|
|
|
Merhaba Sevgili;
Yaşamındaki çelişkilerin çoğunu içinde taşıdığı zamanlarla
artık başa çıkamayacak noktaya geldiğinde duygu çöküntüsü ile birlikte
büyük bir cesaret kırıklığı yaşamış, bu kendine verdiği değeri yitirmesine
neden olmuş, yeniden toparlanabilmek için yeterli zamanı olduğunu
bilmesine karşın içine düştüğü yalnızlıktan kendini kurtarmayı
başaramamıştı. Kim bilir belki de bunu hiç istememişti. |
 |
Hiç tanımadığım halde yüreğimde iz sürenlerden biriydi Hamza
Culum. Yirmi-dört yaşındaki bu genç adam geçmişteki yanlışları bir yana
bırakarak yeni bir geleceğe hazırlanacak yerde neden soluk almaktan, sevmekten,
düşünmekten, duyumsamaktan kısacası yaşamaktan vazgeçmişti? Ertesi gün, zaten
psikolojik tedavi görüyordu şeklinde basında çıkan yazı ve haberler insan
yaşamını ne kadar hafife alır ve kanıksar olduğumuzun hüzün yüklü göstergesiydi.
Hamza, bu yaşamının baharındaki genç adam için masallar tükenmiş, o artık gerçek
bir hikayenin, kendi öyküsünün kahramanı olmayı yeğlemişti. Kim bilir belki de
hep bunu istemişti....
Bir tek kendi vardı belki de bir türlü koyup gidemediği, bir tek
kendi vardı belki ne kadar kızsa da kaçamadığı.....
Oysa biliyordu Hamza, ne geldiyse başına bu güne dek, hep onun
yüzünden gelmişti... Seviyor muydu kendisini? Önemsiyor muydu? Sevilmiş miydi?
Anlayamıyordu bir türlü etrafında olup bitenleri, anlayamıyordu kendisini. Kolu
kanadı kırık bir martı gibi yalnızlığı duyumsadığı geceler boyu neydi doğru
olan, hep sorguladığı buydu uzun zamandır? Bu dünya mı yanlıştı, yoksa kendisi
mi yanlış zamanda gelmişti bu bir türlü uyum sağlayamadığı, bir türlü
anlayamadığı, kendisi kadar mutsuz ve yorgun dünyaya... Binbir isyan baş
kaldırsa da kocaman yüreğinde kim anlayacaktı ki onu, ‘ha var mışım, ha yok
muşum’ diye geçirdi içinden yol boyunca. İçinde bitmek tükenmek bilmeyen bir
sorgulama, yaşamakla hayatta kalmak arasında gidip gelen düşüncelerin kıskacında
içindeki yargıç son kararını verdi; cezanın çekileceği yer İstanbul Boğaz
Köprüsü... Aylardan; çiçeklerin açmaya durduğu, yeni aşkların muştucusu,
yağmurların en güzel ebemkuşaklarıyla bezediği, bu yüzden adına şarkıların
bestelendiği Nisan...
Taksi şoförü nereye gideceğini sordu Hamza'ya. ‘Ölüme çek’
diyecek değildi ya! Karşı yakada bir semt adı söyledi. Semtin, adını bir kaç
gece önce iki kadeh atmaya gittikleri salaş balıkçı lokantasında birlikte olduğu
arkadaş grubu arasında ilk kez duyduğunu anımsadı. Malatya'dan İstanbul’a
geldiğinden beri tutunabilmek için harcadığı tüm çabaların içerisinde hiç
görmediği bir semtin adı nasıl gelivermişti hatırına... Malatya'da bu ada benzer
bir semt adı olup olmadığını düşündü bir an. Her şey asırlar kadar uzaktı oysa..
Bölük pürçük anılarında yer eden doğup büyüdüğü kentin mis kokan kayısılarıydı..
Ölüme giderken canının kayısı çekmesini tuhaf bulmadı değil. Teni kayısı kokan
bir kadın bedeni girerdi düşlerine soğuk, ıssız gecelerinde kıvrılıp yattığı
sert, ince bir yorganla ısınmaya çalıştığı yatağında.
İçinde bitmek, tükenmek bilmeyen bir sorgulama; gitmekle kalmak
arasında gidip gelen düşüncelerin kıskacında içindeki savcı son kararını verdi;
cezanın çekileceği yer İstanbul Boğaz Köprüsü.... Aylardan; Nisan......
İstanbul puslu, yağmurlu bir akşamı karşılamaya hazırlanıyorken;
sorunlar nereye gidersem gideyim beynimdeler, peşim sıra iz süren bir tazı gibi
nereye gitsem benimle geliyorlar diye düşündü genç adam, taksinin yoğun trafik
nedeni ile kesilen hızı canını sıksa da içindeki o cılız ses bir ertelemenin
habercisi gibi yaşama tutunmanın yollarını açıyordu önüne. Gökkuşağından
geçirebileceği yeni bir gün düşledi, tüm kötülükleri, yaşamını yok saymaya
götüren süreçleri getirdi aklına.
Bir ebemkuşağından geçip siyahtan beyaza yola alırken önüne çıkan
binlerce renge takılı kaldı gözleri.. Bir an içindeki yargıç kararını
değiştirmeye yöneldi; müebbet hapis daha uygun olacak diye düşündü, en azından
bir afla tahliye olma şansım var..... Ama hangi dünya ya? Bu kendini bile
anlamakta zorlandığı, bu içerisinde yaşamaktan yorgun düştüğü, her umudunun
elinden alındığı, çalındığı, bu sevgisiz, hoş görüsüz, bu yalanla riyanın yan
yana yaşadığı dünyaya!.... Yaşamım gitmek istediğim yer değil mi diye düşündü...
--Zaten işte oradaydı---
Taksi köprüye doğru yaklaştı, genç adam ileride sağa doğru
yanaşmasını ve durmasını söyledi taksi şoförüne. Şoför içini bir korku ve endişe
kaplamasına rağmen, herhangi bir soru sormaksızın bu buyruğa boyun eğdi
--nasılsa taksi metrede yazan bedeli almıştı-- Ötesi genç adamın son gireceği
çıkmazdı-- ki hayat ona başka hayatlara müdahale etmemesi gerektiğini
öğretmişti, duyarsızlığı bundandı --Hamza için yaşamının bir yönü hep olmuştu,
ama ya yolu? İşte onun bulamadığı hep bu yol olmuştu. Yaşamı boyunca bilerek
gittiği tek yol şu son yarım saat içerisinde aldığı, evinin bulunduğu semtten /
Boğaz Köprüsü’ne dek uzanan kısa ancak ona binlerce asır kadar uzun gelen yol
olmuştu.
Hep mükemmel olmak için uğraşmıştı yirmi-dört yıllık yaşamı
boyunca, hep en güzeli, hep en iyiyi, en sevgiliyi aramıştı bıkmak,
usanmaksızın...... Psikolojik tedaviye gereksinim duymasının tek nedeni de
mükemmele ulaşma çabaları içerisindeki yalnızlığıydı. Çoktan ayırımına varmıştı
hayatın gerçeklerinin ve biliyordu hiçbir şeyin mükemmel olamayacağını. İşte
kabul edemeyip yenildiği bu olmuştu.
--Üzgünüm! hayat-- diye mırıldandı..
Taksi şoförü genç yolcusunu Boğaz Köprüsü üzerinde indirdikten
sonra, gaza bastı ve hızla uzaklaştı oradan. İnsan yaşamının ne önemi olabilirdi
ki!... O dakika uzatılacak bir el, sevecen, şefkat dolu bir tebessüm, birkaç
sevgi yüklü söz bir yaşamı geri getirmeye yetmez miydi?
Hamza, geride çocukluğunun en güzel anılarını kazımak istercesine
beynine, tüm dünyaya ---işte bakın, size rağmen ben de varım-- demek
istercesine, sessiz bir çığlıkla haykırarak 64 metre yükseklikten kendini
bırakıverdi boğazın serin lacivert sularına.
Ardında yanlış kurgulanmış bir yaşam haritası bırakıp giden bu
genç adam için kimler ağıt yaktı, kimler gözyaşı döktü, kimler "ah keşke"lerin
arkasına sığındı, kimler gizli pişmanlıklar yaşadı, o kimin puzzul'ının en son
eksik parçasıydı, ondan kalan anılar kimlere miras şimdi bunu hiç bilmiyorum.
Hamza Culum, hiç tanımadığım biriydi. Onu tanısaydım eğer, ona
derdim ki; çocuk nasıl inanmazsın benim / dünyanın seni sonsuz ve koşulsuzca
sevdiğine? Şimdi sana hiç olmadığım kadar yakın, hiç olmadığım kadar uzağım...
İlk kez seni bu denli yakından tanıdım, bu kadar iyi anladım. Belki şu dünyada
seni herkesten çok ben anladım..... Gidiyorum diyorsun şimdi 'gitme desem kalır
mısın?'
Seni öpüyorum, yüreğini de.....
|