|
Râm ola, rahşân ola, sîmâsına ay doğa
Natalya o gün gelmedi
ertesi gün de, daha sonraki günlerde de...
yaklaşık üç haftadan fazla göremedik onu, yortu’lar buna
sebep
sık sık aklımdan geçirdiğim cümlelerden biri beni
rahatsız etmeye başlamıştı yine
“ben hiçbir şey yapamıyorum”
Natalya’nın yokluğu, bu cümlenin beni ziyaretini
kolaylaştırmış gibiydi
fotoğraf sergisi açamamış, râst ağırlıklı bir konser
verememiş, gazetede bir köşe edinememiş, yüksek yapamamış, bir baltaya
sap olamamıştım... |

|
“oku oku oku
koş Ali koş
tut topu tut
Ali topu tut”
boşa geçirilmiş bir ömrün neden boşa geçirildiği konusu da ayrı
bir kavgaydı benim için
önümde duran Danozetti’ler ütü yaptırdılar bana
buhar kokusunu seviyordum, sıcaklık yayılıyordu odaya; iyi hoştu
da
ama ben neden ütü yapıyordum ki?
Danozetti’ler ütü yapmayı mı bilmiyorlardı, ütü yapmaya zamanları
mı yoktu, ütü yapmaktan hoşlanmıyorlar mıydı, yoksa ben ütü için mi vardım
o halde neden bir ütü okulundan çıkmadım?
ütü derslerinde en yüksek notu almak için çalışır, ütü bezi
hakkında edebi metinler yazardım
yıllar sonra da ütü yaparken canım sıkılmaz, elimdeki ütüye
hayran hayran bakabilirdim
önümde duran Danozetti’ler ne var ise yapmak istemediğim onu
yaptırdılar bana
“ne var ise yapmak istemediğin” okulunda yıllarca mürekkep
yalasaydım kendimi gereksiz hissetmezdim bu kadar
hem gereksiz, hem fazla ya da büyük beden
Natalya gelseydi o gün ve diğer günler bütün bunlar olmayabilirdi
üstelik
hatırladığım en bedbîn kelimelerle boğuşmak canımı yakıyordu
oysa bir kısmını Gobi’ye gömdüğümü, bir kısmını Alatoo’ya
fırlattığımı, bir kısmını Besarabya’da suya bıraktığımı, geri kalanları da
Aden’den Umman Denizi’ne hediye ettiğimi sanıyordum
sanmak işte, her şey sanmak’tı benim için ve sana sana yaşamak...
“Cihânda âşık-ı mecrûha sanma râhat olur
Neler çeker bu gönül söylesem şikâyet olur” *
bu yüzden sus çektim dilime
Büyük Ada’ya hiç gitmedim diye geçirdim aklımdan birden, durduk
yere; gitmedim Şehremini’ye, gitmedim Yüksekova’ya, Ardahan’a...
gitmeler bir alışkanlığa dönüşmüş, onları içine çekildiğim bir
hortum olarak kabul eder olmuştum
hani gitmezsem olmazmış gibiydi
“Sen de gitme Triyandafilis” kadar özlenen ve beklenen ve aranan
değildim sonuçta
hani gitsem daha iyi, gitmesem ne olacakmış gibiydi
hani gitsem hafifleyenler olacak, gitmesem beni bir yere
sığdıramayacaklar gibiydi
bazen çok olmak, bazen yok olmak, bazen de hiç olmak gibiydi
adrenalin meselesi
“Çöl Kitabı”ında yazıyor Maurizio Maggiani
“... içini sarsan en küçük sarsıntıya bile dayanamayan,
duygularına kapılıp sonunda duyarlılığının altında ezilen insanlar vardır.”
“okunması ne zor bir kitap” demeden geçemeyeceğim
her seferinde “şimdi bırakacağım elimden” diye diye sayfaları
çevirmek
“sona ne kadar kaldı” merakından bir türlü kurtulamamak...
kitap zorlaşınca daha bir kalınlaşıyordu, ağırlaşıyordu; ter
basıyordu, hararetim artıyordu; cinnet boyutuna yaklaştırıyordu beni
sıkıntı üstüne sıkıntı kökünü kazıyamadığım, elimde bir alev topu
tutuyormuşum da çaresiz çığlık atmaya çabalarken sesim soluğum çıkmıyor da kendi
çevremde döne döne şirazemden kurtuluyormuşum gibi
yapıştı elime kitap, son cümlesine varmadan çözülmeyecek
biliyorum
bu da benim sancılı çilem
ne hoş; “Aşk derdiyle hoşem el çek ilâcumdan tabîb
Kılma dermân kim helaküm zehri dermânundadur” **
ifadesizleşmek her yanıma sirâyet etmişti işte sonunda
toz olup havaya karışma endişesine dek varacaktı bu iş
ne ürkütücü ve ne vahim ve ne engebeli vaziyetteyim
Natalya’ya söylesem gülerdi bana eminim, çok güzel gülerdi
Natalya, sarı saçları parlardı
parlayan saçlarını taramak geçerdi içimden; râm ola, rahşân ola,
sîmâsına ay doğa...
parlayan sarı saçlar, ben ve Natalya
şimdi çok uzaktalar, saçlar ve Natalya; Natalya ve sarı saçlar
rusça’yı onun diliyle sevdim ben, bütün vurgular döver gibi
değildi de sanki kanat çırpan kuş süzülüşündeydi; hafif, narin, nazik...
hiç susmasa ben dinlesem Natalya’yı, ben dinlesem o susmasa... ne
olurdu?
“... şimdiye kadar sizin bu derece güzel olduğunuza hiç
inanmamıştım. Şimdi bu şehirden gidecek olursanız, sizi hep şu andaki halinizle
hatırlayacağım. Sizi net, aydınlık hatırlayacağım...”***
* Şeyhülislâm Yahya
** Fuzulî
*** Knut Hamsun
mor leke:
“Bit Palas”
Elif Şafak
“Endişelenmeye başladığımda, nerede ne zaman ne söylemem
gerektiğini karıştırdığımda, insanların bakışlarından korktuğumda, insanların
bakışlarından korktuğumu belli etmemeye çalıştığımda, tanımak istediğim birine
kendimi tnıtmak istediğimde, aslında kendimi ne kadar az tanıdığımı bilmezden
geldiğimde, geçmiş canımı yaktığında, geleceğin de daha âlâ olmayacağını
kabullenemediğimde, ne bulunduğum yerde, ne de göründüğüm insan olmayı içime
sindirebildiğimde... saçmalarım.”
|