|
|
|
Merhaba,
Gece, her ikimiz içinde geçmişin izlerini taşıyan çelişkilerle başlamıştı.
Sancıyan bir sessizlik gelip oturmuştu içime. Anlaşılmaz bir biçimde ilk kez
dünü, yarını bir arada yaşıyordum. Bir arada, iç içe, alt alta....
Çok uzun zamandır bu günü konuşurken, yarını daha huzurlu kılmanın peşindeydim
oysa. Onun için ben, çok çok görünmez bir tahtaya zaferle atılacak fazladan bir
çentik anlamına geliyor olmalıydım. Bense daha çok onun “insan “olarak taşıdığın
değerlerle ilgiliydim.
|
 |
Gülümsedim.....
-Dürüstçe ifade etmeliyim ki-diye sürdürdüm konuşmamı;doğrusu biraz yenik, biraz
tatsız duyumsuyorum kendimi. -Sana dokunmaktan korktuğumu itiraf etmeliyim. –
Konuşmanın bu noktaya gelmesi hiç de iyi değildi. Onun gelişini beklerken
duyduğum heyecanı anımsadım. Bu duyguyu bir kez daha yakalamak için bunca zaman
geçmişken. Birden çok yorgun hissettim kendimi....
Umudun yok oluşu, ölümün gölgesi gibi indi geceye. Şaşırtıcı bir biçimde
korkumun nedenini sormadı, ben de anlatmadım. Hoş, anlatmak istiyor da değildim.
Gelip aramıza oturan o derin suskunluk büyüdü git gide.. Ankara’da saat akşamın
yedisi. Gecenin karanlığına doğru hızla yol alıyorduk, ikimizde başka
düşüncelerin koynunda yitip gitmiş gibiydik.
Yanlışların hesabını tutmamıştım hiç. Ama hatırlamaktan kaçındığım öyle günler,
geceler yaşamıştım ki, bir kez daha yaşamı uzun bir emekle anlamlı kılmak üzere
yola çıktığım günleri anımsadım ister istemez. Biliyordu;çok uzun zamandır
hayatın her boyutuyla ilgiliydim. Yaşamımdaki her olaya ve insana hayatım
içerisinde hak ettiği yeri hep vermiştim. Ne kimseyi sırtımda taşımak istiyordum
artık, ne de başkalarına kendimi taşıtmak. Sadece, yaşamı anlamlı kılmak yolunda
yürürken yanımdaki her insanı geliştirmek, huzur vermek, saygı sunmak, sevmek
istiyordum.....
Yağmurun en güzel şiirlerini yazdığı beklentisiz bir akşamda , sürel
güzelliklerin ardından bu noktaya nasıl gelindiğinin şaşkınlığını yaşadım bir
an.
Anlıyordum. Susuyor ve anlıyordum....
O bir erkekti, onun erkek olduğunu anlamak zorunda olan hep bendim..
Uzak bir yerlere gidecekti, ayrılığı çağrıştıran ilk cümleler döküldü
dudaklarından. Sesi buz kristalleri kadar kırılgan ve soğuk; -Bir gün bir
sevgilim olursa, senden başka bir sevgilim olursa, ne yaparsın?- dedi apansız.
Bir ürperti dolaştı tenimde. Omuzlarımda koyduğu ceketine sıkıca sarıldım. Gece
kurşun gibi....
-Hiç! dedim.
Bir aldatılmışlık içinde hızla devindi düşünceler.
-Kendini aldatmış olmaz mısın? -şeklinde bir soruyla geldi yanıtım, içimi
kaplayan sıkıntının yarattığı çelişkiyi yansıtmamaya çalışarak;-tabi beni
de-dedim rengini yitirmiş bir sesle.
Oysa ben, olanla olması istenen arasındaki çapraz ateşi geride bırakalı ne çok
olmuştu. Kadın olarak, daha da önemlisi insan olarak yetilerim, isteklerim,
beklentilerim yerine “kendimi başkasının gözüyle görmeye çalışarak”olması
istenilen biçime girmemin bende yaratacağı bunalımları çoktan aşmıştım.
Beni, bu günkü güvenceli yaşama biçimimi, daraltılmış ya da ertelenmiş diyelim,
ertelenmiş kadınlığımla sağladığımı anlayacak kadar tanımamış olduğunu anladım.
Gözlerine baktım. Öyle geldi ki o an;bu gözler , eylemlerinin sonucunu
göremiyorlardı. Bu gözler hiçbir şey görmüyordu. Sadece beyninin içinden
geçenlerin üzerinde yüzüyorlardı.
Biraz, akşam yemekte birlikte içtiğimiz şarabın neden olduğu , biraz da ona göre
hiçte umduğu gibi bir yanıt alamamış olmanın verdiği sıkıntı aramızdaki
gerginliği daha da arttırmış gibiydi.
Aniden ;
-Benim ol, bu gece benim ol-dedi. Göz bebeklerim büyüdü, şaşkınlık çemberim git
gide boğazımı daraltan bir hüzne dönüştü. O geceyi hayırlarken, benim için
sevişmenin paylaşmak anlamına geldiğini söylemeyi gereksiz buldum ona.
Sevişmenin duyguları, düşünceleri, anı, dünyayı paylaşmak olduğunu... Nasıl olsa
anlamayacaktı beni, bunu bekliyor da değildim. Bu yüzden sevişmenin duyguların
ve insan beyninin eylemi olduğunu söylemedim ona . Söyleseydim de bunu
duyabileceğinden emin değildim. Duysaydı bile, anlayabilecek miydi acaba?
O, acımasızca zamanı tüketiyordu sözcüklerle. Beni ürküten cinselliği algılayışı
olmuştu. Geçmiş zaman aralıklarında kalan, o uzun ve güzel sohbetlerin birinde
hayatına sayısız kadın girdiğini anlattığını anımsadım. Böyle birkaç öyküyü art
arda sıralamış, paylaşmayı bilmediğini yinelemişti bir iki kez.....
Bu yönde beni yaralamak istemediğini vurgulamış, ondan uzak durmamı söylemişti.
-Uzak dur benden, elime değen ölüyor-demişti umutsuzca.
Kuşkusuz, çok hoş başlamıştı gece, onu beklemenin heyecanını yitirdiğimi
düşünürken çıkıp gelmişti işte. Bin uzun yağmuru bile birlikte dindirmeyi
başarmış, ancak kendi iradelerimize karşı bu kadar zamanı harcamış olmayı
engelleyememiştik. İlkel bir acı gibi düştü gölgemiz sokaklara....
Ankara’da zaman gecenin ikisi... Bir puhu kuşu öttü, uzun uzun. Son yaprağı
düştü, çırılçıplak kaldı ağaç. Anladım aldandığımı, kuşkuya yer yoktu..
Evet bu konuda hiçbir kuşkuya yer yoktu. Onun bir erkek olduğunu hep anlamak
zorunda olanım diye düşündüm. Oysa onu “erkek”genellemesi dışında öncelikle,
“İNSAN” olarak algılamıştım. Onu önemsiyordum , hep önemsemiştim..
Kibirli bakışları, aşk başarılarının üzerine dikilmiş bir bencil olduğunu
söylese de, içinde bulunduğu ruh durumlarının her biri kendini olumlama ile
olumsuzlamanın diyalektiğini içeriyordu. Bir an hem kendine, hem de bana
inanılmaz bir biçimde yabancılaştığını hissettim. İnsan olarak değer veriyordum
ona, bunu söylemeliydim. Nasıl kıracaktım bu yabancılaşma çemberini?
İnsanın , insanı yitirmesinin tek sorumlusunun yine insan olduğunu yineledim
usulca....
Ne bir duyan oldu... Ne bir gören yitikliğimizi....
Bir yokuşu tırmandık, ışıkları sönmüş, ıssız bir sokağın ortasında, umutların
umutsuzluğundaydık ikimizde...
-Hoşça kal -dedim.
Gülümsedi, sigarasının ateşi , bir açıldı, bir kapandı gecenin karanlığı
boyunca...
Uzak bir yerlerdi gittiği....
Rüzgar duymadı, o bile duymadı...
Yalnız kendimin duyacağı bir sesle fısıldadım
-Vedalar gereklidir, her yeni merhaba için-
-Hoşça kal- dedi
-Seni öperim, yüreğini de –
|