|
|
|
Merhaba,
Uzun
zamandır, (ki; yaz bitti, sonbahar bitti ve hatta kışın son demleri,
baharın eli kulağında) tek kişilik zaman dilimleri yaşıyorum
duygudan yana. Her yeni güne umut kuşanarak başlasam bile, içime
hanidir çöreklenmiş tarifli sıkıntıları bir türlü alt edemiyorum.
Henüz gün ortasında suya değiveriyor, sabah kuşanılan eğreti umut.
Gün uzuyor, uzuyor, sabah kızıllığından akşamın mavisine inen
zaman dilimi 48 saat. Bir ağacın çiçeğe kesmesi, bir minik kuşun
usul şarkısı, güneşin kızıl ışıkları, gümüş gökyüzü, hiçbiri
bana şimdi olduğundan daha yabanıl, daha uzak olmamışlardı. Elimi
uzattığımda dokunabildiğim tek yalansız şey bembeyaz kağıtlar. |

|
Ama
ne diyordu şair; Bütün renkler hızla kirleniyordu / önceliği beyaza
verdiler. Bütün beyaz kağıtlar, beyaz yürekler, beyaz sanılan sevgiler önceliği
kendilerine verdiler, hızla kirlendiler... Saat gece yarısını çoktan geçti,
oda hafif loş, Tschaikowsky (Çaykovski olarak okunmakta) çalıyor fonda müzik
olarak, nescafemi de almışım yanıma, yarımda dönmekte cigaramın dumanı.
Çok değil, bundan 6-7 ay önce bana inanılmaz huzur veren bu ortam, benzer
duyumsamaları bir kez daha mı yaşıyorum düşüncesi beraberinde, şaşırtıcı
bir biçimde "tarih tekerrürden ibaretmiş" yinelemesini kabul ediyor
olmamdaki karşıt duyguların yarattığı başımı alıp gitme isteğimi su yüzüne
çıkarıyor. Daha önce seyrettiğim benzer bir filmi farklı karelerine rağmen
yeniden seyrediyor olmanın yarattığı sıkıntı gibi. Aklımın bana bir kez
daha ihanet etmesi gibi, tanıdık bir zaman tünelinden farklı zamanlarda,
farklı mekanlarda, farklı kişilerle, farklı sayılan duyumsamalarla geçip,
aynı sonu tekrar yaşamak gibi... Çokça, alıp başımı gitsem türünden
duyguların ağır basmasının nedeni bu. Nereye?Üstelik de şu ara bana
yabancı olan benle. Şimdi, bu bana bile yabancı gelen beni, alıp yanıma
gitsem; NE FAYDA!!!
Engin bir sessizlik içerisinde yıkanmak istiyorum. Ta ki sahici bir çift göz,
sahici bir
yürek, çiçek, insan, akıl, duygu, tebessüm, dostluk, bir tek gül ve hatta
dalından
kendiliğinden düşen bir yaprak bulana dek. İşte bu nedenle koca bir
okyanusun ortasında, bir minicik fındık kabuğunun içerisinde hissediyorum
kendimi. Okyanusun çılgın dalgaları bir o yana, bir bu yana sürüklemekte
beni. Duygularımı denetlesem, aklım yetmiyor, aklımı zaptırapta alıyorum,
bu kez de duygularım sonsuz bir isyanda. Sakin bir liman düşlüyorum, kıpırtısız
denizin tuz tadında tenini, usulca başımı yaslayacağım koynunu, kumsalın
sıcaklığına sokulmayı özlüyorum. Orada sonu gelmez bir uykuya dalmak, düşlerimde
yeni sahicilikler yaratmak, yeni sevgiler yaşatmak ve bu düşten hiç
uyanmamak istiyorum. Sevgi dedim de; hatırlarsan bir keresinde bu yönde paylaştığımız
yarenliğimizde sana "sende olanı ver, paylaş, bölüş: sevgiyse eğer
çok şey çıkaracaksın içerisinden" demiştim. Sendeki; insana değer
veren, mutlu kılan, önemseyen, bin bir ışık seli içerisinde yıkanan bir
sevgiyse, koşulu yoksa, içinde yalan barındırmıyorsa, sevgiymiş gibi
sunulmuyorsa ve sahici ise, karşındakine sunduğunda böyle oluyor. Bu değerler
kişide olmayınca da sunulanın sadece adı "sevgi" oluyor. Nasıl
oluyor da sevgi denilen bu en güzel, bu en elzem duyguyu bir anda böyle çözülemez
bir kördüğüm haline getiriyoruz? Hangi akıl buna yol veriyor da, hem
kendini, hem de onca insanı bir anda hiçbir gücün yetmeyeceği bir biçimde
paramparça edebiliyor? Nasıl oluyor da karşımızdaki kadını / erkeği
sevdiğimiz söylerken, nasıl oluyor da bir başka duygunun sınır tanımaz özlemini
duyuyoruz ve de bir öncekine hissettiklerimizin hala sevgi olduğu konusunda
diretiyoruz?Aklımızı sevgi yaratısı için kullanacak yerde neden
aldatmalara sarıp sarmalıyoruz? Sonra da mutsuzluğumuzun nedenlerini kendi dışımızda
arayıp, faturasını başkalarına çıkarıyoruz. Ne kadar sıradanlaşıyoruz,
ne kadar çok şey yitiriyoruz gitgide. Ve yitirdiklerimiz içerisinde kendi payımızı
göz ardı edip, bazı değerleri yerine koyamadığımızda da, bu kez geçen yıllara
hayıflanıp bir "KEŞKE"nin koynuna sığınıyoruz. Hele o uzun yalnızlıklara
alışırken;"doğruydu yaptığım"la teselli bulmaya çalışıyoruz.
Nasılsa gece yastığımızdan başka tanığı yok gözyaşlarımızın. Nasılsa,
içinizdeki bir serçe kuşu kanadı sevgiyi örselediğinizi gören sizden başka
kimse yok. Nasılsa, bir tek siz biliyorsunuz sevgi sandığınız
birliktelikler içerisindeki ıssızlığınızı. Nasılsa, bir tek siz
biliyorsunuz bu çokça sevgisizlik içinde şaşırarak kendinizi nasıl da
yalnız bulduğunuzu sonunda. Nasılsa, bir tek siz biliyorsunuz ihanetlerinizi,
bir tek kendinize yaptığınız ihanetinizi yadsıyarak. Sonra da açıyorsunuz
kendi kapınızı kendinize; içeride isyanlara baş kaldıran bir çok duygu
merhabalıyor sizi. Binlerce yıl önceden ardınıza takılmış olan geçmişinizin
çelişkileri, nasılınızı, nedeninizi, "niçin"inizi
sorgulayarak karşınıza dikiliyor acımasızca.
Sevgili
dost, yine oldukça uzun yazdın bu mektubu dediğini duyuyor gibiyim. Bu akşam
veda edelim istersen ne dersin?. Yukarıda sözünü ettiğim nasıl, neden ve
niçin’lerin çıkış noktalarına, neden ve "niçin"lerine bir
sonraki gece yarısı mektuplarında devam edelim derim .Umarım, sevdanın nasıl
da beyaz yağdığını bir parça duyumsatabilmişimdir sana.....
|