|
|
|
Merhaba,
Şimdi, güç bulunmuş ve yeniden yitirilmiş değerler arasında bir başıma
zaman ister istemez geçmişi anımsatıyor bana, sancılarımın bedelini
tek başıma ödeyerek. Yaşadıklarımız çoktan anı oldu siyah beyaz
bir fotograf karesinde hüznü çağrıştırırcasına. Geriye dönüp
baktığımda onca güzelliğin, bir günde, bir gecede şafağın o
en karanlık anında soğuk çığ tanelerine dönüşmesini görmek..... |

|
Her şeyin, yaşanan
her şeyin, sayısız anın bir yıldırım çarpmışcasına darmadağın
olması bu sessiz fırtına dayanılacak gibi değil. İçimde çok şey olup
bitiyor.O dingin, duru, lacivert usul denizin dalgaları şimdi yüreğimin
derinliklerinde patlıyor. En sessiz sözcükler çığlıklanıyor dört bir
yanımda sabaha dek. Düşlerimde bölük pörçük bin uzun anı. Gündelik
ilişkilerin pürüzlü yüzeyleri sızıyor aramıza. Ellerimi uzatsam; minicik
ellerim, kaybolup gidiverecek avuçlarında -o deniz kıyısındaki gece kadar sıcak,
kocaman ellerin- Ellerin ne kadar uzak!!!
Bir martı kanadında hiç tanımadığım bir kente gitmek üzere yola koyulduğun
ve seni hava alanına bıraktığım gece o hep aramıza gelip oturan mavi
hüzün yüklü gözlerin......
Gözlerin ne
kadar uzak.....
Ve eskiyen güzellikler,
iki üç kelime ile ertelenen iç hesaplaşmalarımız.... Çoğu kez yola çıkarken
başladığımız öykü ile sona erişi arasındaki dipsiz uçurum. Ve o çocuk
gözlerinle her defasında yüzüne yerleşen sımsıcak tebessümün. Türkülerin
o gece sustu. Bir teki gülen gözlerinin masumluğu da. Şimdi aramıza
giren zaman, seni bana uzak kılmakta onca yıla bir kalemde mil çekerek.
Kendine, bana, herkese karşı duyduğun bu sonsuz öfke, bu anlaşılmaz kin,
bu aklımın yetmediği an, hangi savaştan hangi ganimetlerle döndürüyordu
da seni daha zengin kılıyordu sevdadan yana. Şimdi hayatın yaşadığımdan
da, yazdıklarımdan da, sandığımdan da acımasız olduğunu anlamak
......
Senin yaşamının iki metrekarelik bir hücre olarak kalacağını; benim, bu yıkılmaz
duvarların ardında senin için bir ses, bir umut, yaşamla arandaki tek bağ
olacağını anlamak. Sana seni anlatabilmek. Yanılgılarını, aşk diye
yaşayıp yaşadım sandıklarını, o küçücük, dar, ışıksız
maphusluğundan, o işkencede geçen günlerinden geri kalan bu hayatla
didişmeni, kendi kendini parçalamanı, yok etmeni anlatabilmek sana. İncinmiş
görünmemeyi başararak seni sana yazmak. Sonra bir gün, etrafımızdaki
insan gölgeleri arttıkça sende tanımadık bakışlar yakalamak, tanımadık
sözcüklerin birleşimi cümleler duymak. Geriye siyah beyaz bir fotograf
karesinde geçmişten kalan çığlık çığlığa bir yürek sesi bırakmak.
Bir anda son taşı koyuvermek yerine. Bir anda on yıl öncesine dönmek,
bu yaşta örselenmiş bir yürek ve üzerime çöreklenmiş bunca yorgunluk,
bunca sancının, hüznün imbikten süzülür gibi incecik aktığı
benzer bir akşamı Pera’da yaşamak. Pera’da hiç şahitsiz olmadık biz.başkaları
ile yaşanan geçmiş zaman dilimleri köhne masaların üzerindeki sigara
tablalarında, duvarlara kokusu sinmiş insan yalnızlıklarıyla hep yanıbaşımızdaydılar.
Peçetelere şiirler yazıyordun tanıdık bir oyunu bir kez daha tekrarlarcasına
sonunu hiç getirmeden, üstelik de ilk olduğuna inandırarak. İlk ve
benzersiz. Yaşanılmamış ve sadece bize özgü. Geliş kalkış saatlerini
senin belirlediğin bir zaman treninde yaşıyordum ve gitmek
istiyordum ve kaçmak bu kuralları beni hiçe sayarak konulan oyundan. Çoğul
yalnızlıklar içindeki kaybolmuşluğuna dönüyordum hep aynı trende,
hep aynı oyunu yinelemek üzere. Sana kahkahamın rengini soruyordum
yüzüme takılı kalan hüzünlü yalnızlığın tebessümünde. Beni
duymadığın, görmediğin türkülere yol alıyordum taze kar
serinliği bir havada. Günler sonra bir kez daha gittim Pera’ya Sensiz,
bu kez şahitsiz. Anıların beni kanatmayacağını kanıtlamaya kendime.
Ağladım, gözyaşlarımla yıkanıncaya dek ağladım. Bir daha hiç
yolum düşmedi Pera’ya. Nere de benzeşiyorduk? Öykülerimiz
farklı, geçmişimiz ayrı.Doğrularımız bile..... Bana doğrular
sunuyordun bir demir saflığında olduğunu sandığım, inanıyordum.... İki
ses, iki kurşun...... Bir merdiveni çıkan ayak seslerini dinlemek gibi
bir zaman, nice tanrı tanımaz gibi sessizce yakarıyordum bunca yanılgının,
bunca güçsüzlüğün içinde. O yıllar, adımda çiğneniyordu çamurlarda,
evler çöküyor, ekinler çürüyor, gizlice geliyordu geçmiş hayalet
gibi yakıcı rüzgarlarla. Biz farklıydık, öykülerimiz farklı, geçmişimiz
ayrı.Yalanlarımız bile......
Binlerce kez bu yalan tuzağına düştüğümde kendimden cayıyor, vazgeçiyordum.
Kaygı bulutları çöküyordu üstüme, ayrılıyorduk alışılmadık
bir biçimde. Sessiz sedasız, alakargaların bilenmiş dişlerinde parçalanıyordu
düşler.Herkes vefasızdı günümüzde. Herkes kazanılmış
ganimetlerle dönüyorlardı yitip giden yıllardan. Herkeste erkekçe bir
dostluk ve sinsi ve namert ve alçakça bir baş ağrısı gibi yaşanıyordu.....
Ya hep, ya hiç
ve dostluk deniliyordu adına..... Nasıl yaşanacaksa bütün sevdalar, öyle
yaşandı sevdamız. Uğursuz bir sessizlik gökyüzünde, ipe çekildi bütün
direnenlerde. Garip ve anlatılması güç ya; ipe gerildi boyun eğenler
de. Geçmişin anılarından uyanan pas rengi bir gecede büyük, kara
alevler parlıyordu devasız dertlerle. Sonsuz deniz derinliklerinde hergün
yinelenen bir yalan gibi, verilen tutulmayan bir söz gibi çok uzun sürüyordu
her şey. Ağır, kalın zincirlere vuruluyordu gün. Yüzün bir celladın
yüzü, yalnız yapayalnız yazılan son itiraf gibi gözlerin
tetikteydi boyuna. Dudak kıvrımlarında yılların uzun izleri, alnında
derin çizgiler, ipek perdeler geriyordu ellerin. Bin gecenin ardından
dev bir sütun gibi devriliyordu şehir. Sonsuz yıldızlar dökülüyordu.
Bütün taşlar, bütün deniz kabukları, kumsal yolsuz, yordamsız,
delik deşik bin bir endişe dumansız bir parıltıyla alev almış yanıyordu.
Büyük kara alevler dalgalanıyordu. Sonsuz deniz derinliklerini baştan
başa geçip, bir kızıl tan aralığında ağlıyordu sabah.
Nasıl yaşanıyorsa bütün sevdalar, öyle yaşandı sevdamız........ Hergün
yinelenen bir yalan gibi, verilen tutulmayan bir söz gibi. Yeniden ısmarlandı
ölüm, özlemi büyüten günler yerine Artık ne dense beyhude.....
|