen Dergisine katarak böylece bir birliktelik
oluşturulmuş oldu. Yani güçler birleşti. Zaten ayrı gayrı diye bir mesele de
yoktu bu iki dergi arasında. Edebiyat tarihi açısından özellikle Kardelen
Dergisi incelenmeye değer bir dergidir. O kadar zor şartlar altında otuzaltı
sayı çıkmış, dergicilik adına, sanat edebiyat adına elinden geleni yapmış ve
sonradan çekip gitmiştir edebiyat dünyasından. Derginin çıkışından ziyade
derginin ikinci defa kapanma kararı alması çok trajik bir ortamda ve konumda ve
şartlarda cereyan etmiş ve gene bir kış günü Üsküdar’ın hemen hemen göbeğinde
gözyaşları arasında veda etmiştir. Aslında bunları Müştehir Karakaya yazmalıydı.
Ne yazık ki yazmamış. Yayın hayatına başlayan her derginin bir macerası vardır
elbet. Kardelen bence sahih ve halis niyetiyle ve gelip gidişiyle, zamanı ve
işleviyle, etrafına yaydığı enerjisiyle daha başka bir yerdedir.
*
Sonra
dergisizlik çok ağır geldi. Bir defa dergi çıkardınız mı işiniz çok zordur
artık. Öyle her yere ürün gönderemezsiniz. Kimsenin nazını çekemezsiniz. Bir
dergiye gönderdiğiniz bir ürün yayınlanmayınca kahr olur, günlerce huzurunuz
kaçar, kolay kolay kendinize gelemezsiniz. Düşçınarı hem dergisizlik özlemiyle
hemde belki yarım kalmış bir işi tamamlamak için çıktı diyebilirim. Yeniden bir
dergi fikrinin zihinlerde oluşturulması ve ismi epey zaman aldı. Üçyıl gibi bir
zaman kurguyla geçti. İsmini ise benim dükkanın karşısında olan hemen hemen yaşı
dörtyüz yıla tekâbül eden çınar ağacına Düşçınarı adını vermemle oldu. Bu ağacın
altında oturmak çok hoştur. Hele hafif bir rüzgâr da varsa insana öylesine bir
rahatlık verir çınar ağacının altında oturmak. Zaten ecdadımız da Çınar ile
Söğüt ağacına iltifat etmişler. Bir araştırdım ki ikisinin de insan sağlığı
hakkında epeyce bir iyilikleri varmış. Birde zihnimizde Dört Mevsim diye bir
isim vardı. Hiç tartışılmadan Düşçınarı adında karar kılındı.
*
Dergi
iki ayda bir ve onsekiz sayı çıkabildi ancak.
İyi
şeyler yaptığımızı itiraf ediyorum.
Düşçınarı dergisinin kapanması da ayrı bir meseledir. Gönlüm isterdi ki Hüseyyin
Akın veya Mürsel Sönmez bu konudaki görüşlerini açıklasınlar. Onlar da beni
incitmemek için olsa gerek bir şey söylemiyorlar.
Neticede dergiler hür tefekkürün kaleleri olmak için var olmalıdırlar…
|