BİR GÖNÜL YOLCULUĞU 35

Nalan Kara

Merhaba Sevgili...

Sana, yılının sona ermesine bir kaç hafta kala güneşten arda kalan son ışıklarda renklerle oynayan en karanlık gecede, sarı yaldızlar yağdıran parıltılı bir yıldız olmayı düşlediğim o gece yarısı yazıyorum...  Ben, izini bir sevdaya eş sürdüğün serseri poyrazla birlikte yelken açmayı özlediğin, bir martıya yoldaş olup kanatlanarak masal tadında bilmediğin ülkeler keşfettiğin maviliklerden yazıyorum . Ben, özlemin, özlediğin, sevdiğin... Ben “sevgilim” demeyi istediğin...
 

Seni hiç tanımadım, kimsin, neredesin, nereden gelir nereye çıkar yolun bilmiyorum... Gözlerin ne renk güler? Hiç görmedim. Ellerin serin mi sıcak mı? Hiç tutmadım. Sesin sevecen mi, hoyrat mı? Hiç duymadım.. Seni ben sevgili, hiç tanımadan ad yaptım gökyüzü özlemi çöreklendiğinde içime tan, kızıllığından sıyrılırken yazdığım özlem kokan mektuplara.


Sen yoksun, bu mektubu ne zaman alırsın, alır mısın, okur musun, gönderir miyim, vaz mı geçerim, yırtar atar mıyım yazdıktan sonra? Bilmiyorum.. Ama sen yoksun..


Aslında aramızda sözü edilecek bir “aşk”ta yok bu yüzden. Bildiğim tek şey bir gün yazdıklarımı okuyacak; belki üç hafta belki üç yıl belki de 30 yıl sonra, beni o zaman anlayacaksın. O zaman anlayacaksın yılların özlemi ile beklediğim sevdanın sen olduğunu. Ama şimdi yoksun.. Tanıdığım herhangi biri de değilsin şu ana dek. Sonrasını ben de bilmiyorum sevgili... Tek bildiğim var olduğun, yüreğimde olduğun, bir bardak demli çayın tadından tut, bembeyaz bir bulutun kollarında gökkuşağı düşleri gördüğüm pembe bir rüyadan siyah bir güne uyanana dek benimle olduğun.

Bir gün karşıma çıkacağını, seni seveceğimi, senin beni seveceğini, yağmur damlaları altında tutkulu bir AŞK’la birbirimize karışacağımızı biliyorum ve inanıyorum; yüreğimde gittikçe büyüyen yeryüzü, beni kendine doğru hızla çekerken daha da büyüyüp çoğaldığıma inandığım gibi inanıyorum bir yerlerde var olduğuna..

Burada sana nasıl, nerede karşılaşacağımızı, ilk merhabanın ardından neler konuşacağımızı anlatmayacağım. Yıllardır kımıldatmaktan korktuğum taşları peşimden sürükleyerek, başkaldırırcasına, bir ırmak gibi akacağım sadece. . Başakların rüzgarla dans ettiği ovalara geldiğimde durup seyredeceğim dingin gözlerindeki yüz yıllık geçmişi. Evet işte tam da böyle olacak, hiç bir kurmaca olmaksızın apansız, ıslak bir gecede, beklemediğin bir anda yer yüzünü yalayan laciverd bir şimşek gibi..


Sen sevgili, bir masalsı düş, bir imgelem, bir hayal, bir şiirin yazılmamış ilk dizesi, bir mektubun okunmamış son satırı bile olsan beni kollarına aldığında, o kımsesiz, sevgisiz, sensiz geçen yıllarımı sarıp sarmaladığında “aşkımızın” kokusu anlatacak beni sana, o kısacık an anlatacak, yıllar boyu sadece benim hissettiğim bu tek yanlı özlemin anlamını...

Geldin sonunda! diyeceğim. Milat kadar eski bir geçmişten çıkıp geldin. Kaç zaman geçti aradan? Çok mu geçti? Çok geçmiş gibi mi geliyor? Bilmiyorum. Yokluğunda kendime kurduğum sensiz, sevgisiz bu hayat için sorgulayacaksın önce . Bir sevda olmaksızın geçen kırık dökük senelerin, yapayalnız geceye uzanıp , sessizliklere uyandığım sabahların hesabını vermemi isteyeceksin sana. . Soğuk kış gecelerinde bir kadeh sıcak şarap eşliğinde hüzünlendiğim göz yaşı yüklü saatlerin hesabını... Kaç zaman oldu? diye soracak zümrüt bir gülüşle yıkanan göz bebeklerin. Kaç zemheri gece geçti sevgili, sevda sözleri duymadan, bir yürek sana değmeden, bir kucak sana açılmadan, bir çift sahici göz yüzüne, bir sıcak el tenine dokunmadan, kaç yıl geçti bilsen kaç uzun yıl kokun olmadan.. Kaç zaman oldu bilmiyorum!!

Yalnız bir korku gibi tükenirken yıl, bir bıçak saplanıyor yüreğime sevgili. Sessizliğin deniz dibi kuytuluklarına bırakıyorum kendimi ardımda yaşanmamış binlerce adsız sevda. .

Kimsin bilmiyorum! Ama öylesine düşlüyorum ki seni, az önce çığlıklarla uzaklaşan yaralı bir martı gibisin düşlerimde, başka sevdalarla hayal yıkımları yaşayan yaralı bir martı.

Öyle düşlüyorum ki; rüzgar desem poyraz değil, yol desem çıkmaz... Öyle düşlüyorum ki; bir kıyı kasabası ıssızlığına bürünmüş bu kentte yağmurla ağırlaşan kanatların ezgisinde yüzünü yollara vermiş, bir resimsin sanki.

Hoyrat gecelerden geçip üstüne alacakaranlık gibi çöken günlere uzun sessizlikler içinde, lacivert yalnızlığını giyinmiş denizin esintisinde yönünü okyanuslara vermiş beyaz bir yelkenli. .

Öylesi düşlüyorum işte.. Sonrası; tanıdık bir yaşamla devam ediyor, tanıdık bir yaşanmışlık; yaralı bir martı gibi o hayal perdesinde. .

Hoşçakal

Bir Önceki Sayfa... Ana Sayfa Köşe Yazıları Arkadaşına Gönder

Yukarı Çıkmak İçin...