MÜREKKEP LEKESİ 65

Naz Ferniba

Râm ola, rahşân ola, sîmâsına ay doğa    

 

Natalya o gün gelmedi

ertesi gün de, daha sonraki günlerde de...

yaklaşık üç haftadan fazla göremedik onu, yortu’lar buna sebep

sık sık aklımdan geçirdiğim cümlelerden biri beni rahatsız etmeye başlamıştı yine

“ben hiçbir şey yapamıyorum”

Natalya’nın yokluğu, bu cümlenin beni ziyaretini kolaylaştırmış gibiydi

fotoğraf sergisi açamamış, râst ağırlıklı bir konser verememiş, gazetede bir köşe edinememiş, yüksek yapamamış, bir baltaya sap olamamıştım...

 

                                                                              “oku oku oku

                                                                              koş Ali koş

                                                                              tut topu tut

                                                                              Ali topu tut”

 

boşa geçirilmiş bir ömrün neden boşa geçirildiği konusu da ayrı bir kavgaydı benim için

önümde duran Danozetti’ler ütü yaptırdılar bana

buhar kokusunu seviyordum, sıcaklık yayılıyordu odaya; iyi hoştu da

ama ben neden ütü yapıyordum ki?

Danozetti’ler ütü yapmayı mı bilmiyorlardı, ütü yapmaya zamanları mı yoktu, ütü yapmaktan hoşlanmıyorlar mıydı, yoksa ben ütü için mi vardım

o halde neden bir ütü okulundan çıkmadım?

ütü derslerinde en yüksek notu almak için çalışır, ütü bezi hakkında edebi metinler yazardım

yıllar sonra da ütü yaparken canım sıkılmaz, elimdeki ütüye hayran hayran bakabilirdim

önümde duran Danozetti’ler ne var ise yapmak istemediğim onu yaptırdılar bana

“ne var ise yapmak istemediğin” okulunda yıllarca mürekkep yalasaydım kendimi gereksiz hissetmezdim bu kadar

hem gereksiz, hem fazla ya da büyük beden

Natalya gelseydi o gün ve diğer günler bütün bunlar olmayabilirdi üstelik

hatırladığım en bedbîn kelimelerle boğuşmak canımı yakıyordu

oysa bir kısmını Gobi’ye gömdüğümü, bir kısmını Alatoo’ya fırlattığımı, bir kısmını Besarabya’da suya bıraktığımı, geri kalanları da Aden’den Umman Denizi’ne hediye ettiğimi sanıyordum

sanmak işte, her şey sanmak’tı benim için ve sana sana yaşamak...

                                                                              “Cihânda âşık-ı mecrûha sanma râhat olur

                                                                              Neler çeker bu gönül söylesem şikâyet olur”  *

 

bu yüzden sus çektim dilime

Büyük Ada’ya hiç gitmedim diye geçirdim aklımdan birden, durduk yere; gitmedim Şehremini’ye, gitmedim Yüksekova’ya, Ardahan’a...

gitmeler bir alışkanlığa dönüşmüş, onları içine çekildiğim bir hortum olarak kabul eder olmuştum

hani gitmezsem olmazmış gibiydi

“Sen de gitme Triyandafilis” kadar özlenen ve beklenen ve aranan değildim sonuçta

hani gitsem daha iyi, gitmesem ne olacakmış gibiydi

hani gitsem hafifleyenler olacak, gitmesem beni bir yere sığdıramayacaklar gibiydi

bazen çok olmak, bazen yok olmak, bazen de hiç olmak gibiydi

adrenalin meselesi

 

“Çöl Kitabı”ında yazıyor Maurizio Maggiani

“... içini sarsan en küçük sarsıntıya bile dayanamayan, duygularına kapılıp sonunda duyarlılığının altında ezilen insanlar vardır.”

“okunması ne zor bir kitap” demeden geçemeyeceğim

her seferinde “şimdi bırakacağım elimden” diye diye sayfaları çevirmek

“sona ne kadar kaldı” merakından bir türlü kurtulamamak...

kitap zorlaşınca daha bir kalınlaşıyordu, ağırlaşıyordu; ter basıyordu, hararetim artıyordu; cinnet boyutuna yaklaştırıyordu beni

sıkıntı üstüne sıkıntı kökünü kazıyamadığım, elimde bir alev topu tutuyormuşum da çaresiz çığlık atmaya çabalarken sesim soluğum çıkmıyor da kendi çevremde döne döne şirazemden kurtuluyormuşum gibi

yapıştı elime kitap, son cümlesine varmadan çözülmeyecek biliyorum

bu da benim sancılı çilem

 

ne hoş;     “Aşk derdiyle hoşem el çek ilâcumdan tabîb

                Kılma dermân kim helaküm zehri dermânundadur” **

 

ifadesizleşmek her yanıma sirâyet etmişti işte sonunda

toz olup havaya karışma endişesine dek varacaktı bu iş

ne ürkütücü ve ne vahim ve ne engebeli vaziyetteyim

Natalya’ya söylesem gülerdi bana eminim, çok güzel gülerdi Natalya, sarı saçları parlardı

parlayan saçlarını taramak geçerdi içimden; râm ola, rahşân ola, sîmâsına ay doğa...

parlayan sarı saçlar, ben ve Natalya

şimdi çok uzaktalar, saçlar ve Natalya; Natalya ve sarı saçlar

rusça’yı onun diliyle sevdim ben, bütün vurgular döver gibi değildi de sanki kanat çırpan kuş süzülüşündeydi; hafif, narin, nazik...

hiç susmasa ben dinlesem Natalya’yı, ben dinlesem o susmasa... ne olurdu?

                                               

“... şimdiye kadar sizin bu derece güzel olduğunuza hiç inanmamıştım. Şimdi bu şehirden gidecek olursanız, sizi hep şu andaki halinizle hatırlayacağım. Sizi net, aydınlık hatırlayacağım...”***

 

 

*          Şeyhülislâm Yahya 

**        Fuzulî

***      Knut  Hamsun

 

mor leke:

 

“Bit Palas”

Elif Şafak

 

“Endişelenmeye başladığımda, nerede ne zaman ne söylemem gerektiğini karıştırdığımda, insanların bakışlarından korktuğumda, insanların bakışlarından korktuğumu belli etmemeye çalıştığımda, tanımak istediğim birine kendimi tnıtmak istediğimde, aslında kendimi ne kadar az tanıdığımı bilmezden geldiğimde, geçmiş canımı yaktığında, geleceğin de daha âlâ olmayacağını kabullenemediğimde, ne bulunduğum yerde, ne de göründüğüm insan olmayı içime sindirebildiğimde... saçmalarım.”

Bir Önceki Sayfa... Ana Sayfa Köşe Yazıları Arkadaşına Gönder

Yukarı Çıkmak İçin...