|
Okur musunuz?
Gazeteleri okurken ya da dergilere göz gezdirirken ilk
olarak yazıyı kimin kaleme aldığına bakıyor, sonra başlığın her harfini
ısrarla inceliyorum. Yazar, yazılarını sık sık izlediğm ise başlık bana
hiçbir çağrışım yapmasa da yazı kendisini okumam için ayrı bir çabaya
girmiyor. Yazar, daha önce adını duymadığım ise yazı başlığı beni
cezbediyorsa başlıyorum okumaya. Dolayısıyla giriş cümleleri önem
kazanıyor ve diğer cümlelerin okunmasına vesîle oluyor. |

|
“Neler okursunuz?” sorusu ya da ondan önce “okur musunuz?”
çıkınca karşıma artık cevap veremediğimi farkettim. Sorana bakmam ve hafif
tebessüm etmekle yetinmem nedendir aslında iyi biliyorum. Bu tebessümün altında
ışık hızıyla geçen cümleleri de çok iyi biliyorum, ama ben bunu “soranı mahcûb
etmemek” diye özetlemekle yetiniyorum.
Ben okur muyum?
Okursam ne okurum?
Karanlık birer kuyu gibi görünüyorlar. Her gün sayısız yeni
kitapla karşılaşıyorum ya da her gün sayısız okumadığım eski basım kitaplarla
karşılaşıyorum. Tarifsiz bir telâş o an gezinmeye başlıyor içimde,
durduramıyorum. Yetişmem gereken çok önemli bir yer var ve adımlarımı bu sebeple
hızlandırıyorum da olduğum yerde sayıyormuşum gibi bir his. Kervanı kaçırmış
yolcuyum çölde yön bilmeden kalakalmışım, üstelik otostop imkânım da yok.
Yabancı topraklarda hangi sokağın nereye çıktığını kestirene kadar uzun bir
sürenin geçmesi gerekir. “Okumak” da böyle bir şey. Okuduğumun beni nereye
götüreceğini, hatta beni nerede bırakacağını tahmin edemiyorum. Bunu istiyor
muyum? Hayır. Nereye, nasıl bir yere gideceğini bilmek cazibeyi ve azmi
kaybettirir çoğu zaman.
Neden okur insan?
Okudukça sıkıntı çöküyorsa, okudukça yetmiyorsa, okudukça işin
içinden çıkamıyorsa neden okur insan? Bir sonrakinde aradığı her ne ise bulmak
için de olabilir, içinde gerçekten kaybolabildiğini farkettiği bir alan
bulabildiği için de olabilir.
Az konuşma yeteneği kazanabilmenin de okumanın bir getirisi
olduğunu düşünüyorum ara ara. Bildiklerinizi ne kadar paylaşırsanız paylaşın
sonuçta herkes kendi bilgisinin geçerli olduğu konusunda ısrarcı. Bir çeşit
patates yemeğinin önce haşlanarak mı, yoksa direk haşlanmadan fırınlanarak mı
pişirilmesi gerektiği üzerine bir gün tartışabilenler vardır mesela. Ve üstelik
patatesleri haşlayanla, haşlamadan fırına veren bir günün sonunda fikirlerinden
taviz de vermeyebilir. “Birgün de senin dediğin gibi deneyeyim” demez birisinden
biri.
İnsanlar sizin okumalarınıza farklı yorumlar getirir ve size de
sadece dinlemek düşer. Zamanla öğrenmişsinizdir çünkü dinlemenin faydalarını.
Örneğin, yorumlara karşılık vermediğiniz sürece, konuşma boyunca
yeni boyut kazandırılmış yorumlarla karşılaşma riskiniz düşüktür.
Örneğin, dinlediğiniz sürece yorum yapan kişiler takdîr
edildikleri hissine kapılıp sizi mümkün mertebe rencîde etmekten uzak dururlar.
Örneğin, cümlelerine cümle uzatmadıkça sizi kendi hâlinize
bırakma olasılığı çok yüksektir.
Örneğin, fikirlerinin şeksiz doğru tespitler içerdiğini hissedip
ses tonu arttırılmış tartışmalar içine çekilmeden felâha çıkabilirsiniz.
Velhâsılı bu örnekler böyle uzar gider.
“Okur musunuz?” sorusunda geçiştirmenin yerinde olacağı çok
kereler tecrübe ile sabit olduğundan, “neler okursunuz?” sorusunun da önü
kapatılıvermiş olacaktır. Ne ki, “İbn Haldun” deseniz, “Nietzsche” deseniz,
“Salinger, Cortazar, Kafka, Hesse, Amin Maalouf, Marquez, İbn A’rabi” deseniz
farketmeyecektir sonuçta. Ya da “masal, felsefe, sözlük, tarih, ülkeler
coğrafyası, mitoloji” deseniz de sonu olmayan boş bir borunun içine taş
bırakmaktan öteye gitmeyecektir hatta.
Ne olacak peki?
Herkes kendi okumalarının yönünü kendi belirlemeli ve bunca
yazılmışlar arasında kalarak iğneyle kuyu kazmanın anlamını çözmeye
çalışmalıdır. Ya yolun zahmetli olduğunu kabullenip ilerleyecektir zahmetleri
aşa aşa, ya da “ben bu yolun yolcusu değilim” diyerek çekilecektir.
mor leke:
“Ayna İçinde Ayna”
Michael Ende
“Kimse, umudunu kaybetmiş birinin sonunun nereye varacağını
bilemez...”
|