BİR GÖNÜL YOLCULUĞU 26

Nalan Kara

Merhaba,
 
Epikteteos’tan bir alıntı ile merhaba güzel insan.
“Deniz yolculuğunda, tekne demir atınca; sen de su taşımak için karaya çıkınca, yolda giderken başka şeyler yapabilir, diyelim midye toplayabilir ya da kalamar yakalayabilirsin. Ama, gözünü sürekli geminin üzerinde tutmalı, hep dönüp dönüp bakmalısın, acaba dümenci seni çağırıyor mu diye. Çağırınca da başka her şeyi hemen olduğu gibi bırakıp koşmalısın ki tekneye koyunlar gibi ayakların bağlı atılmayasın. Yaşamda da böyledir.”

Nasıl mı? Sabahın erken saatlerinden başlayarak nihayet uykuya teslim olduğumuz o ana kadar gün içerisinde o denli saçma işlerle uğraşıp, o kadar fazla detaya boğuluyoruz ki ve öyle gereksiz  davranışlarımız var ki düşüne zaman kalmıyor. Bir bakmışız yıllar güvercin kanatları ile gidivermiş. Daha derinlemesine bir yaşamak, hayatı daha anlamlı kılmak varken.......
 
Hanidir günlük hay huy arasında yaşamayı başaramadığım kendi hayatımı, kendim için yaşamayı düşlüyorum. Sokağa atılır atılmaz başıma gelecekleri düşünmeden, bu modern teknolojiyi, istersen bilgi dünyasının karmaşasını de, bir günlüğüne zincire vurup kendi kendimle baş başa kalma fırsatı yaratacağım bu gece...
 
Nihayet yeniden kendim için kendimle yaşamak imkanına kavuşmanın hazzı ile köye doğru yol alıyorum. Köy terkedilmiş, sararmış bir fotoğraf kadar hüzün yüklü. Ama bu hüzün yüklü görüntüyü bir şölen sonrası keyfe dönüştürmeye kararlıyım.
 
Birkaç yokuş çıkıp, bir iki viraj döndüğünde sonu hiç gelmeyecek bir yolun başlangıcında buluveriyor insan kendini. Kentle, köy arası yaklaşık seksen kilometre kadar. Kuş uçuşu göz açıp kapayıncaya dek köydeyiz diyorum ya; teknolojiye yenik düşünce bilemedin bir saat kadar sürüyor.
 
Sevdiğim köy, bildiğim tanıdık evler, bahçeler, deniz işte yüreğimde. Köy bu mevsim bomboş. Birkaç başı boş sokak köpeğinden ve kedilerden başka hiçbir canlı kalmamış. Evlerin kepenkleri sımsıkı kapatılmış, bazıları pırıl pırıl fenerlerin solgun ışıkları altında en güçlü dostluklar gibi eski görünüyor gecenin dingin koyu karanlığında.
 
Köy zamanın harabeleri arasında yaşamı, özgürlüğü, mutluluğu haykırıyor. İlerlemiş zamanlara karşın bir iki küçük çocuk misket oynuyor evlerin önünde. Koca köyde en fazla beş, bilemedin altı araba denizin tuzunun ve poyrazın o sert etkisi ile eskimiş çardakların altında, onlar da belli ki çok uzak kentlerden gelen yazlıkçılara ait. Oysa mevsim henüz ilk yaz başlangıcında iken adım atmak mümkün değil burada. Bu yüzden, hüzünlü gelse de, köyü en çok sevdiğim mevsim artık herkesin burayı terkedilmiş bir sevgili gibi bıraktığı Sonbahar.
 
Bilemezsin nasıl da özlemişim suların lacivert gözlerinin hoyrat serinliği. Yaz boyu köye gitmeyişimin bir nedeni de insanlardan kıskanır oluşum suyun lacivert gözlerinin yalnızlığı yorumlayan, her soluk alışta bir sızı gibi yüreğime inen dalgalarının hüznünü....
 
Sen, buraları bilmezsin. Hele insanını hiç anlamazsın. Burada gecenin gölgesi düşer insan suretlerine. Hani neredeyse dünyanın tüm yükünü onlardan başka taşıyan yokmuş gibi yorgundur elleri, yürekleri, ayak sesleri. Bir fincan kahvenin koyu telvesindeki tadın peşi sıra yorgun suları yavaşça kımıldatan rüzgar misali esintisiz yaşar giderler....
 
Bu mevsim, güneşi, sıcağı, denizi, toprağı, çakıl taşlarını, çimeni ve hatta katırtırnaklarını varoluşları ile acımazsızca katleden hiç kimse yok burada. Burası ay, tan kızıllığına ulaşana dek benim. Gece saçlarımdan gökyüzünün esmerliğini alana dek benim.
 
Sen buraları bilmezsin, ama bir görsen bir buğday tanesine sevdalanır gibi sevdalanırsın... Denizi ağlarken, gizlese de gözün yaşını duyarsın. Gördükçe alev alev tutuştuğunu gökyüzünün, rüzgarın esişini, kırlangıçların kanat çığlıklarını, dalgalar yalçın kayalıklara yüreğinin türkülerini vururken, ak köpüklerle kumsalda ıslanan deniz minarelerinin sevişmelerini görsen seversin, beni sevdiğin gibi. Hep burada yaşamışsın gibi, yüzyıllardır hep buradaymışsın gibi bilirsin suyun ve kumsalın öpüştüğünü geceler boyu. Bilirsin yanın, öten sevinç. Duyarsın, gemiler geçer gözlerinden alabildiğine özgür, alabildiğine rüzgarlı.
 
Gecenin sabaha kavuşmasına henüz üç saat var. Koyu bir demlik çayın kokusu denizin serinliğine karışmakta. Bu sessizlikte eriyorum. Bir iki taş yuvarlanıyor uyuyan enginliğe, iki terkedilmiş sokak köpeği koşuyor yamaçtan aşağıya. Ayakları ile sürüdükleri taşların suya çarpması ile oluşan ezgi buraya dek ulaşıyor. Belli ki bir tek ben duyuyorum suların ezgisindeki çırpınışı bin sese açık yüreğimde.
 
Kumsala inmeli diyorum. Alnıma vuruyor suyun tuzlu türküsü. Önce ayaklarımı usulca, sonra avuçlarımı dokunduruyorum. Deniz, avuçların kadar sıcak, ellerini özlüyorum...
 
Kıyı boyunca yürümek ağır basıyor. Kıyı dediysem, öyle uzak, upuzak, ufuksuz değil. Yer yer pembe beyaz taşlarla bezeli. Başka birgün olsa, hani bir temmuz ortası gibi bir akşamüzeri, ayaklarım kanar, kırmızı bir karanfil çiğnemiş gibi. Korkularımı ateşler taşlar, korkularımın rengi var, katıksız mavi. Buraya hep bu mevsim gelişim bundan. Korkularım temmuz ortası al bir karanfil, sonbaharla maviye dönen..... Buraya her sonbahar gelişim hep bu yüzden ...
 
Bir şair dizeleri gibi geçiyor zaman içimden....
 
Sana geldik işte diyeceğiz günün birinde,
Çalacağız kapını, bütün bu acılardan sonra
Ey yarını mayalayan üretken suskunluk
Ama, yüzümüz  olacak mı bakalım ?
 
 
Hoşça kal
Seni öperim, yüreğini de....

Bir Önceki Sayfa... Ana Sayfa Köşe Yazıları Arkadaşına Gönder

Yukarı Çıkmak İçin...