|
|
|
Merhaba,
Neredeyse gölgelerden bile korkar olduk. Selam vermekten, rüya görmekten,
kapımızı çalan dilenciden, mektupları taşıyan postacıdan;
neredeyse korkar olduk kendi gölgemizden.......
Böyle yazmıştı şair;
Fakat ben!!!!
Sözümü size |
 |
Gözü
mü göğe çevirdim
Karamsarlık alıp,
Sevinç veriyorum yerine
Anlayın artık
Sürümden kazanıyorum böylece........
Zaman hızla Nisan'a doğru yol almakta. Son günlerin sıradanlığında
kaybolmamak için çaba harcadığım bir hayat dilimindeyim. Saat 24’e yaklaşırken
sana yazmaya oturmuştum ki; darmadağınık notlarım arasında, birzamanlara yönelik
umut, huzur, sevgi, hoşgörü yüklü satırlarda çoktan üşümeye yüz tutmuş
yüreğimin kor sıcaklığını buluyorum. Ve sararmış bir iki gazete küpürü.
Süreç içerisinde kesip saklamış olduğum, altı kalın çizgilerle
belirlenmiş cümleleri paylaşmak istiyorum seninle.
‘Köprüleri
atma, aynı nehri kaç kez daha geçmek zorunda kalacağına şaşacaksın’
‘Hayatını
bir anlamlandırma çabası olarak değil, bir çığlık gibi yaşa’
‘Hayatınızın
başlangıcında bir hata varsa, önce; yeni bir hayat haritası çizerek
başlayın işe’
Ve bu şekilde sürüp giden, insanı mutlu kılan, motive eden, yüreklendiren,
boşa
geçirilmemiş bir ömrün paha biçilemez tecrübelerini aktaran bir kaç
cümle.
Düşünüyorum da; nedenli çabuk, ne kadar çok iniş çıkış yaşanarak,
tek bir anından pişmanlık duyulmaksızın, hüzünler, hayalkırıklıkları,
mutsuzluklar, sevinçler, kahkahalar, sevdalar konuk olmuşlar...
Çevrene bir bak, hayatının başlangıcı yanlış haritalanmış bir sürü
tanıdık insana rastlayacaksın.
Ne kadar çabalasalar da üstünü bir türlü örtemedikleri hata yüklü bir hayat.
Kaçan bir çorabı dikmeye çalışmak gibi bir hayat. Hep bir yerlerde
sırıtan, seni, kendi kendini rahatsız kılan bir hayat.
Geriye dönüp kaçan bir çorabı eski haline getirmek mümkün mü? Ya yamadığımız
eski bir giysiyi?
Git gide; yeni bir kaçık, yeni bir yama. Bir yenisi, bir yenisi daha. Kaçarak,
saklayarak. Peki, nereye kadar?
Hayatımız, yerine bedelini para karşılığı ödeyip de yenisini alabileceğimiz
bir malzeme de değil. O zaman iki seçenek çıkıyor önümüze.
Kendine alışmak, bu birincisi. İki; yeni
bir yaşam kurgulamak. Bütün sana öğretilen yanlışlardan sıyrılarak
yeni bir yaşama yol almak. Zor olan ikincisi. Çünkü çoğu insan kendine alışmayı yeğ
tutarak sürdürüyor yaşamını. Kendine alıştıkça hep aynı kısır döngü yinelenip
duruyor. Zaman geçiyor, insanlar gelip geçiyor önünüzden. Yaşam akıp
gidiyor. Bir siz kalıyorsunuz olduğunuz yerde çakılmış kalmış
bir halde.
Ve git gide daha da büyüyorsunuz geçmişiniz içinde. Geçmişiniz
bugününüz oluyor, daha da ileri giderek yarın oluyor geçmişiniz. Geçmişte
yarım bıraktığınız anlar, insanlar, olaylar, mekanlar acımasızca işgal
ediyor bugününüzü. Çünkü korkuyorsunuz yarından, yeni bir yeniden.
Dünden acı duydunuz, belki; hüzünlendiniz, birçok yaranız vardı
kanayan. Ve hayatın bir parçası gibi kabullenemediniz bir türlü. Yaşandığı
hali ile koruyacak yerde, tekrar dürtüklediniz dünü. Artık gelecek
sizin için anlamsız, uzak ve korku yüklü. Bunun için dönüp dönüp
insanların ne yaptığı ile, ne söylediği ile daha çok ilgilisiniz. Gözlemleyerek,
sorgulayarak, kendinizin dışında her şeyi yargılayarak sessiz ve bıçaktan
keskin gözlerinizle...
Hiç
sordunuz mu kendinize neden başkalarının hayatına bu denli müdahaleci olduğunuzu.
Ötekileri koruma altına alma çabalarınızı. Sanki siz olmazsanız hiçkimsenin
yaşamak için nelere ihtiyaçları olacağını düşünemeyeceklerini. Ve
herkese bireyler vermek çabası içindeyken, bunu neden yaptığınızı?
Herkesin yaşamına bu kadar hükmediciyken, kendi yaşamınız için
nelerin gerekli olduğunu!!
Hayır!!!!!
Siz
kendinizi böyle mutlu kıldığınızı sanıyordunuz. İnsanlara size göre doğru,
size göre güzel olduğunu sandığınızı sunarak. Karşınızdaki
de kendine göre güzel ve doğru olmayanı siz sunduğunuz için almak
durumunda kalarak.
Ya almak beceriniz!!!
Bu
bana öğretilmedi ki dediğinizi duyuyorum. İşte bir gün bununla
karşılaştınız. Dışınızdan biri size içinde dostluk, arkadaşlık,
yoldaşlık bulunan bir sevda sundu. Bazen sevgili, bazen anne, bazen
kardeş, evlat, bazen gözbebeğinizdeki yaş, yüreğinizdeki telaş oldu.
İlk kez karşılığını ödemek durumunda olmadığınız bireyler
sunuluyordu size; şaşırdınız.....
Hayatınızın
ta başlangıcından bu yana taşımakta zorlandığınız geçmişinizle
birbirinize alışmış yaşayıp gidiyordunuz işte. Ne yaptıysanız, ne
başardıysanız tek başınaydınız hep, dimdik, bir sütun kadar
yalnız.
Tartışması bile söz konusu olmayan, tek başına acı çekmenin keyfini tek
başına çıkarmaya alışmış olarak. Kendinizi, kendinize dost kılmayı
denemeden, dünyaya dair kaygılarınızı gözlerinize yansıtarak. İnsana
dair güvensizlikler içinizde, kimi pişmanlıklar inkarında, gölgenizle bile
kavga ederek. Hep üvey duygular, üvey sevgiler yaşayarak. Hep başkaları
için yaşadığınızı kendinize kabul ettirmeye çalışıp bundan
gururlanarak.
Kendinizle
yüz yüze gelmekten kaçınarak, kendinizle hesaplaşmadan,
kendinizden bir şeyler öğrenmeye çalışmadan. Durmadan başkalarını anladığınızı
sanarak, herkesin size sürüklenmesini arzulayarak ve herkesin öyküsünü
kendinize göre kurgulayarak ve tek başına......
Ve; yargı yetkesini elinizde tutarak......
Oysa,
yargı dedin mi orada bir durup düşüneceksin. Önce kendini yargılamaktan
başlayacaksın işe. Zor olandan. İçindeki gerçek doğruları, yanlışları,
güzellikleri, çirkinlikleri, incelikleri, kabalıkları, yalanları,
aldatmaları, örselemeleri tek tek çıkaracaksın ortaya. Seni yargılayacak tek
kişi olan kendine vereceksin hesabını. İçindekilerle yüz yüze
gelmeyi gerçekten başardığında inceliklere ve güzelliklere karşı
yeşeren bir duygu varsa onu alıp çıkarmaya bak derim. Önemli olan kimi
yanılgılara rağmen içindeki güzelliklerden hiç bir şey yitirmemen.
İşte bunu korumayı başarabiliyorsan, orada, içinde, yüreğinin ta
derininde biryerlerde kendini korumayı başarabiliyorsun demektir.
Gölgenle
kavgalı değilsen, iç huzuru her şeye rağmen duyabiliyorsan, başkalarının
mutluluğu ve başarısından tat alabiliyorsan, kim olursa olsun dostum diye
sarıldığın insanı sıkı sıkı tutabiliyorsan, bir çift gözde
yenilmemiş sevdalar yakalayabiliyorsan, bir tek sözde yılları
duyabiliyorsan, ne kendine bir koltuk değneği arayıp, ne de başkalarına bu
bağlamda bir değnek olmalıyım gibi bir saplantıdan kurtulabilmişsen, dahası hala
yağan karda, inen yağmurda, esen rüzgardaki ezgiyi duyuyorsa yüreğin
beklentisiz sunabiliyorsan sende ne varsa ve alabiliyorsan sana sunulanları art
niyetsiz, bir tek papatyadaki güzellikleri özlüyorsan, iç trompetlerinin
sesini dinlemeye devam et. Seni doğru yola götürecek iç seslerindir. Ve
inan bana onlar yalan söylemezler, seni aldatmazlar. Belki biraz hırpalarlar,
örseler, canını acıtır ama bil ki gerçektir duydukların. Dahası
dost kılar seni sana. Seni seninle yener. Sen seni yendikçe daha da güçlenirsin.
Bin türlü mutluluk çıkaracaksın bundan eminim. O zaman karşındaki sana
dostmuş, değilmiş, aldatmış, kandırmış, örselemiş, parçalamış. Çoktan
aşmış olacaksın bunları.
İçinin sesini dinlerken karşındakinin yanlışı, seni yanıltması her
ne olursa olsun kendine mal etmemeyi öğreneceksin. Bu duyguların içersindeki
tutarlılığın ve kalıcılığın doğrultusunda salt kendi davranışlarından
sorumlu göreceksin kendini. Ve tüm dünyadan sorumlu olduğunu
duyumsayacaksın yüreğinde.
Şunu
hiç unutma dostum;...
Kendini
aramayan insan mutlu değildir. Önemli olan, kendini ararken her şeyi çırılçıplak
ortaya koyabilmekteki cesaretin. Her şey orada olup bitiyor. Doğuyor, büyüyor,
yaşıyor. İçin doğuruyor her şeyi, için büyütüyor ve yaşatıyor. Yeter
ki yüzleşebil kendinle. O zaman ne kadar zenginleştiğini, güzelleştiğini
göreceksin. Şaşırma!!!
Bu zor ama keyifli bir yolculuktur.
Her
zaman, önce kendine sun kendini ki; başkalarına sunabilecek bir sen olsun.
Kendini kendinle sev ki; ötekileri sevecek bir sen yaratasın. İçine dön
önce.
Dışın
açık
Üstünden bak
Yeniden doğur kendini
Göreceksin ne denli güzelleştiğini
Zamanını aldım kusura bakma
Seni dost kıldığım için kendime
Paylaşmak istedim bu duygularımı
Şimdilik dostça kal
|