BİR GÖNÜL YOLCULUĞU 4

Nalan Kara

Merhaba güzel insan,

Meğer ne çok özlemişim seni, meğer ne çok severmişim. Elime tek dokunuşunla sana ilk aşık olduğum akşam yüreğime ılık ılık akıveren tarifi mümkün olmayan o  duygu, nasıl da sarıverdi yıllar sonrası ilk günün heyecanı ile yüreğimi. Sevdalar bitmez gülüm derdim, eğer sahici iseler. Bendeki de işte öylesi bir sevda.......

Sanıyordum ki türkülerini duymasam, yazdıklarını okumasam, resimlerine bakmasam, seninle yaşadıklarımı anımsamasam seni unutacağım. Oysa; Ahmet Arif‘in dizelerindeki  gibi, ‘Ve ellerim kelepçede/Tütünsüz uykusuz kaldım/Terk etmedi sevdan beni’

Belki konuşabilseydik, uzun zamanlar boyu süregelen sessizliği bozabilseydin, bana anlatacak birşeylerin olabilseydi, karşılıklı birbirimize akabilseydik, hiçbir zaman aynı sözcüklerle konuşamayacağımızı bilmemize karşın, aynı duygusal deneyimlerin farklı duyumsamaları ve anılarının çağrışımları ile birbirimizi anlamaya çalışsaydık kan değil sevdamız akardı geceye........

Birikmişliklerle, yaşanmışlıklar bir araya geldiğinde yaşamı oluşturduğunun ayırımına vardığında, içinden yükselen sesleri bastırma yolundaki çabaları hırpalıyor insanı; ola ki derindeki anı filizleri gün ışığına çıkana dek gece boyu var oluşun duvarlarına çarpmadan ilerlemenin yollarını arıyor kişi. ‘Üç Bordeaux’luya saygı’ adlı yazıdan kavramsal var oluşa bir örnek sunmak istiyorum sana. ‘Eğer insan gecenin içinde kendini arıyorsa ya da soluk alabileceği bir küçük boşluğa gerek duyuyorsa, o zaman uzaklara, daha uzaklara doğru yürümesi gerekir. Gecenin sınırlarına doğru!... Varoluştaki belirsizlikleri, çevredeki hiçliği, görünür ahlakın arkasına saklanmış kural dışılıkları bir bir duyarak yürümek....’

Zamanca derinliğe sahip tortulu mekanlar, fotoğraflar, izler, sözler, yüzler, duyarlılıklar alıp götürüyor ötelere.. Tortular birikiyor anıların irin toplayan yaralarında. Sanki içimdeki binlerce kuş beni terk ediyor, yüz binlerce kanat çırpışlarıyla. Sadece bir başlangıç düşlüyorum, soluk alabileceğim küçücük bir gece boşluğu sabaha doğru tüm sınırlarımı zorlarken. Yeniden kurgulanacak doğru ve güzel olmasını istediğim incelikli bir yaşamın başlangıcı.Yeni umutlardan yorgun bir yürekle duyumsanan kanat çırpışların sessiz gürültüsü ile...


Güvercinlerin kanat çırpıntısı ile içime akıyor zaman..... İçimden çıkıp gidiyor zaman.... Yalnızlığın yarattığı insana doğru aktıkça gece  zamanlar tükeniyor..... Ve sonra güzelim, zamanlar tükendikçe yazılar başlıyor. Sonra bir bakıyorsun; Sanki duygularımızda çok keskin ışıklarla aydınlanmış, parlak ve canlı duran  biri, hayatımızda, sırf parlaklığından dolayı yer bulmuyor, onu hayatımıza yerleştirmek için birçok ışığın yerini değiştirmemiz, bazı ışıkları söndürmemiz gerekeceğinden karar verirken duralıyor ve soruyoruz kendimize: Onun duygularımdaki yerini biliyorum ama hayatımdaki yeri neresi?

Bu kararsızlık yüzünden kayıplarımız olmadı mı?

Bilirsin, insanın hayatta geri çekilmek zorunda kaldığı anlar vardır. Sen de yaşamışsındır. Yaşamsal konumları korumak için daha az önemli konumları terk etmek gerektiği anlar. Belki de yaşamsal konumlarla, daha az önemli konumlar arasındaki dengenin kurulamamış olmasıdır insanı bazı sorunlar çıkmazına iten....

 

Oysa birbirimizi duyabilmeyi öğrensek, endişelerimizi paylaşabilir, yaşamın tarifsiz sıkıntılarının dar kalıpları içerisinde beynimize hükmetmeyecek kadar önemli olduğunu hatırlatabilirdik birbirimize.Yaşamın ve dünyanın ne denli görkemli olduğunu.....

Biliyorum o güzelim gözlerine kara bulutlar indirecek kadar ağır tarifsiz kaygılar içindesin. Bir deniz kıyısı düşlüyorsun mavi. İstiyorsun ki denizin suküneti, sulara vuran yakamozlar yüreğini aydınlatsın. Ve kendini hiç olmadığın kadar özgür büyük ve sonsuz duyumsayasın. Yaşamının öncesi ile sonrasında yer alan  ikilem arasında imkanların ötesini düşünmekten kendini soyutladığında bakacaksın ki ilk önce özgürlüğü yakalayan yüreğin...


Önce yüreğini özgür kılacaksın ki, hayatın anlamının gerçekte sevgi dolu bir yaşamda somutlaştığının farkına varmak seni ürkütmesin. Ne bilinmez olayların ve ne bilinmez insanların yolları kendisinin, diğerinin, ötekinin yer, zaman ve ruh halleri dışında kesiştiğinde işte bu rastlantıdaki büyü senin gittiğin yolda giderken, bir ara yola saptığında karşına çıkacak olanla nasıl olsa önceden kestirdiğin beklenmedik bir buluşma değil mi? Şimdi  iki seçenekle karşı karşıyasın. Bunlardan biri bu halin içerisinden geçerken bir imkanı aklından geçirmek ve her türlü meydan okumayla bunu gerçekleştirmek, diğeri bu büyüden bu rüyadan ürküp çoğul yalnızlıkların peşi sıra gitmek. Çoğu kez çoğul yalnızlıkları seçişimiz hep bu ürküntünün sonucu. Hangimiz yaşamadık? Bu yüzden en güzel rüyayı bir iç çekişle geçiştirip, sözde yaşamayı seçtik çoğumuz. Ya da bir çok kez , tek kişilik mutluluklara uzanıp, dünya tatlısı insanları görmezden geldik. Duygularımızdan emin gibi görünsek de, hayatımızdaki yeri konusunda çelişkilere düştük. İşte bunun için hüzünlü rol oynadığımız öykümüzle, gerçek yaşam arasındaki her bağ bize karışık, belirtisiz ve rastlantısal geldi. 

Bana gelince yaşamı; bir sevda şarkısı gibi duyup/birer birer ve hep beraber/ipekli bir kumaş dokur gibi yaşamak mısraları tadında önemsiyorum. Benim mutluluğum seni, ötekileri mutlu kılabilmekte yatıyor. O
zaman yaşamı her anı ile ona katkıda bulunduğum oranda değerli ve anlamlı buluyorum. Yoksa onca sıkıntının ardından gelen huzurun seni, beni, ötekileri mutlu kılması olanaksızlaşırdı. O zaman insan olmamızın değeri kalkardı ortadan. Ve birey olarak yaşamdan, yaşamımızdan sorumlu olduğumuzu göz ardı ederek kimi mutsuzlukları yaşamamak adına yaşamı bir sinema perdesi üzerinde film izler gibi izlemeye kalkardık.Güçlü bir biçimde inanıyorum ki tek umut paylaşımda. Ama; bütün kahramanları ile yaşamı bir sinema perdesi üzerinde seyretmek isteği ile sen ‘elimde olan benimdir’ diyorsun.


Oysa gerçek olan ‘paylaştığın senindir’
 
Bir Önceki Sayfa... Ana Sayfa Köşe Yazıları Arkadaşına Gönder

Yukarı Çıkmak İçin...