|
Onu dördüncü kez
gördüğümde, neden mutlandığıma bir türlü anlam verememiştim. Bu duygu, yılların
eskitemediği bir dostluğu hissetmenin, onu yeniden keşfetmenin heyecanı gibiydi.
Oysa “dost”denebilecek kadar uzun zaman dilimleri paylaşmamıştık bile. Yine de
kapıda selamlaştığımızda-Sizi gördüğüme sevindim- ya da buna benzer bir cümle
dökülüverdi dudaklarımdan.
|
 |
Bana gülümsediğinde
, dünyanın en güzel gülen insanı gibi geldi o an. Sanki bu gülüşte elle tutulur,
yakalanır, koklanır bir yan vardı tam olarak tanımlayamadığım. Hatırladığım ,
sesinin tınısının da , gülüşü kadar güzel olduğuydu.
Son okuduğu
kitapların adını sıralarken ve bunları benimde okuyup okumadığımı sorarken
karşılıklı kahvelerimizi yudumluyorduk bir otelin lobisinde...
Belki ikinci
karşılaşmamızdı, tam hatırlayamıyorum;yaşını sormuştum. Aldığım yanıt neden
şaşırtmıştı ki beni?Hafif oval yüzü, yuvarlak tel çerçeveli gözlükleri, kısa
kesimli saçları ve pırıl pırıl bakan gözleri ile yaşını yansıttığını fark ettim.
Daha genç olmalıydım diye geçti içimden.
Keyifli bir sohbetti
gerçekleştirdiğimiz. Nazım Hikmet’ten dizeler okurken yüzü geriliyordu. Belli ki
bir dönemi acılarla yoğrularak geçirmişti. Kaç fincan kahve yudumladık, kaç dize
boyu şiirler okuduk karşılıklı saatlerce bilmiyorum. Ansızın iki elini önündeki
masada çaprazlamış, gözlerini kırpmaksızın gözlerimin içine baktığını fark
ettim. Işıl ışıldı gözleri, uzun, upuzun parmakları vardı.....
--- Haydi, bir deniz
kenarına gidelim, size türküler söylemek istiyorum--- dedi coşkuyla.
Güldüm.
--- Ne güzel
gülüyorsunuz---dedi. Şaşırdım... Oysa, aynı şeyi ben kendisine söylemeye
hazırlanıyordum.
--- Hayır, dedi.
Genelde az gülen bir insanım, ama bu akşam kendimi tanıyamıyorum. Bu akşam
gülmek, engelleyebildiğim bir davranış değil---Hoşnuttu bundan. Yıllar sonra
gülebilmeyi keşfetmekten hoşnuttu...
Vaktiyle bir adamın,
büyük olasılıkla bir kadına söylediği cümleyi fısıldadım ona. “Bir insanı
güldürebiliyorsanız, ona sahipsiniz demektir” Gülüşü büyüdü...
Kimdi bu yaşamımın o
anki zaman dilimine egemen olan bu adam?Usulca sordum. .
--- Adınız ne sizin?
--- Zerdüşt!!!
--- Zerdüşt!!! Ayrıcalıklı, duygu yüklü, sevecen... .
Belki ayrıcalığı
buradan geliyordu. Daha önce söylemişti duygulu olduğunu. Bunu akşama
yansıtıyordu, kendisinin bile anlam veremediği coşkulu bir akışla.
Zerdüşt, nereye
gittiğimi unutturmuştu bana. Tanıyor muydum, görmüş müydüm? Belki düşlemiştim
şiirlerimde, belki özlem duyduğum oydu. Belki de yıllardır yazdığım dostum oydu,
hani o tüm hayal kırıklıklarımı , bozgunlarımı, yaralanabilirliğimi,
sevinçlerimi paylaştığım, sevecenliklerimi sunduğum dostum...
Biraz sonra bu
şehirde bir deniz kıyısı aramaya koyulduğumuzda beni şaşırtan iki şey vardı.
Biri, koskoca şehirde soluk alacak bir deniz kenarının olmaması, ikincisi de
;benim gibi bir insanın gecenin bir vaktinde türkü dinlemek için bir deniz
kenarı arar olması. .
--- Niçin
huzursuzsunuz?—diye sordu.
Demek belli
oluyordu. Halbuki , içimdeki huzursuzluğu yansıtmamaya özen gösteriyordum. O an,
kendimin ben olmadığımın farkına varmak beni daha da huzursuz kılmıştı. Şu
ikircikli durumdan kurtulmayı başarsam ya!!...
Şimdi geceyi dinleme
zamanı. Denizin sesi kıyıya vururken çıkan sesler olağan üstü. Arabanın
camlarını hafif araladık. Burası bir köy kahvehanesinin hemen önü. Geceyi
tanımayan tüm insanların uykuda olduğu bir saat. Ve gece bizim. Ve gece , hiç
duymadığım güzellikte duygu yüklü bir sesle türküler söylüyor...
Ansızın sağ elimin,
iki eliyle avucunda buluşması onun sesine, benim yüreğimin coşkusuna karıştı.
Kendimi ona, hiç kimseye duymadığım kadar yakın duyumsadığımı hissettim o an.
Bir süre elini bırakamadım. Duygu yüklü bir ele dokunmayalı kaç vakit geçmişti,
kaç soğuk yıl...
Sanki az sonra
dünyanın o en güzel anı bitiverecekmiş gibi bir panikle, sevgi ile avuçlarında
minicik kalan ellerimi okşadı. Son dokunuşu dudaklarımdı...
Bu dokunuşun nasıl
gerçekleştiğinin farkında dahi olmadan , iki eliyle yüzümü yakaladı.
---Muhteşemsiniz---
dedi. Başımı kaldırdım. Bu gözleri, bu elleri, bu duygu yüklü adamı dedim
içimden, yaşamalıyım ben. Onun için uzun uzun baktım önce gözlerine, sonra uzun
parmaklarla çevrili ellerine. Avuçlarına değdirdim dudaklarımı usulca, alev
alevdiler.
Yüreğimin
duyumsamalarından ürktüm bir an , yavaşça; --- Dönelim mi?— dedim.
Büyüyü mü bozdum.
Bana mı öyle geldi bilmiyorum. Birden ellerini yüzümden çekti. Oturduğu koltuğa
yaslandı. Küçük çocukların umutsuzluğa düştüğü anda takındığı tavırla somurttu,
birden göğsünde kavuşturdu ellerini, karşılıklı sokuverdi geniş gövdesinin
yanlarına. Sonra yarım bıraktığı yerden devam etti duygu yüklü türkülerine.....
Ertesi gün iki
kitapla çıkageldi. Biri “Böyle Buyurdu Zerdüşt” tü, diğeri Doğan Cüceloğlu’nun
“İnsan-İnsana”adlı kitabı. Ben ki yıllar var tek bir hediye almamışım...
Çocuklar gibi bir mutlandım ki sorma. Önemseniyor muydum ne?Buna hazırlıklı bile
değildim...
Konuşurken
gözlerinin içi gülüyordu, başını yüzüme iyice yaklaştırmış, ellerimde
avuçlarının dün geceden kalma ateşi, kesik kesik soluğunu dudaklarımın yanında
hissediyordum.
İstiyor muydum?
Elbette, çok istiyordum. . Ama nasıl yıkacaktım çevreme ördüğüm kalın duvarları
?Kendimi, duygularımdan, tutkularımdan , anılarımdan arındırıp nasıl özgür
olacaktım?Kendi korkularım, çıkmazlarım, duygularım değil miydi beni hapseden?
Kendimi hapsettiğim bu anahtarı yitirilmiş mahpusluktan nasıl kurtulacaktım?
Kimdi Zerdüşt? Sadece çok hoş bir adam mı?Yıllar öncesi gömdüğüm duygularım
mı?Kendi kendime hesaplaşmam mı? Çevreme ördüğüm bu koruma duvarlarının
paramparça oluşuyla yaşadığım korkularım mı? İçimde karmaşık duygular, elimi
uzattım... Hiçbir şey söylemeden yumuşak ve sıcak dudakların tattırdığı hazda
kaybolup, yittim.....
Ne garip, zamanın
durduğu gibi bir zanna kapıldım. Bir düştü bu, sanki bir bulutun, koyu bir sisin
içerisindeydim. Dünyanın en güzel gülüşü mü başımı eğmişti?Yoksa unuttuğum
duyguların çekiciliği mi?
İki gün sonra gece
22. 45 uçağı , onu uzak, buradan çok farklı bir şehre uçurdu. ---Gelme --- dedi.
Vedaları sevmem...
Gidişi hüzün
yüklüydü. Kalmakla , gitmek arasında ince bir çizgi çekildi aramıza.
Saate baktım
tastamam 22. 00’ydi. Bir fincan kahve içecek zaman bile kalmamıştı. .
Son kez döndü;
---Yüreğimi bırakıyorum sana, ona iyi bak--- dedi ve indi arabadan.
Kimdi o?
Yıllar öncesi kentin
birinde yitirdiğim gençlik yıllarım mı?yaşama karşı gelişim, isyanlarım mı?
Öfkem mi?O beynimin kıvrımlarında yok etmeye uğraştığım çok eski, üstü küllenmiş
kara sevda mı?İçimde bir deprem var, bir yanar dağ patladı sanki sessiz,
sedasız. Göz yaşlarım;içimdeki yangını söndürmek için kaç gece boyu
çağlayacaktı? Bilmiyordum !!...
---- Hoşça kal –
dedim...
Seni öpüyorum,
yüreğini de......
|