|
|
|
Merhaba Sevgili,
Biz ne kadar biziz? Ne kadarımız biz ?
Geride kalan yılların biriktirdikleri, göz ardı ettiğimiz
sevdalarımız, sevdiklerimiz, terkettiklerimiz, yalnızlıklarımız
yaşadıklarımız, ertelediklerimiz, kırdıklarımız, çokça unuttuklarımız, her
sabah yeniden başlayan galibi olmayan savaşlarımız...
Biz bu kadar mıydık? Hep bu kadar mı olduk? |
 |
Yüreğimizde yurt tutan bir hüznün kaçınılmazlığında sessiz
ağlamaların o dayanılmaz kolaylığına mı kaçtık? Yaşamla ölüm arasındaki bu
sonlu serüvende daha doğarken alnımıza kazılı yazgıya mı teslim ettik yolumuzu,
yönümüzü, yerimizi?
Bu yüzden mi “yaşamak” dendi mi bir yürek koyduk yanı başına? Bu
yüzden mi “yürek” dendi mi bir yaşam türkülendi?
Sanıyordum ki her yaşanan sevda kalıcı, sanıyordum ki
zorluklarına ve acılarına karşın anlamlı... Neydi gecelerce hasretini yazdığım;
o varla yok arasında gidip gelen ince çizgide? Gülen bir çocuğun en masum
bakışlarında yakalayabilmek dünyayı, bir özlemi büyütebilmek özgür bir
uçurtmanın mavisinde... Sahte olmayan anlamlar yüklemek yaşama, gözbebeklerimden
aynalara yansıyan en derinlerimde saklı heyecanların tatlı esrimeleri...
Sıkışıp kaldığım geçmişimle yanıtı olamayan bir sürü soru ile
başbaşa kalmam şimdi, terkedilmişliğe, aldatılmaya alışamayışım bir türlü... Ben
bu kadar mıydım? Hep bu kadar mı oldum ?
Gün geldi; yitirdiğin dünle avunduğun zamanların yer aldı
yaşamında. Uzayıp giden o geceler boyu küçücük dünyan koca bir yalnızlığa kucak
açtı adınını her andığında onanmazlar yaralar aldığın eskimiş sevdalar...
Gün geldi; yenilgilerin içinde yargıladın kendini. Gerilmiş
yüzler, tehlikeye düşmüş aşkların, güçsüz ve utangaç sözde dostlukların, geçici
oldukları oranda zenginleştirdi seni.... Ömrün boyunca yaşadığın pek çok sondan
biriydi bu; tıpkı “sisyphe” gibi bir kayayı durmaksızın bir dağın tepesine dek
yuvarlayıp çıkarıyordun sessiz ve gösterişsiz... Söyler misin sevgili; mutlu
muydun Sisyphe kadar? Sen bu kadar mıydın? Hep bu kadar mı oldun?
Biliyor musun sevgili sen ve ben hep aynı yalnızlıktan yola
çıktık. Bir farkla. Ben gücümü yenik tuttum sana karşı ama ruhumu dimdik...
Hiçbir şey beklemeksizin sevdim seni, en koyu umutsuzluğunun tam ortasında iç
mahzenlerini aydınlatan bir küçük ışıktım... Neden sen? Neden sen beni bu hale
getiriyordun? Neden başkası değilde sen? Neydi senin sırrın?
Şimdi bu soruların yanıtlarını vermeliyim kendime... Yıllar boyu
yaşadığım yalnızlığın ancak yaşayabilenlerce anlaşılabilir bir duygu olduğunu
düşünürken... Senden sonra sevgili ben artık eski ben değilim derken... Ne
tuhaf, yıllar sonra seni hâlâ ilk günün anısı ile dipdiri anımsamak, yeniden
sorgulamak duyguları, seninle yüklü bir sevdanın ilk sabahında sana uyanmak aynı
zamanda... Hiçbir şey ummaksızın, dahasını istemeksizin... Bir daha hiç
gelmeyecek güzellikleri özlemelerle sarıp sarmalamak, bu özlemi sımsıcak içimde
hissetmek. Kimi zaman deli rüzgarların peşi sıra kuru bir yaprak gibi
sürüklenmek, kimi zaman kanadı örselenmiş bir martının sesinde eskiden kalmış
hüzünlü bir ezgiye dalıp gitmek... Sevdamız bu kadar mıydı? Hep bu kadar mı?
Hoşçakal,
Seni öperim, yüreğini de...
|