|
|
|
Merhaba
güzel insan,
Meğer
ne çok özlemişim seni, meğer ne çok severmişim. Elime tek dokunuşunla
sana ilk aşık olduğum akşam yüreğime ılık ılık akıveren tarifi
mümkün olmayan o duygu, nasıl da sarıverdi yıllar sonrası ilk
günün heyecanı ile yüreğimi. Sevdalar bitmez gülüm derdim, eğer
sahici iseler. Bendeki de işte öylesi bir sevda....... |

|
Sanıyordum
ki türkülerini duymasam, yazdıklarını okumasam, resimlerine bakmasam,
seninle yaşadıklarımı anımsamasam seni unutacağım. Oysa; Ahmet Arif‘in
dizelerindeki gibi, ‘Ve ellerim kelepçede/Tütünsüz uykusuz kaldım/Terk
etmedi sevdan beni’
Belki konuşabilseydik, uzun zamanlar boyu süregelen sessizliği bozabilseydin,
bana anlatacak birşeylerin olabilseydi, karşılıklı birbirimize
akabilseydik, hiçbir zaman aynı sözcüklerle konuşamayacağımızı
bilmemize karşın, aynı duygusal deneyimlerin farklı duyumsamaları ve anılarının
çağrışımları ile birbirimizi anlamaya çalışsaydık kan değil sevdamız
akardı geceye........
Birikmişliklerle, yaşanmışlıklar bir araya geldiğinde yaşamı oluşturduğunun
ayırımına vardığında, içinden yükselen sesleri bastırma yolundaki çabaları
hırpalıyor insanı; ola ki derindeki anı filizleri gün ışığına çıkana
dek gece boyu var oluşun duvarlarına çarpmadan ilerlemenin yollarını arıyor
kişi. ‘Üç Bordeaux’luya saygı’ adlı yazıdan kavramsal var oluşa bir
örnek sunmak istiyorum sana. ‘Eğer insan gecenin içinde kendini arıyorsa
ya da soluk alabileceği bir küçük boşluğa gerek duyuyorsa, o zaman
uzaklara, daha uzaklara doğru yürümesi gerekir. Gecenin sınırlarına doğru!...
Varoluştaki belirsizlikleri, çevredeki hiçliği, görünür ahlakın arkasına
saklanmış kural dışılıkları bir bir duyarak yürümek....’
Zamanca derinliğe sahip tortulu mekanlar, fotoğraflar, izler, sözler, yüzler,
duyarlılıklar alıp götürüyor ötelere.. Tortular birikiyor anıların irin
toplayan yaralarında. Sanki içimdeki binlerce kuş beni terk ediyor, yüz
binlerce kanat çırpışlarıyla. Sadece bir başlangıç düşlüyorum, soluk
alabileceğim küçücük bir gece boşluğu sabaha doğru tüm sınırlarımı
zorlarken. Yeniden kurgulanacak doğru ve güzel olmasını istediğim incelikli
bir yaşamın başlangıcı.Yeni umutlardan yorgun bir yürekle duyumsanan kanat
çırpışların sessiz gürültüsü ile...
Güvercinlerin kanat çırpıntısı ile içime akıyor zaman..... İçimden çıkıp
gidiyor zaman.... Yalnızlığın yarattığı insana doğru aktıkça gece
zamanlar tükeniyor..... Ve sonra güzelim, zamanlar tükendikçe yazılar başlıyor.
Sonra bir bakıyorsun; Sanki duygularımızda çok keskin ışıklarla aydınlanmış,
parlak ve canlı duran biri, hayatımızda, sırf parlaklığından dolayı
yer bulmuyor, onu hayatımıza yerleştirmek için birçok ışığın yerini değiştirmemiz,
bazı ışıkları söndürmemiz gerekeceğinden karar verirken duralıyor ve
soruyoruz kendimize: Onun duygularımdaki yerini biliyorum ama hayatımdaki yeri
neresi?
Bu kararsızlık yüzünden kayıplarımız olmadı mı?
Bilirsin, insanın hayatta geri çekilmek zorunda kaldığı anlar vardır. Sen
de yaşamışsındır. Yaşamsal konumları korumak için daha az önemli
konumları terk etmek gerektiği anlar. Belki de yaşamsal konumlarla, daha az
önemli konumlar arasındaki dengenin kurulamamış olmasıdır insanı bazı
sorunlar çıkmazına iten....
Oysa
birbirimizi duyabilmeyi öğrensek, endişelerimizi paylaşabilir, yaşamın
tarifsiz sıkıntılarının dar kalıpları içerisinde beynimize hükmetmeyecek
kadar önemli olduğunu hatırlatabilirdik birbirimize.Yaşamın ve dünyanın
ne denli görkemli olduğunu.....
Biliyorum
o güzelim gözlerine kara bulutlar indirecek kadar ağır tarifsiz kaygılar içindesin.
Bir deniz kıyısı düşlüyorsun mavi. İstiyorsun ki denizin suküneti,
sulara vuran yakamozlar yüreğini aydınlatsın. Ve kendini hiç olmadığın
kadar özgür büyük ve sonsuz duyumsayasın. Yaşamının öncesi ile sonrasında
yer alan ikilem arasında imkanların ötesini düşünmekten kendini
soyutladığında bakacaksın ki ilk önce özgürlüğü yakalayan yüreğin...
Önce yüreğini özgür kılacaksın ki, hayatın anlamının gerçekte sevgi
dolu bir yaşamda somutlaştığının farkına varmak seni ürkütmesin. Ne
bilinmez olayların ve ne bilinmez insanların yolları kendisinin, diğerinin,
ötekinin yer, zaman ve ruh halleri dışında kesiştiğinde işte bu rastlantıdaki
büyü senin gittiğin yolda giderken, bir ara yola saptığında karşına çıkacak
olanla nasıl olsa önceden kestirdiğin beklenmedik bir buluşma değil mi? Şimdi
iki seçenekle karşı karşıyasın. Bunlardan biri bu halin içerisinden geçerken
bir imkanı aklından geçirmek ve her türlü meydan okumayla bunu gerçekleştirmek,
diğeri bu büyüden bu rüyadan ürküp çoğul yalnızlıkların peşi sıra
gitmek. Çoğu kez çoğul yalnızlıkları seçişimiz hep bu ürküntünün
sonucu. Hangimiz yaşamadık? Bu yüzden en güzel rüyayı bir iç çekişle geçiştirip,
sözde yaşamayı seçtik çoğumuz. Ya da bir çok kez , tek kişilik
mutluluklara uzanıp, dünya tatlısı insanları görmezden geldik. Duygularımızdan
emin gibi görünsek de, hayatımızdaki yeri konusunda çelişkilere düştük.
İşte bunun için hüzünlü rol oynadığımız öykümüzle, gerçek yaşam
arasındaki her bağ bize karışık, belirtisiz ve rastlantısal geldi.
Bana
gelince yaşamı; bir sevda şarkısı gibi duyup/birer birer ve hep
beraber/ipekli bir kumaş dokur gibi yaşamak mısraları tadında önemsiyorum.
Benim mutluluğum seni, ötekileri mutlu kılabilmekte yatıyor. O
zaman yaşamı her anı ile ona katkıda bulunduğum oranda değerli ve anlamlı
buluyorum. Yoksa onca sıkıntının ardından gelen huzurun seni, beni, ötekileri
mutlu kılması olanaksızlaşırdı. O zaman insan olmamızın değeri kalkardı
ortadan. Ve birey olarak yaşamdan, yaşamımızdan sorumlu olduğumuzu göz ardı
ederek kimi mutsuzlukları yaşamamak adına yaşamı bir sinema perdesi üzerinde
film izler gibi izlemeye kalkardık.Güçlü bir biçimde inanıyorum ki tek
umut paylaşımda. Ama; bütün kahramanları ile yaşamı bir sinema perdesi üzerinde
seyretmek isteği ile sen ‘elimde olan benimdir’ diyorsun.
Oysa gerçek olan ‘paylaştığın senindir’
|