BİR GÖNÜL YOLCULUĞU 25

Nalan Kara

Merhaba,

Çocukluğumdan bu yana içinde bulunmaya yazgılı kaldığım zor ve çelişkilerle yüklü hayatın içinden çıkılmaz bir hal almaya başladığı günlerde; uçsuz bucaksız kumsalda mavi beyaz çakılların yalnızlığında rüzgarları yosun kokan bir akşamın ürpertili ıssızlığında karşılaştım onunla.

Omuzlarına aldığı soluk kırmızı kaşmir şala sıkı sıkıya sarılmış; ince, narin, solgun yüzü ay ışığının yansımasıyla gölgelenmiş, bir tutam sarı bukle alnının ortasını sıyırıp bu gölgeli yüz üzerine isyankar bir baştan çıkarıcılıkla düşmüştü.

Akşamın iri dalgalı bulanıklığı, bir filmin son karesi kadar anlamlı, paslı bir yalnızlığın tasvirini çiziyordu yüzüne. Bu paslı tasvir, gözlerinden anılarına dek uzun bir yolculuğun gerçekliği ve düşselliği ile aynı anda birleşircesine, soyu tükenmiş bir gülümsemeyle yansıyordu laciverde çalan
suların buğulu aynasına.

Belli ki; ikimiz de farklı çağrıların sesine kulak verip gelmiştik bu kıyı kasabasında hiçkimsenin bilmediği, unutulmuş, terkedilmiş sevdalar kadar ıssız ama bir o kadar gerçek ve yaşanmış bir hayat kadar eski, anıları uslarda dün kadar taze, göz alabildiğine uzanıp giden, sevgiden yoksun ve
mutsuz görünen kumsala....

Yüzümü rüzgara döndüm, denizin durmaksızın içime akan çığlıkları, hüzün yüklü geceyi yudumluyorum intihar düşlerinin peşrevinde...
Bir iki dize takılıyor akılma; "Yağmurlar yağacak şimdi gözlerine / Ve rüzgarlar gibi türkülerde kalacak hasret / Ve ölümler gibi ancak / Bir gece inmekte gözlerime..."

Ne zaman yazdım, ben mi yazdım, bir şair dizeleri mi? Anımsamıyorum; öylesi kalmış aklımda işte mıh gibi. İçimde dindiremediğim fırtınalar, bir gök gürültüsünü bastırmaktan, yaşamın nasıl tükendiğini yaşamaktan yorgun yüreğim, yaşamın sözde nasıl dopdolu ama nasıl da bomboş gelip geçişi ve az ileride geçmişim gibi önüme dikilen bu gölgeli yüz, bu kırılgan suret, bu paslı tasvir, hayatımdan hayalet gibi geçip giden sevdalar ve sen......

Yerini, yolunu, yönünü yitirmeyi göze alan nice hayatlar geçti aklımdan; hep başkalarının gününü, gecesini yaşamaktan yorgun nice hayatlar... Ve bulup, bulup yitirdiğim sevdan... Binlerce kez sana yenilişim, sen bana dair  değilken, duygularımı, sevgimi, umutlarımı tarifsiz  bir inatla diri tutmaya
çalışmam, yılların yanı başımdan telaşla akıp gitmesine seyirci kalan yüreğimi yeni bir aşkın kollarına bırakmaksızın yaklaştığım son... Gün gelip kendi hayatımı da yitirebileceklerim arasına koyabileceğim hiç gelmemişti hatırıma...

Akşamın koyu, dipsiz karanlığında soluk kırmızı kaşmir şal, kendini rüzgara açmış bir yelkenlinin geri dönüşsüz gidişi gibi uzandı lacivert suların aldatıcı vaatlerine... O benim öncemdi, ben onun sonrası. Belki bunu bir tek ikimiz biliyorduk... Bu yüzden, bir tek kelime etmeksizin, birbirimize
akmaksızın, sadece bir birimizin orada neden bulunduğunu bilmenin suç ortaklığını bir tek bu sessizlikle paylaşarak saatler boyu ama belki de bir ömür boyu kaybolduk orada... O; yolun başındaki ben, bense yolun sonundaki Hangimiz bendik? Bunu hiç bilmedik ikimiz de. Ansızın yüzünü döndü bana; o soyu tükenmiş gülümsemesi laciverde çalan suların aynasında... Bu gülümsemeyi bir an yakaladım, beynime yerleştirdim ve orada kalmasını istedim sonsuza dek... Hazırlıksızdım!... Zamansız yakalandık ölüme....
Oysa uygunduk yaşamaya........

Hoşçakal..

Seni öperim, yüreğini de...

Bir Önceki Sayfa... Ana Sayfa Köşe Yazıları Arkadaşına Gönder

Yukarı Çıkmak İçin...