|
|
|
Merhaba,
Dün akşam üzeri 19.30‘a doğru ofisten çıkmış, arka caddeden
yürümeye başlamıştım ki; karanlığın sakinliği, hele hele gündüz kol gezen
trafik karmaşasından sonra caddelerin bu yalın ıssızlığı adeta elini
uzattı bana. Adımlarım sahile doğru çekti beni. Sahil boyunca yaklaşık
kırk beş dakika süren bu akşamsefam havanın serinliğine karşın oldukça
keyifliydi..... |
 |
Bir kıyı bankına oturdum, yüzümde denizin tuzu, gözlerimi hafifçe
yumdum. Annem, bana küçüklüğümde anlattığı bir masalı yeniden anlatıyordu. Ben
o masalın benim masalım olduğuna inanmıştım hep...
“Bir adam ve bir kadın birbirlerine çılgınca aşık olmuşlardı”
diyordu annemin sesi. Başımı dizlerine dayadığım, hayatımın en kaygısız
yıllarıydı. “Ve sevgililer yoksuldu” diye devam etti annem. “Sahip oldukları en
büyük zenginlikti sevgileri ve birbirleri için var oluşları...... Noel
yaklaşıyordu. Sevgililer birbirlerine hediye almayı düşlüyorlardı. Ama
yoksuldular.
Adamın, dedesinden kalan çok değer verdiği bir saati vardı. O
Noel gecesi, sevgilisinin güzel saçlarını düşünerek, çok güzel bir gümüş tarak
alabilmek için dedesinden kalan saati satmaya karar verdi. Kadının sevdiği
erkeğe Noel hediyesi alacak parası yoktu. O da yaşadığı yerin en büyük tüccarına
giderek, güzelim saçlarını sattı. Eline geçen parayla sevdiği adamın dedesinden
yadigâr kalan saatine altın bir köstek aldı. Ve Noel gecesi buluştular. Kadın
sevdiği adama; sattığını bilmediği saati için aldığı altın kösteği armağan etti.
Adam ise sevdiği kadına, saatin kösteğini alabilmek için sattığı sırma gibi
saçlarını taraması için bir tarak.”
Bu masalı her dinlediğimde ağlardım. Yine ağladım, göz
pınarlarım kuruyuncaya dek...
Büyüklerin masalları, çocukluğumda anlatılan masallar gibi
yaşanmıyordu. Yetişkinliğimin yılbaşı akşamları da çocukluğumdaki gibi değildi..
Bugün yeni yılın ilk sabahı. Umutlarla, sevdalarla, sevinçlerle geçeceğini
dilediğim yeni bir yılın... Sen dün akşam sevdiklerinle neyi paylaştın
bilmiyorum ama, ben yüreğimdeki sevgiyi paylaştım seninle ve tüm sevdiklerimle..
Hayat acımasızca akıp giderken, hiç olmazsa önümüzdeki bir yılı
gel benim yapmaya çalıştığım gibi yaşamaya çalış... Sevinçleri tıkırdat,
sevecenlikleri yokla... Öfke, kin, kıskançlık, kinden oluşan duygular
senfonisini sustur... Adı, varlığı kim olursa olsun izin ver, izin ver ki bunun
yarattığı sevinç ardına takılıp yaşadığın her an’a seninle birlikte gelsin...
Umut et, hayâl kur. Ve bu umudun yaşatıcılığında yaşamın gizini yakala...
Kendini ödüllendir. Zor bir iş başardığında iki yudum şarap eşliğinde de olsa
kendini kutla. Kendini mutlu hissettiğin bir günün akşamında bir buket çiçek al
kendine. Sevgini, özverini, duygularını bunların tümünü kişilere, umutlarını
kendine yönelt. Güneşi teninde hissetmek gibi, denizin tuzunu tatmak gibi, gün
batımını huzurla seyretmek gibi, keskin poyraza karşı yürümek gibi, sabahın o en
erken saatinde denize karşı iyi demlenmiş bir bardak çayı yudumlamak gibi, mini
minnacık iki çift kolun bedenini sarması gibi, özlendiğini bilmek gibi,
sevildiğini hissetmek gibi, dokunulmak gibi küçük keyifler olsun yaşamında...
Belki de beni ileriye doğru saymaya iten inanç bu. Yarın da her şeyin şu geçen
an’dan daha iyi olacağı umudu. Oysa çoğumuz şimdiki zamandan gözlerimiz bağlı
geçeriz. Çok çok yaşamakta olduğumuz şeyleri sezebilir, tahmin edebiliriz. Ancak
daha sonraları gözlerimizin bağı çözüldüğünde ve dünü incelediğimizde yaşamış
olduklarımızın anlamını kavrarız. Peki yaşayacak olduklarımızı sezinlemek daha
güzel bir dünya bağışlamaz mıydı? Bu yılı, bir gümüş tarak ve bir altın köstek
tadında çocukluğumdaki masallar gibi yaşayacağım ben? Ya sen?
Hoşça kal. Seni öperim, yüreğini de...
|