BİR GÖNÜL YOLCULUĞU 11

Nalan Kara

Merhaba sevgili dost,

Çok uzun zamandır ilk kez dün gece yarısı telefonum çaldı. Arayan sevgilim olmasa da özlediğim eski bir dosttu. Aranmak güzel!

Sana hiç olmuş mudur? Hiç ummadığın bir anda postacı bir zarf uzatır yarı aralanmış kapıdan. Üzerinde tanıdık gelen bir el yazısı ile yazılmış  adını okursun, yüreğin çarpar birden, açarsın ellerin titreyerek....

İki kelimedir belki de içerisinde yazan ama bu bile seni mutlandırmaya yeter. Ya da dün küllenmiş diye düşündüğün zaman aralıkları vardır kimi. Bir tek sarı gülün güneş yağmurları yağdırması gibi çıkıp geliverir apansız küllendi sandığın dün.

İşte böyle bir güneş yağmuruydu inen yaşamın gece yarısı. Gece güneş mi olur deme. Dalından koparılmış tek bir yaprağı bile, bir demet beyaz papatyayı bile sana uzatan elin sence bir değeri varsa elbette gece güneş de doğar, yıkanır güneşin yağmur ışıklarıyla. Onun yüreğindeki gülümsemeyi yakalarsan, sen de ona yüreğinle gülümseyebilirsin. İşte o andır gecene
güneş yağmurları indiren zaman.

Dün akşam deniz kıyısındaki küçük bir balıkçı lokantasında kadehimi senin için kaldırdım. Koca bir okyanusu zarif bir şarap kadehi  içerisine doldurup inanılmaz bir keyifle yudumladım. Bilirsin, ben arada bir kendi kendimi ödüllendiririm. Dün akşamki yemeğin en özel konuğu bendim. Ve sonra şarap ve sonra balık ve sonra sen....... Gece yarısına doğru hafif çakırkeyif ve sevinç ışıltılı tebessümler dudaklarımda, yalçın kayaların yükseldiği bir kumsal bulamasam da dalgaların sesinin kadehlere vurduğu denizlerin uçsuz bucaksızlığında sahil boyunca yüzümü yalayan rüzgar, ayak seslerime dost bu akşam.

Duygular alabildiğine sakin, uysal  ve özgürler. Ta uzaklardan türkü sesleri çalınıyor kulaklarıma, dalgaların ak köpükleriyle ayak bileklerime değiyor suların zümrüt ışıklı kahkahaları...

Kendimi inanılmaz çok duyumsuyorum, inanılmaz çoğul. Çoğul yalnızlıklar içerisinde yaşayan bir sürü insanı düşündükçe yalnızlığımda duyumsadığım çoğulluk tatmadığım boyutta bir duygu yoğunluğu yaşatıyor bana. Anımsayacaksın, çok önceleri bir sohbetimizde “Seni düşünmek yalnızlığımdır/Azaltmıyorsa yalnızlığımı” demiştim, hatırladın mı? Aradan uzun ve sancılı zamanlar akıp geçti; bunun anlamını, ne anlatmak istediğimi bunu demekle artık anlamış olmalısın diye düşünüyorum.

Sevgiler vardır insanlar arasında yaşandığı sanılan. Bunu sadece iki karşı cins arasında olanını ayrımsayarak söylemiyorum. Tüm gerçek sevgileri aynı potada eriterek düşünüyorum, evrensel boyutuyla. Sevilen insanı düşünürken yalnızlığın azalmıyorsa, yaşadığın yalnızlığın ürkünçlüğünü bir düşünsene. Tanrı  böylesini kimseye vermeye.......

Oysa sevdiğin birini düşünürken onunla yüzlerce, binlerce çok olabilirsin.

Nasıl mı?

İstersen önce çoğul yalnızlıklardan bahsedelim. Bunda ortak bir noktada birileşirsek o zaman tekil çoklukların tadına daha keyifle varabiliriz.

Ah, biz o insan oğlunun yalnızlık korkusu bir iç tepki olarak ta ana rahmine dek uzanıyor. Orada uzunca bir süre iki can, tek beden üzülüyoruz, seviniyoruz, ağlıyoruz, coşkulanıyoruz. Ve sonra o sıcacık, karanlık ama emin mekandan zorunlu bir dış seyyehate yol alma günü gelince içinde yaşadığımız bedenin dışına taşıyoruz feryat figan. Anamızın memesine, sıcak göğsüne hasret günler başlıyor böylece. Artık yirmidört saatlik beraberlik yok. Yalnızlıktan basıyoruz yaygarayı, ya da türlü değişik şekillerde çığlıklarla. Hayatı işte o doğduğumuz anda başlıyoruz omuzlamaya.

Anlamıyoruz bir türlü bu çokluk içerisindeki yalnızlığı. İnsanların (annenin/babanın/varsa kardeşin)bu andan itibaren senin yalnızlığını algılaması olası değil. Ne yazık ki senin de bunu anlayabilmen için yılların onar onar koşup gitmesi gerekecek. Göreceksin ki çocuk yaşlarda ne ise tek başınalığın, yetişkinlikte de o olacak. Onun için doğar doğmaz öğrenmeye başlamalı yalnızlıktan çokluklar üretmeyi.

Küçük bir çocukken kurduğun hayalleri bir düşün. Hani o bana anlattığın güzelim, el değmemiş saflıkta, pırlanta değerinde olanları. Ve şimdi düşün bakalım sırt üstü uzanıp, o hayaller kiminle? Senin dışında kiminle? Kiminle paylaşılarak geldiler bu güne? Sadece sana aitler değil mi? Sadece sen biliyorsun o kocaman, upuzun hayallerini. O zamanlar ki tekliğin içerisinde, hayallerin bir sevgi bulutu sırtında çoklaştırmadı mı seni? Hayır deme. Ben biliyorum, çoklaştırdı.

Dört duvar arasında yaşadığın zaman dilimlerinde de yalnızdın. Özgürlüğünü eline aldığın günde. Kim anladı yaşadıklarını senin kadar? Kim duyumsadı acılarını, özlemlerini, istemlerini? Bir adının elini bile tutmadan ölmek, hem de pisi pisine derken kim biliyordu içindeki çaresizliği? Sen elbette, sen dostum. O yalnızlığındaki çoklukları tekrar düşün istersen.

Etrafına şöyle bir bak; anne var, baba, kardeş, eş, sevgili bunlardan en az birine sahip olanlar var, iş hayatını paylaştığın/paylaştıkları  kimi insanlar da var. Bu çokluk içerisinde yalnız olmamaları gerektiğini düşündüğün insanları bir izle.... Kendini izle.....

Onlardan kendin için çok değil, minicik bir zaman aralığı dile. Gör bak o zaman, herkes kendisi için uygun olan zaman dilimini ayıracaktır sana. (ayırmamaları da ihtimal dahilinde) Annen, baban hayatta ise; dur hele oğul babana bir soralım diyecek, çocuğun; dersim var hele bir bitsin bakarız
diyecek, karın desen ya ütüsü vardır, ya da yemeğin kıvamında pişmesi ile ilgilenmektedir, sana yanıt verecek olsa yemeğin dibini tutturma ihtimali yüksek, o da erteleyecek kendisi için daha müsait bir zamana. Kız ya da erkek kardeşin kendi iş ve özel yaşamından artık zamanları kalırsa aklına getirecek seni, iş ortağın zaten o neyin peşinde akıl sır ermez, kız ya da erkek arkadaşın aşmak durumunda olduğu bin bir dertle uğraşmakta büyük olasılıkla. Sonuçta çevrendeki her insan kendi zaman kırıntılarından ekstralar çıkarırlarsa sana dönüp; Efendim? demeyecekler mi? İşte anlatmaya çalıştığım çokluk içerisindeki yalnızlık; belki de hayatın gerçek yüzü bu. Bilemiyorum, belki de herkes böyle yaşamayı kanıksamış durumda.

Oysa senin istediğin kırıntı zaman dilimleri değil. Senin istediğin, senin yalnızlığına, sesine o an uzanacak el, ses, kulak, yürek. En azından böyle olmalı diye düşünüyorum. Hepimizin istediği duyulmak değil mi? Duyulmak ama; sen istediğinde değil, ben istediğimde beni duyabiliyor musun, elini uzatabiliyor musun, yüreğini sunabiliyor musun? Benim anlatmaya çalıştığım böylesi bir duyulmak. Ama ben kilometrelerce uzaktayım, nasıl olacak bu? diye soruyorsun değil mi? İşte olmadı. Yine anlamadım be güzelciğim.

Hayat kimi insanlar için anlamsızca, acımasızca akıp giden bir süreç. İnsanoğlunun tek yenilgisi işte bu. Kimi insanlar için bu süreç üzerine oynan en büyük kumar, kimi insanlar içinse yaşam yaşanmışlık, kimileri için de yaşananlar. Bir çok insanın ise bu kavramlardan haberi bile yok. Yaşam, dolu dolu yaşanmış, derinliğine özümsenmiş (anlar)toplamı değil mi? İrin toplayan anılarla yaşamayı öğrenmek, anlamlı kılmayı bilmek, kimi yaşanmışlıklardan keyifler, güzellikler arayıp bulmaya çalışmak değil mi? Anılar irin
toplamazlarsa çokluğundan, hacminden bahsetmek olası mı? Benim bahsettiğim bu işte, yaşananları, yaşanmışlıkları yaşam içerisinde hacimli kılabilmek. Yani daha ergin bir yaşamı yaşamak bahsettiğim.

İçinde bulunduğumuz şu günler, elimizdeki olanakların ayırımına varmak, hayatımızı gözden geçirmek ve gerçekte nerede, nasıl ve ne olmak istediğimizi bir kez daha düşünmek için fırsat aralıkları yaratıyor.

Ben yüzlerce selobantla yapıştırılmış tebessümlerle çıkıp gelip de; işte buradayım, üstelik de senin için türünden  yaklaşımlardan söz etmiyorum ki......

Bu tür yaklaşımlarla sür git yaşadığın, kaçınamadığın  ilişkilerin var yanılmıyorsam. Çokça kirecin eksik badanaya benzediğini düşünüyorum. Pul pul dökülüyor. Ya da sıvası deniz kumu ile yapılmış bir duvar gibi altından tuğlaları sırıtıyor. Böylelerini bırakıyorum zaten oldukları yere. Bu ilişkiler içinde olan çokça tanıdık insan suretleri var çevremizde.

Akşam olduğunda, aman biraz daha geç gelse de rahatım bozulmasa dediği adamı kapıda sahte bir sevgi gösterisi ile karşılayan kadın arkadaşlarımdan tut da, karım mı ? Ne kadını? Yıllardır aramızda duygusal hiçbir bağ yok inan ki deyip, ilk cinsel iç tepisinde başka bedenlerin hayalleriyle yüklü bir başka  bedende orgazm olan erkeklere kadar çoğul yalnızlıklar..... Bunlar değil anlatmak istediklerim. Bir sahne de rol yapar gibi yaşanan ikili ilişkiler değil anlatmaya çalıştığım. Birşeyler çatıştığında adına özveri deyip sürdürülenler değil.

Şimdi senin şöyle dediğini duyar gibiyim. “Boş ver güzelim, bu çoğul yalnızlıklar adımın bir parçası hanidir. Yaşayıp duruyoruz işte. Yalnızlıkları dürtüklemenin alemi ne şimdi durup dururken? Alan memnun satan memnun. Bundan sana ne?”

“Bana ne” olanı mı ?

Bana olanı; sürgit çirkinliklerden kendimi sıyırıp yaşamla doğru bir orantı kurmak.

Duyumsamaktan hoşlandığım duyguları yalnızlığım içerisinde bile çoğaltmanın, korumanın ollarını aramak. Bunun dışındaki olasılıklara da tümden kapalı olduğum su götürmez bir gerçek....

Şimdi bir düşün “Seni sevmediğimi düşün” Ve hatta seninle bu ikiliğim içerisinde (biz çoğul sayılıyoruz) öyle yalnız öyle yalnızım ki! Niye eziyet ediyorum kendime bu denli yalnızlık içerisinde yalnızlığımı daha da yalnızlaştırarak?

Şimdi düşün “Seni sevdiğimi düşün” (Çokça bir sürü insanı seviyorum ya) Seninle bu ikiliğim içerisinde (biz çoğul sayılıyoruz) nasıl yalnız duyumsamıyorsam kendimi, yalnızlığım içerisinde de yalnız değilim demektir, çoğul duyumsarım kendimi. Yalnız olup olmamam etrafımdaki kişi sayısı ile orantılı değil ki!!!

İçim yalnızsa; kim, hangi kimler bu yalnızlığı doldurabilirler ?

Ama içim çoksa, doğurgansa, güzelliklerden yana üretkense yanımda senin /birinin olması gerekmiyor.

Sen /o, zaten benimle oluyor. Düşüncelerimde oluyor. Kahvaltı masamda oluyor, tek bir dize de oluyor, vitrindeki bir kravatta oluyor, bir barda demli çayda oluyor, denizin usul mavi dalgalarında ayak bileklerime değen ak köpükte oluyor, yeşil bir yağmur damlasının tenime dokunmasında  oluyor, sırtıma geçirdiğim bir giysiden tut kulağıma taktığım küpeye kadar ve nihayet bir deniz kıyısındaki balıkçı lokantasında bir kadeh şarap, bir balık kılçığı oluyor. Sıvası dökülmüş, badanasının kireci eksik bir duvar gibi sırıtmıyor bu çokluk anlayacağın. Çünkü sana “aklımla gidiyorum” ben........

Sana (bir insana) aklımla gitmek ne demek bunu soruyorsun değil mi? Vakit hayli geç oldu bu akşam için. Haftaya nasılsa yine birlikteyiz. İstersen bu akıl meselesini sana o zaman anlatayım ne dersin?

Sevgiyle kal, seni öperim. Yüreğini de.......

Bir Önceki Sayfa... Ana Sayfa Köşe Yazıları Arkadaşına Gönder

Yukarı Çıkmak İçin...