BİR GÖNÜL YOLCULUĞU 2

Nalan Kara

Merhaba, 

Uzun zamandır, (ki; yaz bitti, sonbahar bitti ve hatta kışın son demleri, baharın eli kulağında) tek kişilik zaman dilimleri yaşıyorum duygudan yana. Her yeni güne umut kuşanarak başlasam bile, içime hanidir çöreklenmiş tarifli sıkıntıları bir türlü alt edemiyorum. Henüz gün ortasında suya değiveriyor, sabah kuşanılan eğreti umut. Gün uzuyor, uzuyor, sabah kızıllığından akşamın mavisine inen zaman dilimi 48 saat. Bir ağacın çiçeğe kesmesi, bir minik kuşun usul şarkısı, güneşin kızıl ışıkları, gümüş gökyüzü, hiçbiri bana şimdi olduğundan daha yabanıl, daha uzak olmamışlardı. Elimi uzattığımda dokunabildiğim tek yalansız şey bembeyaz kağıtlar. 

Ama ne diyordu şair; Bütün renkler hızla kirleniyordu / önceliği beyaza verdiler. Bütün beyaz kağıtlar, beyaz yürekler, beyaz sanılan sevgiler önceliği kendilerine verdiler, hızla kirlendiler... Saat gece yarısını çoktan geçti, oda hafif loş, Tschaikowsky (Çaykovski olarak okunmakta) çalıyor fonda müzik olarak, nescafemi de almışım yanıma, yarımda dönmekte cigaramın dumanı. Çok değil, bundan 6-7 ay önce bana inanılmaz huzur veren bu ortam, benzer duyumsamaları bir kez daha mı yaşıyorum düşüncesi beraberinde, şaşırtıcı bir biçimde "tarih tekerrürden ibaretmiş" yinelemesini kabul ediyor olmamdaki karşıt duyguların yarattığı başımı alıp gitme isteğimi su yüzüne çıkarıyor. Daha önce seyrettiğim benzer bir filmi farklı karelerine rağmen yeniden seyrediyor olmanın yarattığı sıkıntı gibi. Aklımın bana bir kez daha ihanet etmesi gibi, tanıdık bir zaman tünelinden farklı zamanlarda, farklı mekanlarda, farklı kişilerle, farklı sayılan duyumsamalarla geçip, aynı sonu tekrar yaşamak gibi... Çokça, alıp başımı gitsem türünden duyguların ağır basmasının nedeni bu. Nereye?Üstelik de şu ara bana yabancı olan benle. Şimdi, bu bana bile yabancı gelen beni, alıp yanıma gitsem; NE FAYDA!!!

Engin bir sessizlik içerisinde yıkanmak istiyorum. Ta ki sahici bir çift göz, sahici bir
yürek, çiçek, insan, akıl, duygu, tebessüm, dostluk, bir tek gül ve hatta dalından
kendiliğinden düşen bir yaprak bulana dek. İşte bu nedenle koca bir okyanusun ortasında, bir minicik fındık kabuğunun içerisinde hissediyorum kendimi. Okyanusun çılgın dalgaları bir o yana, bir bu yana sürüklemekte beni. Duygularımı denetlesem, aklım yetmiyor, aklımı zaptırapta alıyorum, bu kez de duygularım sonsuz bir isyanda. Sakin bir liman düşlüyorum, kıpırtısız denizin tuz tadında tenini, usulca başımı yaslayacağım koynunu, kumsalın sıcaklığına sokulmayı özlüyorum. Orada sonu gelmez bir uykuya dalmak, düşlerimde yeni sahicilikler yaratmak, yeni sevgiler yaşatmak ve bu düşten hiç uyanmamak istiyorum. Sevgi dedim de; hatırlarsan bir keresinde bu yönde paylaştığımız yarenliğimizde sana "sende olanı ver, paylaş, bölüş: sevgiyse eğer çok şey çıkaracaksın içerisinden" demiştim. Sendeki; insana değer veren, mutlu kılan, önemseyen, bin bir ışık seli içerisinde yıkanan bir sevgiyse, koşulu yoksa, içinde yalan barındırmıyorsa, sevgiymiş gibi sunulmuyorsa ve sahici ise, karşındakine sunduğunda böyle oluyor. Bu değerler kişide olmayınca da sunulanın sadece adı "sevgi" oluyor. Nasıl oluyor da sevgi denilen bu en güzel, bu en elzem duyguyu bir anda böyle çözülemez bir kördüğüm haline getiriyoruz? Hangi akıl buna yol veriyor da, hem kendini, hem de onca insanı bir anda hiçbir gücün yetmeyeceği bir biçimde paramparça edebiliyor? Nasıl oluyor da karşımızdaki kadını / erkeği sevdiğimiz söylerken, nasıl oluyor da bir başka duygunun sınır tanımaz özlemini duyuyoruz ve de bir öncekine hissettiklerimizin hala sevgi olduğu konusunda diretiyoruz?Aklımızı sevgi yaratısı için kullanacak yerde neden aldatmalara sarıp sarmalıyoruz? Sonra da mutsuzluğumuzun nedenlerini kendi dışımızda arayıp, faturasını başkalarına çıkarıyoruz. Ne kadar sıradanlaşıyoruz, ne kadar çok şey yitiriyoruz gitgide. Ve yitirdiklerimiz içerisinde kendi payımızı göz ardı edip, bazı değerleri yerine koyamadığımızda da, bu kez geçen yıllara hayıflanıp bir "KEŞKE"nin koynuna sığınıyoruz. Hele o uzun yalnızlıklara alışırken;"doğruydu yaptığım"la teselli bulmaya çalışıyoruz. Nasılsa gece yastığımızdan başka tanığı yok gözyaşlarımızın. Nasılsa, içinizdeki bir serçe kuşu kanadı sevgiyi örselediğinizi gören sizden başka kimse yok. Nasılsa, bir tek siz biliyorsunuz sevgi sandığınız birliktelikler içerisindeki ıssızlığınızı. Nasılsa, bir tek siz biliyorsunuz bu çokça sevgisizlik içinde şaşırarak kendinizi nasıl da yalnız bulduğunuzu sonunda. Nasılsa, bir tek siz biliyorsunuz ihanetlerinizi, bir tek kendinize yaptığınız ihanetinizi yadsıyarak. Sonra da açıyorsunuz kendi kapınızı kendinize; içeride isyanlara baş kaldıran bir çok duygu merhabalıyor sizi. Binlerce yıl önceden ardınıza takılmış olan geçmişinizin çelişkileri, nasılınızı, nedeninizi, "niçin"inizi  sorgulayarak karşınıza dikiliyor acımasızca.

Sevgili dost, yine oldukça uzun yazdın bu mektubu dediğini duyuyor gibiyim. Bu akşam veda edelim istersen ne dersin?. Yukarıda sözünü ettiğim nasıl, neden ve niçin’lerin çıkış noktalarına, neden ve "niçin"lerine bir sonraki gece yarısı mektuplarında devam edelim derim .Umarım, sevdanın nasıl da beyaz yağdığını bir parça duyumsatabilmişimdir sana..... 

 
Bir Önceki Sayfa... Ana Sayfa Köşe Yazıları Arkadaşına Gönder

Yukarı Çıkmak İçin...