|
Bir Perşembe Gününün Bir saatinde
Birden Fazla ve Farklı Yerde Gelişen Olaylar
Üzerine...
Mekan I: Düşenlerin düşerken çığlık
atıp ağaçlara tünemiş kuşları korkuttukları
geniş bir ormanlık alanın en içlerinde, şırıl şırıl akan küçük bir
derenin dev kayalar arasından süzülürken
titrediği serin Katav.
|

|
Renk I: Çılgın orman yeşili.
Vakit I: Akşam namazının çıktığı, yatsı
ezanının okunması gereken vakit.
Olay I: Ayvera her gün olduğu gibi yine
erken uyanmış, beline kadar uzanan sarı kızıl karışımı saçlarını bazı dişleri
kırılmış kemik tarağıyla hızlıca taramış, her zamanki gibi tararken uçuşan
birkaç tel saçın farkına bile varmamıştı. Alelacele yatağını düzeltmiş, koluna
hasır sepetini geçirip tek göz, ahşap ve karanlık, üstelik rutubet kokulu evden
ilk adımını dışarı atıvermişti. Annesi olmadığını daha yeni öğrendiği kadın,
güneş doğmadan tarlaya gittiğinden yine kimseye “ben gidiyorum” dememişti.
Her gün daha yukarılara tırmanıp ıslak zeminde büyük yaprakların
altına gizlenmiş mantarları sepetine doldurur ve yine her gün topladığı
mantarlarla günün vazgeçilmezi mantar çorbasını taş sobanın üzerinde pişirir,
annesi olmadığını daha yeni öğrendiği kadın geldiğinde karşılıklı oturup çorbayı
sıcak sıcak içerlerdi. Ne kadın sorardı “bugün ne yaptın?” diye, ne de Ayvera...
Her gün aynı işi yapana sorulmaması gereken ola ki sorulursa zaten tatsız olan
her şey hepten tadını yitirebilirdi sonuçta.
Ayvera, dik göknar ağacının arkasında büyümeye çalışan kayın
ağacının yanıbaşında dururken bir hışırtı duyup bakındığında bir tilki
gördüğünü, akbabaların küçük bir tavşanı paylaşamadıklarını, bugün bir fark
olsun diye her zaman gittiği yerin aksi istikâmetine tırmandığını, büyük bir
yarıkla karşılaşınca çok etkilendiğini ve dayanamayıp karşı yamaca doğru “hey!”
diye bağırdığını, az sonra bu “hey!”e karşılık bir sesin “kim var orada?” diye
sorduğunu anlatsa ne olurdu ki sonuçta. Çünkü burada hayat sadece Ayvera için
ilginç ve değişken ve güzel ve farklıydı. Ancak bunu Ayvera’dan başka hiçkimse
bilmiyordu.
Bir önceki gün, “kim var orada?” sorusunun sorulduğu yere gitmeye
dünden karar vermiş olduğu için kapının önünde durarak “acaba hangi yöne
gitsem?” diye hiç düşünmedi. Hemen tek göz evin kuzeyine yöneldi. Taşlar daha
çok, otlar daha az, ağaçlar daha sık, tedirginlik daha belirgindi kuzeye doğru.
Bugün merak ikiye katlanmıştı. Ayvera yarın merakın üçe, ertesi gün beşe
katlanacağından emindi. Bu sebepten bekleyip merakın katlana katlana kaça
varacağını görmenin anlamı yoktu.
Bir iki saat biraz indi, biraz çıktı; ara ara düzlüklerde
hızlandı, yanına aldığı bir parça kuru ekmeği dişlemek için hiç oturmayıp
yürürken yemeyi tercih etti. Ağaçların gölgesinde mantar aramadan “dönüş yolunda
toplarım” düşüncesiyle hep ileri gitti. Bu sefer kolundaki sepet dolmadan
ağırlaşmıştı.
“Hey!” diye bağırdığı aynı yerde durdu. Gökyüzünde bir karaltı
gibi görünen kuş sürüleri öbek öbek süzülüyordu. Ayvera kolundaki sepeti yere
koyup vadinin dibini bulmaya karar verdi. Kaya kaya, düşe kalka, hatta uça uça
indi aşağıya kadar. Büyük kayaların arasından akan dereye vardığında suyun
aktığı yöne doğru kayalardan kayalara atlaya hoplaya ilerlemeye başladı. Kimse
çıkmadı karşısına. Ama Ayvera dönmedi. Neredeyse akşam olacaktı. Az sonra Ayvera
karanlıkta kalacaktı. Yine de dönmeyi aklından geçirmedi. Düzlüğe vardığında
demirlerle karşılaşınca bunun ne olduğunu anlayamadı. Yorgun, aç, aradığını da
bulamamış, ne aradığını bilmediğinden de biraz kızgın gibiydi.
Hep yan yana ilerleyen iki paslı demir arasına girip tahtalardan
tahtalara geçe geçe demirlerin ya başını ya sonunu bulacağını düşünerek yürümeye
başladı. Uzaktan değişik bir ses duyduğunda sadece durakladı, ama demirlerin
arasından çıkıp kenara geçmedi. Başını taşıyamayacak yorgunlukta, etrafı
göremeyecek karanlıkta, içinde değişik bir melodi ile iki demir arasına uzandı.
Vakit akşam namazının çıktığı, yatsı ezanının okunması gereken vakitti.
Ertesi gün efsaneleri seven, mitolojiyi gerçek sanan insanlar
Ayvera’yı ak bir akbaba sırtına bindirip havalandırmışlardı bile.
Mekan II: Büyük mavinin çok içlerinde bir
başına kalmış gibi görünen, ama gerçekte uğrayanı çok olan; sessizliğin
duyulduğu, huzurun semada uçuştuğu Pulap.
Renk II: Yolunu şaşırdığı için dehşete
düşmüş bir martının ilk gördüğü karaya sığındığında sahile vuran dalga mavisi.
Vakit II: Akşam namazının çıktığı, yatsı
ezanının okunması gereken vakit.
Olay II: Dimitris palmiye yapraklarını
teker teker toplar, bir düzene koyup güneşin altında kurutur ve onlarla güzel
sepetler yapardı. Onun işi buydu. Balık tutmayı ya hiç sevmedi ya da
beceremediği için balıkçılıktan uzak durmayı tercih etti. Belki de denizden
korkuyordu. Maviye açılmaktan ve bir daha karayı görememekten korkuyordu belki
de. Ya da kimsenin bilmediği başka nedenleri vardı balıkçılıkla uğraşmamak için.
O bir sepet ustasıydı. Kendi kendine öğrendiği, adada başka da kimsenin
yapmadığı bu işi başladığı günden beri sevdiği kesindi ya da yapacak başka işi
olmadığı için kendini oyalıyordu. Ama insan sevmediği bir işi yıllarca;
yaşlanana, yaşlanıp eli ayağı tutmayana kadar yapar mıydı? Öyleyse Dimitris
sepetçi olmaktan memnun demekti. Ya da insan hep sevdiği işi mi yapıyordu ki
zaten? Zorunluluk sürekli başı çekmiyor muydu? Yapacak başka işi olmadığı için,
mecburiyetten de sepetçilikle uğraşıyor denilebilirdi o halde. Hiçbir nokta net
değildi bu konuda.
Dimitris, maviye nâzır mekânından azca kımıldamamak sûretiyle gün
boyu işini görür, görüp bitirdiklerini sazdan kulübesine yerleştirir, günü
geldiğinde birileri meyvelerini doldursun diye satmaya götürürdü. Satmaya
götürdüğü yer de çok uzak olmayan anayolun kenarıydı tabiî. Yoldan gelip geçen
arabalar sepetlerini görsün diye yan yana, alt alta, üst üste dizer; geçip
arkalarına otururdu. Bir saat, iki saat, güneş tepeye çıkana kadar, bazen
yıldızlar göz kırpana değin öylece beklerdi. Beklerken de taze saz çiğner
oyalanır, açlığını bastırır, dayanamayacak olursa kuru balık dişlerdi azar azar.
Bir tane sepet satmalıydı Dimitris yol kenarına çıktığında. Bir
sepet satar satmaz bütün sepetlerini topladığı gibi kulübesine döner, uzun uzun
maviyi seyrederdi. İster sabahın erken vaktinde alan çıksın sepetini, ister
akşama doğru farketmezdi. Bir sepet satmak kâfîydi onun için. Ama ola ki
satamazsa gece de olsa beklerdi alıcısını inatla. Bu kural nereden gelip onun
başına dolanmıştı hiç bilmiyordu, ama sanki öyle yapması gerekiyordu.
Birgün bir kamyon durdu Dimitris’in sepetlerinin az ilerisinde.
Dimitris saymıştı, o gün tam yirmi yedi sepet getirmişti yanında. Madem bir tane
sepet satmak yetiyordu, ne diye her gelişinde bir tane getirmiyordu ki? Dimitris
acayip bir adamdı, akıl sır ermezdi yapıp ettiklerine. O gün de yirmi yedi
sepeti üşenmeden taşımıştı yanında.
Kamyona baktı ya da bakar gibi yaptı hiç başını çevirmeden. Hasır
şapkasını başından çıkarıp başına geri takarken “bu bir sepet alıcısı olabilir”
diye düşündü. Kamyondan esmer tenli, saçları omuzlarına uzanan genç bir adam
inmiş ona yaklaşıyordu. “İşte buraya geliyor” dedi Dimitris. Sonra da
sepetlerine bakıp “acaba hangisini seçecek?” diye mırıldandı. Adam gelip tam
karşısında durduğunda onunla ilgilenmiyormuş gibi yapsa da tek düşündüğü oydu
aslında. “Burada Dimitris adında bir sepet ustası varmış, tanır mısınız acaba?”
sorusuyla karşılaştığında ise çok şaşırdı. Dimitris böyle bir soru beklemiyordu.
Sinirlenmişti sanki. “Bir sepet satın alıp gitsene” diye geçirdi aklından.
Adam “Dimitris sepet ustası...” diye tekrar etmeye başlayınca,
“tanımıyorum” dedi Dimitris başını adama çevirmeden. Adam ısrarcıydı. “Ama bu
adada başka sepetçi olmadığını söylediler bana, demek doğru değilmiş” dedi.
Dimitris “bir sepet alıp gitsene” diye düşündü yine. Onun kurmuş olduğu düzeni
bozmaya çalışanlara hiç tahammülü yoktu. Adam diretmekte de ısrarlıydı.
“Anlaşılan Dimitris’i bulamayacağım, ben senin sepetlerini alayım o zaman” dedi.
Dimitris “yalnızca bir tane” dedi. Adam bu cümleyi anlayamadı. Dimitris
“yalnızca bir tane” dedi tekrar. “Her seferinde bir sepet.”
Adam şaşırmıştı. “Neden bu kadar sepet var madem burada?” diye
sordu.
Dimitris, “onları tek başlarına kulubede bırakamıyorum” dedi.
Adam, “hepsini almalıyım, onlar bana lazım” dedi.
Dimitris hiç cevap vermedi. Adam Dimitris’in yanına oturdu. Hiç
konuşmadan öylece beklediler. Günün yarısı bitmiş, Dimitris o günkü sepetini
henüz satamamıştı.
Adam, “hava sıcak, güneş yakıyor, sepetlerini sat bana” dedi.
Dimitris o an ayağa kalkıp sepetlerini toplamaya başladı. Çok
kızmış olabilirdi. Belli etmedi. İçindeki cümleler birbirine çarpıyor
olabilirdi. Yine belli etmedi. Dev dalgalar içini karıştırıyor olabilirdi. Belli
etmemek için direndi. Yavaş yavaş bütün sepetlerini iç içe koyup sırtına aldı.
Bugün kuralını bozmuştu. “Bir sepet satmasam da olur” diye düşündü. Yoldan
ayrılıp sahile inen patikaya girdi. Adam ona hiç sormadan, ondan izin de almadan
Dimitris’i izledi.
Kulübeye geldiklerinde Dimitris sepetlerini yerlerine
yerleştirmeye başladı. Adam kulübenin üzerinde yamuk yumuk yazılmış “Dimitris’in
sepetleri” yazısını okudu. “Sen Dimitris’sin” dedi heyecanla. “Tabiî nasıl
düşünemedim. Başka sepet ustası yok ki. Hadi ver bana sepetlerini, adanın öteki
tarafından geliyorum.”
Dimitris kaç para vereceğini sormadan “tamam” dedi güçlükle. “Al
sepetleri.”
Adam sevinmişti. Yirmi yedi sepeti iç içe koyup kamyona
taşıyıverdi. Parayı ödemek için geri geldiğinde Dimitris yoktu. Gitmişti. Adam
onun dönmesini bekledi. Gün bitti. Güneş gitti. Hava karardı. Dimitris dönmedi.
Artık hiçbir şey seçilemiyor, sadece denizin sesi duyuluyordu. Adam “sonra gelir
parayı öderim” diye düşünerek gitti.
Vakit Akşam namazının çıktığı, yatsı ezanının okunması gereken
vakitti. Dimitris küçük kayığına binip açıklara çekmişti kürekleri. Geceydi.
Işıksızdı. Yalnızdı. Kötü şeyler hep yalnızken gelirdi insanın başına. Dev bir
dalga Dimitris’i böyle bir yalnızlıkta yutuverdi.
Ertesi gün efsaneleri seven, mitolojiyi gerçek sanan insanlar,
sepetlerini kaybeden Dimitris’i okyanus dibindeki ülkeye gönderip ona mutlu,
güzel ve sonsuz bir hayat vermişlerdi bile.
mor leke:
“Saatleri Ayarlama Enstitüsü”
Ahmet Hamdi Tanpınar
“Hiçbir şeyin birbirini tutmadığı ve her şeyin en şaşırtıcı
şekilde birbirine bağlı olduğu bir dünyada, bilmediğimiz bir yerde kopan bir
fırtınanın getirdiği enkazdan yapılmış bir panayırda imişim gibi yaşamaya
başladım. Bu fırtına nerede kopmuştu? Hangi tuhaf ve zıtlarla dolu âlemleri
yağma etmiş, yahut nasıl karmakarışık bir armadayı didik didik böyle savuşturmuş
ki bize kadar getirip önümüze yığdığı şeylerin hiçbirini asıl kendi çehrelerinde
tanımamıza imkân yoktu.”
|