BİR GÖNÜL YOLCULUĞU 29

Nalan Kara

Onu dördüncü kez gördüğümde, neden mutlandığıma bir türlü anlam verememiştim. Bu duygu, yılların eskitemediği bir dostluğu hissetmenin, onu yeniden keşfetmenin heyecanı gibiydi. Oysa “dost”denebilecek kadar uzun zaman dilimleri paylaşmamıştık bile. Yine de kapıda selamlaştığımızda-Sizi gördüğüme sevindim- ya da buna benzer bir cümle dökülüverdi dudaklarımdan.

Bana gülümsediğinde , dünyanın en güzel gülen insanı gibi geldi o an. Sanki bu gülüşte elle tutulur, yakalanır, koklanır bir yan vardı tam olarak tanımlayamadığım. Hatırladığım , sesinin tınısının da , gülüşü kadar güzel olduğuydu.

Son okuduğu kitapların adını sıralarken ve bunları benimde okuyup okumadığımı sorarken karşılıklı kahvelerimizi yudumluyorduk bir otelin lobisinde...

Belki ikinci karşılaşmamızdı, tam hatırlayamıyorum;yaşını sormuştum. Aldığım yanıt neden şaşırtmıştı ki beni?Hafif oval yüzü, yuvarlak tel çerçeveli gözlükleri, kısa kesimli saçları ve pırıl pırıl bakan gözleri ile yaşını yansıttığını fark ettim. Daha genç olmalıydım diye geçti içimden.

Keyifli bir sohbetti gerçekleştirdiğimiz. Nazım Hikmet’ten dizeler okurken yüzü geriliyordu. Belli ki bir dönemi acılarla yoğrularak geçirmişti. Kaç fincan kahve yudumladık, kaç dize boyu şiirler okuduk karşılıklı saatlerce bilmiyorum. Ansızın iki elini önündeki masada çaprazlamış, gözlerini kırpmaksızın gözlerimin içine baktığını fark ettim. Işıl ışıldı gözleri, uzun, upuzun parmakları vardı.....

--- Haydi, bir deniz kenarına gidelim, size türküler söylemek istiyorum--- dedi coşkuyla.

Güldüm.

--- Ne güzel gülüyorsunuz---dedi. Şaşırdım... Oysa, aynı şeyi ben kendisine söylemeye hazırlanıyordum.

--- Hayır, dedi. Genelde az gülen bir insanım, ama bu akşam kendimi tanıyamıyorum. Bu akşam gülmek, engelleyebildiğim bir davranış değil---Hoşnuttu bundan. Yıllar sonra gülebilmeyi keşfetmekten hoşnuttu...

Vaktiyle bir adamın, büyük olasılıkla bir kadına söylediği cümleyi fısıldadım ona. “Bir insanı güldürebiliyorsanız, ona sahipsiniz demektir” Gülüşü büyüdü...

Kimdi bu yaşamımın o anki zaman dilimine egemen olan bu adam?Usulca sordum. .

                        --- Adınız ne sizin?

                        --- Zerdüşt!!!

                        --- Zerdüşt!!! Ayrıcalıklı, duygu yüklü, sevecen... .

Belki ayrıcalığı buradan geliyordu. Daha önce söylemişti duygulu olduğunu. Bunu akşama yansıtıyordu, kendisinin bile anlam veremediği coşkulu bir akışla.

Zerdüşt, nereye gittiğimi unutturmuştu bana. Tanıyor muydum, görmüş müydüm? Belki düşlemiştim şiirlerimde, belki özlem duyduğum oydu. Belki de yıllardır yazdığım dostum oydu, hani o tüm hayal kırıklıklarımı , bozgunlarımı, yaralanabilirliğimi, sevinçlerimi paylaştığım, sevecenliklerimi sunduğum dostum...

Biraz sonra bu şehirde bir deniz kıyısı aramaya koyulduğumuzda beni şaşırtan iki şey vardı. Biri, koskoca şehirde soluk alacak bir deniz kenarının olmaması, ikincisi de ;benim gibi bir insanın gecenin bir vaktinde türkü dinlemek için bir deniz kenarı arar olması. .

--- Niçin huzursuzsunuz?—diye sordu.

Demek belli oluyordu. Halbuki , içimdeki huzursuzluğu yansıtmamaya özen gösteriyordum. O an, kendimin ben olmadığımın farkına varmak beni daha da huzursuz kılmıştı. Şu ikircikli durumdan kurtulmayı başarsam ya!!...

Şimdi geceyi dinleme zamanı. Denizin sesi kıyıya vururken çıkan sesler olağan üstü. Arabanın camlarını hafif araladık. Burası bir köy kahvehanesinin hemen önü. Geceyi tanımayan tüm insanların uykuda olduğu bir saat. Ve gece bizim. Ve gece , hiç duymadığım güzellikte duygu yüklü bir sesle türküler söylüyor...

Ansızın sağ elimin, iki eliyle avucunda buluşması onun sesine, benim yüreğimin coşkusuna karıştı. Kendimi ona, hiç kimseye duymadığım kadar yakın duyumsadığımı hissettim o an. Bir süre elini bırakamadım. Duygu yüklü bir ele dokunmayalı kaç vakit geçmişti, kaç soğuk yıl...

Sanki az sonra dünyanın o en güzel anı bitiverecekmiş gibi bir panikle, sevgi ile avuçlarında minicik kalan ellerimi okşadı. Son dokunuşu dudaklarımdı...

Bu dokunuşun nasıl gerçekleştiğinin farkında dahi olmadan , iki eliyle yüzümü yakaladı.

---Muhteşemsiniz--- dedi. Başımı kaldırdım. Bu gözleri, bu elleri, bu duygu yüklü adamı dedim içimden, yaşamalıyım ben. Onun için uzun uzun baktım önce gözlerine, sonra uzun parmaklarla çevrili ellerine. Avuçlarına değdirdim dudaklarımı usulca, alev alevdiler.

Yüreğimin duyumsamalarından ürktüm bir an , yavaşça; --- Dönelim mi?— dedim.

Büyüyü mü bozdum. Bana mı öyle geldi bilmiyorum. Birden ellerini yüzümden çekti. Oturduğu koltuğa yaslandı. Küçük çocukların umutsuzluğa düştüğü anda takındığı tavırla somurttu, birden göğsünde kavuşturdu ellerini, karşılıklı sokuverdi geniş gövdesinin yanlarına. Sonra yarım bıraktığı yerden devam etti duygu yüklü türkülerine.....

Ertesi gün iki kitapla çıkageldi. Biri “Böyle Buyurdu Zerdüşt” tü, diğeri Doğan Cüceloğlu’nun “İnsan-İnsana”adlı kitabı. Ben ki yıllar var tek bir hediye almamışım... Çocuklar gibi bir mutlandım ki sorma. Önemseniyor muydum ne?Buna hazırlıklı bile değildim...

Konuşurken gözlerinin içi gülüyordu, başını yüzüme iyice yaklaştırmış, ellerimde avuçlarının dün geceden kalma ateşi, kesik kesik soluğunu dudaklarımın yanında hissediyordum.

İstiyor muydum? Elbette, çok istiyordum. . Ama nasıl yıkacaktım çevreme ördüğüm kalın duvarları ?Kendimi, duygularımdan, tutkularımdan , anılarımdan arındırıp nasıl özgür olacaktım?Kendi korkularım, çıkmazlarım, duygularım değil miydi beni hapseden? Kendimi hapsettiğim bu anahtarı yitirilmiş mahpusluktan nasıl kurtulacaktım? Kimdi Zerdüşt? Sadece çok hoş bir adam mı?Yıllar öncesi gömdüğüm duygularım mı?Kendi kendime hesaplaşmam mı? Çevreme ördüğüm bu koruma duvarlarının paramparça oluşuyla yaşadığım korkularım mı? İçimde karmaşık duygular, elimi uzattım... Hiçbir şey söylemeden yumuşak ve sıcak dudakların tattırdığı hazda kaybolup, yittim.....

Ne garip, zamanın durduğu gibi bir zanna kapıldım. Bir düştü bu, sanki bir bulutun, koyu bir sisin içerisindeydim. Dünyanın en güzel gülüşü mü başımı eğmişti?Yoksa unuttuğum duyguların çekiciliği mi?

İki gün sonra gece 22. 45 uçağı , onu uzak, buradan çok farklı bir şehre uçurdu. ---Gelme --- dedi. Vedaları sevmem...

Gidişi hüzün yüklüydü. Kalmakla , gitmek arasında ince bir çizgi çekildi aramıza.

Saate baktım tastamam 22. 00’ydi. Bir fincan kahve içecek zaman bile kalmamıştı. .

Son kez döndü; ---Yüreğimi bırakıyorum sana, ona iyi bak--- dedi ve indi arabadan.

Kimdi o?

Yıllar öncesi kentin birinde yitirdiğim gençlik yıllarım mı?yaşama karşı gelişim, isyanlarım mı? Öfkem mi?O beynimin kıvrımlarında yok etmeye uğraştığım çok eski, üstü küllenmiş kara sevda mı?İçimde bir deprem var, bir yanar dağ patladı sanki sessiz, sedasız. Göz yaşlarım;içimdeki yangını söndürmek için kaç gece boyu çağlayacaktı? Bilmiyordum !!...

---- Hoşça kal – dedim...

Seni öpüyorum, yüreğini de......

Bir Önceki Sayfa... Ana Sayfa Köşe Yazıları Arkadaşına Gönder

Yukarı Çıkmak İçin...