|
|
|
Merhaba sevgili dost,
Çok uzun zamandır ilk kez dün gece yarısı telefonum çaldı. Arayan sevgilim
olmasa da özlediğim eski bir dosttu. Aranmak güzel!
Sana hiç olmuş mudur? Hiç ummadığın bir anda postacı bir zarf uzatır yarı
aralanmış kapıdan. Üzerinde tanıdık gelen bir el yazısı ile yazılmış
adını okursun, yüreğin çarpar birden, açarsın ellerin titreyerek....
|
 |
İki kelimedir belki de içerisinde yazan ama bu bile seni
mutlandırmaya yeter. Ya da dün küllenmiş diye düşündüğün zaman aralıkları vardır
kimi. Bir tek sarı gülün güneş yağmurları yağdırması gibi çıkıp geliverir
apansız küllendi sandığın dün.
İşte böyle bir güneş yağmuruydu inen yaşamın gece yarısı. Gece güneş mi olur
deme. Dalından koparılmış tek bir yaprağı bile, bir demet beyaz papatyayı bile
sana uzatan elin sence bir değeri varsa elbette gece güneş de doğar, yıkanır
güneşin yağmur ışıklarıyla. Onun yüreğindeki gülümsemeyi yakalarsan, sen de ona
yüreğinle gülümseyebilirsin. İşte o andır gecene
güneş yağmurları indiren zaman.
Dün akşam deniz kıyısındaki küçük bir balıkçı lokantasında kadehimi senin için
kaldırdım. Koca bir okyanusu zarif bir şarap kadehi içerisine doldurup
inanılmaz bir keyifle yudumladım. Bilirsin, ben arada bir kendi kendimi
ödüllendiririm. Dün akşamki yemeğin en özel konuğu bendim. Ve sonra şarap ve
sonra balık ve sonra sen....... Gece yarısına doğru hafif çakırkeyif ve sevinç
ışıltılı tebessümler dudaklarımda, yalçın kayaların yükseldiği bir kumsal
bulamasam da dalgaların sesinin kadehlere vurduğu denizlerin uçsuz
bucaksızlığında sahil boyunca yüzümü yalayan rüzgar, ayak seslerime dost bu
akşam.
Duygular alabildiğine sakin, uysal ve özgürler. Ta uzaklardan türkü sesleri
çalınıyor kulaklarıma, dalgaların ak köpükleriyle ayak bileklerime değiyor
suların zümrüt ışıklı kahkahaları...
Kendimi inanılmaz çok duyumsuyorum, inanılmaz çoğul. Çoğul yalnızlıklar
içerisinde yaşayan bir sürü insanı düşündükçe yalnızlığımda duyumsadığım
çoğulluk tatmadığım boyutta bir duygu yoğunluğu yaşatıyor bana. Anımsayacaksın,
çok önceleri bir sohbetimizde “Seni düşünmek yalnızlığımdır/Azaltmıyorsa
yalnızlığımı” demiştim, hatırladın mı? Aradan uzun ve sancılı zamanlar akıp
geçti; bunun anlamını, ne anlatmak istediğimi bunu demekle artık anlamış
olmalısın diye düşünüyorum.
Sevgiler vardır insanlar arasında yaşandığı sanılan. Bunu sadece iki karşı cins
arasında olanını ayrımsayarak söylemiyorum. Tüm gerçek sevgileri aynı potada
eriterek düşünüyorum, evrensel boyutuyla. Sevilen insanı düşünürken yalnızlığın
azalmıyorsa, yaşadığın yalnızlığın ürkünçlüğünü bir düşünsene. Tanrı böylesini
kimseye vermeye.......
Oysa sevdiğin birini düşünürken onunla yüzlerce, binlerce çok olabilirsin.
Nasıl mı?
İstersen önce çoğul yalnızlıklardan bahsedelim. Bunda ortak bir noktada
birileşirsek o zaman tekil çoklukların tadına daha keyifle varabiliriz.
Ah, biz o insan oğlunun yalnızlık korkusu bir iç tepki olarak ta ana rahmine dek
uzanıyor. Orada uzunca bir süre iki can, tek beden üzülüyoruz, seviniyoruz,
ağlıyoruz, coşkulanıyoruz. Ve sonra o sıcacık, karanlık ama emin mekandan
zorunlu bir dış seyyehate yol alma günü gelince içinde yaşadığımız bedenin
dışına taşıyoruz feryat figan. Anamızın memesine, sıcak göğsüne hasret günler
başlıyor böylece. Artık yirmidört saatlik beraberlik yok. Yalnızlıktan basıyoruz
yaygarayı, ya da türlü değişik şekillerde çığlıklarla. Hayatı işte o doğduğumuz
anda başlıyoruz omuzlamaya.
Anlamıyoruz bir türlü bu çokluk içerisindeki yalnızlığı. İnsanların
(annenin/babanın/varsa kardeşin)bu andan itibaren senin yalnızlığını algılaması
olası değil. Ne yazık ki senin de bunu anlayabilmen için yılların onar onar
koşup gitmesi gerekecek. Göreceksin ki çocuk yaşlarda ne ise tek başınalığın,
yetişkinlikte de o olacak. Onun için doğar doğmaz öğrenmeye başlamalı
yalnızlıktan çokluklar üretmeyi.
Küçük bir çocukken kurduğun hayalleri bir düşün. Hani o bana anlattığın güzelim,
el değmemiş saflıkta, pırlanta değerinde olanları. Ve şimdi düşün bakalım sırt
üstü uzanıp, o hayaller kiminle? Senin dışında kiminle? Kiminle paylaşılarak
geldiler bu güne? Sadece sana aitler değil mi? Sadece sen biliyorsun o kocaman,
upuzun hayallerini. O zamanlar ki tekliğin içerisinde, hayallerin bir sevgi
bulutu sırtında çoklaştırmadı mı seni? Hayır deme. Ben biliyorum, çoklaştırdı.
Dört duvar arasında yaşadığın zaman dilimlerinde de yalnızdın. Özgürlüğünü eline
aldığın günde. Kim anladı yaşadıklarını senin kadar? Kim duyumsadı acılarını,
özlemlerini, istemlerini? Bir adının elini bile tutmadan ölmek, hem de pisi
pisine derken kim biliyordu içindeki çaresizliği? Sen elbette, sen dostum. O
yalnızlığındaki çoklukları tekrar düşün istersen.
Etrafına şöyle bir bak; anne var, baba, kardeş, eş, sevgili bunlardan en az
birine sahip olanlar var, iş hayatını paylaştığın/paylaştıkları kimi insanlar
da var. Bu çokluk içerisinde yalnız olmamaları gerektiğini düşündüğün insanları
bir izle.... Kendini izle.....
Onlardan kendin için çok değil, minicik bir zaman aralığı dile. Gör bak o zaman,
herkes kendisi için uygun olan zaman dilimini ayıracaktır sana. (ayırmamaları da
ihtimal dahilinde) Annen, baban hayatta ise; dur hele oğul babana bir soralım
diyecek, çocuğun; dersim var hele bir bitsin bakarız
diyecek, karın desen ya ütüsü vardır, ya da yemeğin kıvamında pişmesi ile
ilgilenmektedir, sana yanıt verecek olsa yemeğin dibini tutturma ihtimali
yüksek, o da erteleyecek kendisi için daha müsait bir zamana. Kız ya da erkek
kardeşin kendi iş ve özel yaşamından artık zamanları kalırsa aklına getirecek
seni, iş ortağın zaten o neyin peşinde akıl sır ermez, kız ya da erkek arkadaşın
aşmak durumunda olduğu bin bir dertle uğraşmakta büyük olasılıkla. Sonuçta
çevrendeki her insan kendi zaman kırıntılarından ekstralar çıkarırlarsa sana
dönüp; Efendim? demeyecekler mi? İşte anlatmaya çalıştığım çokluk içerisindeki
yalnızlık; belki de hayatın gerçek yüzü bu. Bilemiyorum, belki de herkes böyle
yaşamayı kanıksamış durumda.
Oysa senin istediğin kırıntı zaman dilimleri değil. Senin istediğin, senin
yalnızlığına, sesine o an uzanacak el, ses, kulak, yürek. En azından böyle
olmalı diye düşünüyorum. Hepimizin istediği duyulmak değil mi? Duyulmak ama; sen
istediğinde değil, ben istediğimde beni duyabiliyor musun, elini uzatabiliyor
musun, yüreğini sunabiliyor musun? Benim anlatmaya çalıştığım böylesi bir
duyulmak. Ama ben kilometrelerce uzaktayım, nasıl olacak bu? diye soruyorsun
değil mi? İşte olmadı. Yine anlamadım be güzelciğim.
Hayat kimi insanlar için anlamsızca, acımasızca akıp giden bir süreç.
İnsanoğlunun tek yenilgisi işte bu. Kimi insanlar için bu süreç üzerine oynan en
büyük kumar, kimi insanlar içinse yaşam yaşanmışlık, kimileri için de
yaşananlar. Bir çok insanın ise bu kavramlardan haberi bile yok. Yaşam, dolu
dolu yaşanmış, derinliğine özümsenmiş (anlar)toplamı değil mi? İrin toplayan
anılarla yaşamayı öğrenmek, anlamlı kılmayı bilmek, kimi yaşanmışlıklardan
keyifler, güzellikler arayıp bulmaya çalışmak değil mi? Anılar irin
toplamazlarsa çokluğundan, hacminden bahsetmek olası mı? Benim bahsettiğim bu
işte, yaşananları, yaşanmışlıkları yaşam içerisinde hacimli kılabilmek. Yani
daha ergin bir yaşamı yaşamak bahsettiğim.
İçinde bulunduğumuz şu günler, elimizdeki olanakların ayırımına varmak,
hayatımızı gözden geçirmek ve gerçekte nerede, nasıl ve ne olmak istediğimizi
bir kez daha düşünmek için fırsat aralıkları yaratıyor.
Ben yüzlerce selobantla yapıştırılmış tebessümlerle çıkıp gelip de; işte
buradayım, üstelik de senin için türünden yaklaşımlardan söz etmiyorum ki......
Bu tür yaklaşımlarla sür git yaşadığın, kaçınamadığın ilişkilerin var
yanılmıyorsam. Çokça kirecin eksik badanaya benzediğini düşünüyorum. Pul pul
dökülüyor. Ya da sıvası deniz kumu ile yapılmış bir duvar gibi altından
tuğlaları sırıtıyor. Böylelerini bırakıyorum zaten oldukları yere. Bu ilişkiler
içinde olan çokça tanıdık insan suretleri var çevremizde.
Akşam olduğunda, aman biraz daha geç gelse de rahatım bozulmasa dediği adamı
kapıda sahte bir sevgi gösterisi ile karşılayan kadın arkadaşlarımdan tut da,
karım mı ? Ne kadını? Yıllardır aramızda duygusal hiçbir bağ yok inan ki deyip,
ilk cinsel iç tepisinde başka bedenlerin hayalleriyle yüklü bir başka bedende
orgazm olan erkeklere kadar çoğul yalnızlıklar..... Bunlar değil anlatmak
istediklerim. Bir sahne de rol yapar gibi yaşanan ikili ilişkiler değil
anlatmaya çalıştığım. Birşeyler çatıştığında adına özveri deyip sürdürülenler
değil.
Şimdi senin şöyle dediğini duyar gibiyim. “Boş ver güzelim, bu çoğul
yalnızlıklar adımın bir parçası hanidir. Yaşayıp duruyoruz işte. Yalnızlıkları
dürtüklemenin alemi ne şimdi durup dururken? Alan memnun satan memnun. Bundan
sana ne?”
“Bana ne” olanı mı ?
Bana olanı; sürgit çirkinliklerden kendimi sıyırıp yaşamla doğru bir orantı
kurmak.
Duyumsamaktan hoşlandığım duyguları yalnızlığım içerisinde bile çoğaltmanın,
korumanın ollarını aramak. Bunun dışındaki olasılıklara da tümden kapalı olduğum
su götürmez bir gerçek....
Şimdi bir düşün “Seni sevmediğimi düşün” Ve hatta seninle bu ikiliğim içerisinde
(biz çoğul sayılıyoruz) öyle yalnız öyle yalnızım ki! Niye eziyet ediyorum
kendime bu denli yalnızlık içerisinde yalnızlığımı daha da yalnızlaştırarak?
Şimdi düşün “Seni sevdiğimi düşün” (Çokça bir sürü insanı seviyorum ya) Seninle
bu ikiliğim içerisinde (biz çoğul sayılıyoruz) nasıl yalnız duyumsamıyorsam
kendimi, yalnızlığım içerisinde de yalnız değilim demektir, çoğul
duyumsarım kendimi. Yalnız olup olmamam etrafımdaki kişi sayısı ile orantılı
değil ki!!!
İçim yalnızsa; kim, hangi kimler bu yalnızlığı doldurabilirler ?
Ama içim çoksa, doğurgansa, güzelliklerden yana üretkense yanımda senin /birinin
olması gerekmiyor.
Sen /o, zaten benimle oluyor. Düşüncelerimde oluyor. Kahvaltı masamda oluyor,
tek bir dize de oluyor, vitrindeki bir kravatta oluyor, bir barda demli çayda
oluyor, denizin usul mavi dalgalarında ayak bileklerime değen ak köpükte oluyor,
yeşil bir yağmur damlasının tenime dokunmasında oluyor, sırtıma geçirdiğim bir
giysiden tut kulağıma taktığım küpeye kadar ve nihayet bir deniz kıyısındaki
balıkçı lokantasında bir kadeh şarap, bir balık kılçığı oluyor. Sıvası dökülmüş,
badanasının kireci eksik bir duvar gibi sırıtmıyor bu çokluk anlayacağın. Çünkü
sana “aklımla gidiyorum” ben........
Sana (bir insana) aklımla gitmek ne demek bunu soruyorsun değil mi? Vakit hayli
geç oldu bu akşam için. Haftaya nasılsa yine birlikteyiz. İstersen bu akıl
meselesini sana o zaman anlatayım ne dersin?
Sevgiyle kal, seni öperim. Yüreğini de.......
|