|
|
|
Merhaba Sevgili...
Sana, yılının sona ermesine bir kaç hafta kala güneşten arda kalan son ışıklarda
renklerle oynayan en karanlık gecede, sarı yaldızlar yağdıran parıltılı bir
yıldız olmayı düşlediğim o gece yarısı yazıyorum... Ben, izini bir sevdaya eş
sürdüğün serseri poyrazla birlikte yelken açmayı özlediğin, bir martıya yoldaş
olup kanatlanarak masal tadında bilmediğin ülkeler keşfettiğin maviliklerden
yazıyorum . Ben, özlemin, özlediğin, sevdiğin... Ben “sevgilim” demeyi
istediğin...
|
 |
Seni hiç tanımadım,
kimsin, neredesin, nereden gelir nereye çıkar yolun bilmiyorum... Gözlerin ne
renk güler? Hiç görmedim. Ellerin serin mi sıcak mı? Hiç tutmadım. Sesin sevecen
mi, hoyrat mı? Hiç duymadım.. Seni ben sevgili, hiç tanımadan ad yaptım gökyüzü
özlemi çöreklendiğinde içime tan, kızıllığından sıyrılırken yazdığım özlem kokan
mektuplara.
Sen yoksun, bu mektubu ne zaman alırsın, alır mısın, okur musun, gönderir miyim,
vaz mı geçerim, yırtar atar mıyım yazdıktan sonra? Bilmiyorum.. Ama sen yoksun..
Aslında aramızda sözü edilecek bir “aşk”ta yok bu yüzden. Bildiğim tek şey bir
gün yazdıklarımı okuyacak; belki üç hafta belki üç yıl belki de 30 yıl sonra,
beni o zaman anlayacaksın. O zaman anlayacaksın yılların özlemi ile beklediğim
sevdanın sen olduğunu. Ama şimdi yoksun.. Tanıdığım herhangi biri de değilsin şu
ana dek. Sonrasını ben de bilmiyorum sevgili... Tek bildiğim var olduğun,
yüreğimde olduğun, bir bardak demli çayın tadından tut, bembeyaz bir bulutun
kollarında gökkuşağı düşleri gördüğüm pembe bir rüyadan siyah bir güne uyanana
dek benimle olduğun.
Bir gün karşıma
çıkacağını, seni seveceğimi, senin beni seveceğini, yağmur damlaları altında
tutkulu bir AŞK’la birbirimize karışacağımızı biliyorum ve inanıyorum; yüreğimde
gittikçe büyüyen yeryüzü, beni kendine doğru hızla çekerken daha da büyüyüp
çoğaldığıma inandığım gibi inanıyorum bir yerlerde var olduğuna..
Burada sana nasıl,
nerede karşılaşacağımızı, ilk merhabanın ardından neler konuşacağımızı
anlatmayacağım. Yıllardır kımıldatmaktan korktuğum taşları peşimden
sürükleyerek, başkaldırırcasına, bir ırmak gibi akacağım sadece. . Başakların
rüzgarla dans ettiği ovalara geldiğimde durup seyredeceğim dingin gözlerindeki
yüz yıllık geçmişi. Evet işte tam da böyle olacak, hiç bir kurmaca olmaksızın
apansız, ıslak bir gecede, beklemediğin bir anda yer yüzünü yalayan laciverd bir
şimşek gibi..
Sen sevgili, bir masalsı düş, bir imgelem, bir hayal, bir şiirin yazılmamış ilk
dizesi, bir mektubun okunmamış son satırı bile olsan beni kollarına aldığında, o
kımsesiz, sevgisiz, sensiz geçen yıllarımı sarıp sarmaladığında “aşkımızın”
kokusu anlatacak beni sana, o kısacık an anlatacak, yıllar boyu sadece benim
hissettiğim bu tek yanlı özlemin anlamını...
Geldin sonunda!
diyeceğim. Milat kadar eski bir geçmişten çıkıp geldin. Kaç zaman geçti aradan?
Çok mu geçti? Çok geçmiş gibi mi geliyor? Bilmiyorum. Yokluğunda kendime
kurduğum sensiz, sevgisiz bu hayat için sorgulayacaksın önce . Bir sevda
olmaksızın geçen kırık dökük senelerin, yapayalnız geceye uzanıp , sessizliklere
uyandığım sabahların hesabını vermemi isteyeceksin sana. . Soğuk kış gecelerinde
bir kadeh sıcak şarap eşliğinde hüzünlendiğim göz yaşı yüklü saatlerin
hesabını... Kaç zaman oldu? diye soracak zümrüt bir gülüşle yıkanan göz
bebeklerin. Kaç zemheri gece geçti sevgili, sevda sözleri duymadan, bir yürek
sana değmeden, bir kucak sana açılmadan, bir çift sahici göz yüzüne, bir sıcak
el tenine dokunmadan, kaç yıl geçti bilsen kaç uzun yıl kokun olmadan.. Kaç
zaman oldu bilmiyorum!!
Yalnız bir korku
gibi tükenirken yıl, bir bıçak saplanıyor yüreğime sevgili. Sessizliğin deniz
dibi kuytuluklarına bırakıyorum kendimi ardımda yaşanmamış binlerce adsız sevda.
.
Kimsin bilmiyorum!
Ama öylesine düşlüyorum ki seni, az önce çığlıklarla uzaklaşan yaralı bir martı
gibisin düşlerimde, başka sevdalarla hayal yıkımları yaşayan yaralı bir martı.
Öyle düşlüyorum ki;
rüzgar desem poyraz değil, yol desem çıkmaz... Öyle düşlüyorum ki; bir kıyı
kasabası ıssızlığına bürünmüş bu kentte yağmurla ağırlaşan kanatların ezgisinde
yüzünü yollara vermiş, bir resimsin sanki.
Hoyrat gecelerden
geçip üstüne alacakaranlık gibi çöken günlere uzun sessizlikler içinde, lacivert
yalnızlığını giyinmiş denizin esintisinde yönünü okyanuslara vermiş beyaz bir
yelkenli. .
Öylesi düşlüyorum
işte.. Sonrası; tanıdık bir yaşamla devam ediyor, tanıdık bir yaşanmışlık;
yaralı bir martı gibi o hayal perdesinde. .
Hoşçakal
|