|
|
|
"Geleneğe adım attırmak"
Klasik şiirimizde birçok şairin, bir gazeli “tuhfe gazel” diye isimlendirdiğini
ve kendi şiir söyleme biçiminden “nev-tarz” diye söz ettiğini görürüz. Şair
yenilik, orijinallik peşindedir. Bu hem bir temenni, hem de meydan okumadır.
Ancak tamamen garip ve alışılmadık bir eser ortaya koyan
sanatkar da kabul görmez ve hatta nazar-ı itibara dahi alınmaz. Bazen
henüz meşhur değilken, ilk kez gittiği bir konaktaki edebiyat meclisinde,
“akşam, yine akşam, yine
|
 |
akşam/ göllerde bu dem bir kamış olsam” mısralarıyla ünlenecek
olan “Bir Günün Sonunda Arzu” adlı şiirinden söz açan bir zatın, “herzegûnun
biri şöyle söylemiş” hakaretine maruz kalınca apar topar oradan sıvışmak zorunda
kalan Ahmet Haşim’in durumuna düşmesi de olasıdır. Şairin kendine mahsus
tarzıyla yazmış olduğu şiir, bazılarınca saçmalık olarak nitelenmişti.
Şair bir yandan geleneğin sıkletini, öte yandan yeniliğin
cazibesini hisseder. Bu ikisinin arasında Fuzuli’ninki gibi trajik ruh halleri
yaşayabilir. Fuzuli Divan mukaddimesinde şu mealde konuşur:
“Bazen sabaha kadar çalışıp uykusuz bir gecenin sonunda bir gazel
meydana getiririm. Sabahleyin dostlara okuyunca, ‘bu şiirde bir yenilik yok,
eski şairleri andırıyor’ derler ve onu yırtıp atarım. Bazen de akşama kadar bir
gazel üzerinde çalışıp, akşam dostların meclisinde okuyunca derler ki: ‘bu pek
yeni, daha önce hiç bu mazmunları kullanan olmamış!’ Onu da yırtıp atarım.”
Sanatkarın yolu işte böylesine zor ve çapraşıktır. Hem gelenekten
beslenecek, hem de yepyeni bir söz söyleyecektir.
Sezai Karakoç, Edebiyat Yazıları’nda şairin gelenek karşısındaki
tavrının üç aşamadan geçtiğini tespit eder: Önce geleneği taklit eder, sonra ona
meydan okur ve ondan sonradır ki geleneğe bir adım attırır.
Sanatkarın başarısı geleneğe adım attırabilmesinde gizlidir.
Taklit ve tekrar, geleneği tüketmekten ve yozlaştırmaktan başka bir yarar
sağlamaz. Gelenekten kopuş ise bir hafıza kaybından da öte “kimlik depremi”ne
yol açar.
“Bir meş’aledir şi’r-i kadim/ Devredilir elden ele” diyor ya
Yahya Kemal, gelenek bu meşalenin alevidir. Dünyada, köklü bir geleneğe
yaslanmayan, kadim bir geleneğin araçlarını kullanmayan büyük şair yoktur. İster
Jung’un “kolektif bilinçaltı” teorisiyle ister başka bir biçimde açıklansın, bu
böyledir.
Şiirde gelenek tartışmasına Hilmi Yavuz’un da önemli bir katkısı
olmuştur. Yavuz, “gelenek deyince Osmanlı ile sınırlamamalıyız; batı da bizim
geleneğimizin bir parçasıdır” diyor. İsabetlidir; çünkü bir noktadan sonra batı
bizim geleneğimize nüfuz etmeye başlamış ve gittikçe de bunu derinleştirmiştir.
Bunda batının kendini dayatmasından çok ve onunla birlikte bizzat kendimizin onu
istememizin rolü vardır.
Günümüzün şairi, hikayecisi, romancısı, ressamı, sinema
yönetmeni, tiyatrocusu, hattatı ve diğer sanatkarları Osmanlı-İslam
medeniyetinin sanat geleneğini özümsemiş olmalı ve batıyı da yadsımamalı, çok
iyi bilmelidir. Birçok alanda olduğu gibi, edebiyatta da geleceği inşa etmenin
yolu gelenekten geçmektedir. Mustafa Özel’in deyimiyle “istikbal köklerdedir.”
Öyledir; çünkü geleneği “okumadan”, özümsemeden ve onu aşmadan doğru dürüst bir
geleceği kurmak muhaldir. Eski hal muhaldir amma; eski hali bilmeden, tatmadan,
özümseyip usaresini almadan bir yeni hali inşa etmek dahi muhaldir.
|