BİR GÖNÜL YOLCULUĞU 20

Nalan Kara

Merhaba  Sevgili;

Yaşamındaki çelişkilerin çoğunu içinde taşıdığı zamanlarla artık başa çıkamayacak noktaya geldiğinde duygu çöküntüsü ile birlikte büyük bir cesaret kırıklığı yaşamış, bu kendine verdiği değeri yitirmesine neden olmuş, yeniden toparlanabilmek için yeterli zamanı olduğunu bilmesine karşın içine düştüğü yalnızlıktan kendini kurtarmayı başaramamıştı. Kim bilir belki de bunu hiç  istememişti.

Hiç tanımadığım halde yüreğimde iz sürenlerden biriydi Hamza Culum. Yirmi-dört yaşındaki bu genç adam geçmişteki yanlışları bir yana bırakarak yeni bir geleceğe hazırlanacak yerde neden soluk almaktan, sevmekten, düşünmekten, duyumsamaktan kısacası yaşamaktan vazgeçmişti? Ertesi gün, zaten psikolojik tedavi görüyordu şeklinde basında çıkan yazı ve haberler insan yaşamını ne kadar hafife alır ve kanıksar olduğumuzun hüzün yüklü göstergesiydi. Hamza, bu yaşamının baharındaki genç adam için masallar tükenmiş, o artık gerçek bir hikayenin, kendi öyküsünün kahramanı olmayı yeğlemişti. Kim bilir belki de hep bunu istemişti....

 

Bir tek kendi vardı belki de bir türlü koyup gidemediği, bir tek kendi vardı belki  ne kadar kızsa da kaçamadığı.....

 

Oysa biliyordu Hamza, ne geldiyse başına bu güne dek, hep onun yüzünden gelmişti... Seviyor muydu kendisini? Önemsiyor muydu? Sevilmiş miydi? Anlayamıyordu bir türlü etrafında olup bitenleri, anlayamıyordu kendisini. Kolu kanadı kırık bir martı gibi yalnızlığı duyumsadığı geceler boyu neydi doğru olan, hep sorguladığı buydu uzun zamandır? Bu dünya mı yanlıştı, yoksa kendisi mi yanlış zamanda gelmişti bu bir türlü uyum sağlayamadığı, bir türlü anlayamadığı, kendisi kadar mutsuz ve yorgun dünyaya... Binbir isyan baş kaldırsa da kocaman yüreğinde kim anlayacaktı ki onu, ‘ha var mışım, ha yok muşum’ diye geçirdi içinden yol boyunca. İçinde bitmek tükenmek bilmeyen bir sorgulama, yaşamakla hayatta kalmak arasında gidip gelen düşüncelerin kıskacında içindeki yargıç son kararını verdi; cezanın çekileceği yer İstanbul Boğaz Köprüsü... Aylardan; çiçeklerin açmaya durduğu, yeni aşkların muştucusu, yağmurların en güzel ebemkuşaklarıyla bezediği, bu yüzden adına şarkıların bestelendiği Nisan...

 

Taksi şoförü nereye gideceğini sordu Hamza'ya. ‘Ölüme çek’ diyecek değildi ya! Karşı yakada bir semt adı söyledi. Semtin, adını bir kaç gece önce iki kadeh atmaya gittikleri salaş balıkçı lokantasında birlikte olduğu arkadaş grubu arasında ilk kez duyduğunu  anımsadı. Malatya'dan İstanbul’a geldiğinden beri tutunabilmek için harcadığı tüm çabaların içerisinde hiç görmediği bir semtin adı nasıl gelivermişti hatırına... Malatya'da bu ada benzer bir semt adı olup olmadığını düşündü bir an. Her şey asırlar kadar uzaktı oysa.. Bölük pürçük anılarında yer eden doğup büyüdüğü kentin mis kokan kayısılarıydı.. Ölüme giderken canının kayısı çekmesini tuhaf bulmadı değil. Teni kayısı kokan bir kadın bedeni girerdi düşlerine soğuk, ıssız gecelerinde kıvrılıp yattığı sert, ince bir yorganla ısınmaya çalıştığı yatağında.

 

İçinde bitmek, tükenmek bilmeyen bir sorgulama; gitmekle kalmak arasında gidip gelen düşüncelerin kıskacında içindeki savcı son kararını verdi; cezanın çekileceği yer İstanbul Boğaz Köprüsü.... Aylardan; Nisan......

 

İstanbul puslu, yağmurlu bir akşamı karşılamaya hazırlanıyorken; sorunlar nereye gidersem gideyim beynimdeler, peşim sıra iz süren bir tazı gibi nereye gitsem benimle geliyorlar diye düşündü genç adam, taksinin yoğun  trafik nedeni ile kesilen hızı canını sıksa da içindeki o cılız ses bir ertelemenin habercisi gibi yaşama tutunmanın yollarını açıyordu önüne. Gökkuşağından geçirebileceği yeni bir gün düşledi, tüm kötülükleri, yaşamını yok saymaya götüren süreçleri getirdi aklına.

 

Bir ebemkuşağından geçip siyahtan beyaza yola alırken önüne çıkan binlerce renge takılı kaldı gözleri.. Bir an içindeki yargıç kararını değiştirmeye yöneldi; müebbet hapis daha uygun olacak diye düşündü, en azından bir afla tahliye olma şansım var..... Ama hangi dünya ya? Bu kendini bile anlamakta zorlandığı, bu içerisinde yaşamaktan yorgun düştüğü, her umudunun elinden alındığı, çalındığı, bu sevgisiz, hoş görüsüz, bu yalanla riyanın yan yana yaşadığı dünyaya!.... Yaşamım gitmek istediğim yer değil mi diye düşündü... --Zaten işte oradaydı---

 

Taksi köprüye doğru yaklaştı, genç adam ileride sağa doğru yanaşmasını ve durmasını söyledi taksi şoförüne. Şoför içini bir korku ve endişe kaplamasına rağmen, herhangi bir soru sormaksızın bu buyruğa boyun eğdi --nasılsa taksi metrede yazan bedeli almıştı-- Ötesi genç adamın son gireceği çıkmazdı-- ki hayat ona başka hayatlara müdahale etmemesi gerektiğini öğretmişti, duyarsızlığı bundandı --Hamza için yaşamının bir yönü hep olmuştu, ama ya yolu? İşte onun bulamadığı hep bu yol olmuştu. Yaşamı boyunca bilerek gittiği tek yol şu son yarım saat içerisinde aldığı, evinin bulunduğu semtten / Boğaz Köprüsü’ne dek uzanan kısa ancak ona binlerce asır kadar uzun gelen yol  olmuştu.

 

Hep mükemmel olmak için uğraşmıştı yirmi-dört yıllık yaşamı boyunca, hep en güzeli, hep en iyiyi, en sevgiliyi aramıştı bıkmak, usanmaksızın...... Psikolojik tedaviye gereksinim duymasının tek nedeni de mükemmele ulaşma çabaları içerisindeki yalnızlığıydı. Çoktan ayırımına varmıştı hayatın gerçeklerinin ve biliyordu hiçbir şeyin mükemmel olamayacağını. İşte kabul edemeyip yenildiği bu olmuştu.

 

--Üzgünüm! hayat-- diye mırıldandı..

 

Taksi şoförü genç yolcusunu Boğaz Köprüsü üzerinde indirdikten sonra, gaza bastı ve hızla uzaklaştı oradan. İnsan yaşamının ne önemi olabilirdi ki!... O dakika uzatılacak bir el, sevecen, şefkat dolu bir tebessüm, birkaç sevgi yüklü söz bir yaşamı geri getirmeye yetmez miydi?

 

Hamza, geride çocukluğunun en güzel anılarını kazımak istercesine beynine, tüm dünyaya ---işte bakın, size rağmen ben de varım-- demek istercesine, sessiz bir çığlıkla haykırarak 64 metre yükseklikten kendini bırakıverdi boğazın serin lacivert sularına.

 

Ardında yanlış kurgulanmış bir yaşam haritası bırakıp giden bu genç adam için kimler ağıt yaktı, kimler gözyaşı döktü, kimler "ah keşke"lerin arkasına sığındı, kimler gizli pişmanlıklar yaşadı, o kimin puzzul'ının en son eksik parçasıydı, ondan kalan anılar kimlere miras şimdi bunu hiç bilmiyorum.

 

Hamza Culum, hiç tanımadığım biriydi. Onu tanısaydım eğer, ona derdim ki; çocuk nasıl inanmazsın benim / dünyanın seni sonsuz ve koşulsuzca sevdiğine? Şimdi sana hiç olmadığım kadar yakın, hiç olmadığım kadar uzağım... İlk kez seni bu denli yakından tanıdım, bu kadar iyi anladım. Belki şu dünyada seni herkesten çok ben anladım..... Gidiyorum diyorsun şimdi 'gitme desem kalır mısın?'

 

Seni öpüyorum, yüreğini de.....

Bir Önceki Sayfa... Ana Sayfa Köşe Yazıları Arkadaşına Gönder

Yukarı Çıkmak İçin...