MÜREKKEP LEKESİ 64

Naz Ferniba

Sükût 

 

“Ah! Lambaların ışığında dünya ne kadar büyük

Anıların gözünde ne kadar küçük dünya”

 Baudelaire

İki odalı evin içinde gezinen tozlarla aramdaki tüm bağları koparmalıydım

Atmalıydım on birinci kattan aşağıya, ki bir daha çıkamasınlar yukarı

Ama tozlar bumerang gibiydiler

Attıkça geri geliyorlardı

Başı sonu belirsiz bir durumdu sözkonusu olan

 

pencereler ve kapılar sımsıkı kapalıydı

camların üzerine kalın ve şeffaf naylon geçirilmişti

perdeler çekiliydi

eve giren ve evden çıkan haddinden fazla sınırlıydı

 

Yine de

Tozlar bu işin sırrını bir şekilde çözmüşlerdi

Sinir bozucu bir ilişki meydana gelmişti aramızda farkına varmadan

Kabul etmeliydim, onlarla yaşamaya alışmam gerekiyordu

                                                                       

gülüşünüz de değişmiş” dedi kadın

“siz önceden inceydiniz hem

dilinizde de bir tuhaflık var ama çözemedim”

 

“limonatayı severim” dedim ben

“varsa içebilirim, eskiden olduğu gibi

ince olmasam da hâlâ gülebilirim”

 

“her şeye alışmayı öğrendik” dedi kadın

“zaman unutturur ya hani”

 

 

İnsan yapmak istemeyip yapmak zorunda kaldığını acı tecrübelerle öğreniyordu

İşte tam da o vakte denk düşüyordu özlemle tanışmak

“Meğer daha önce hiçbir şeyi özlememişim” dedim

           

yaz gelse de ısınsak

çilek çıksa da yesek

oturup karşısında denizi seyretsek

                        -sak, -sek, -sak, -sek... –sek, -sek, -sek...

 

gibi istekler basit ve sıradan ve herkesin sıkça özledikleri arasında imiş

acı, insanı sıradanlıktan çıkarıyor başka bir kefeye yerleştiriyormuş anladım

                                   

 

Küçücük tozlar bile insanı çileden çıkarabilecek acılar yaşatabiliyordu

Demek ki önceden tozları yaşanılan mekanlardan sürekli kovalayıp kapı dışarı edenler vardı

Ben bunu ancak tozlarla başbaşa kaldığımda farkettim

Ve gözlerimin önüne tozu alınmış mobilyalar, süpürülüp silinmiş yerler, silkelenmiş halılar geldi

Bu dünyada hiçbir şey kendiliğinden olmuyordu

Birileri işin ucundan tutmalıydı

Tutan olmazsa mekanlar yaşanabilir olmaktan çıkabiliyordu:

 

“kapının önünde pembe sardunyalar açan

toprak saksılar duruyordu

basamakların biri geniş, biri dardı sanki

                oturup yemyeşil bahçeye akan suyun

               şırıltısını dinlerdik

eskiden

daha ben on yaşındayken...

               şimdi kimsesiz kalmış annem söyledi

               bu yüzden belki  hiçbir yerde  açmıyor sardunyalar

 eskisi gibi”

 

 

Tozlar ve ben arasındaki bu ilginç kavga sürüp giderken büyük bir sessizlik duyuverdim

Neydi?

            Neydi?

                        Neydi?

Burada bizi namaza davet eden ezan yoktu

Göğe uzanan ince uzun minareler yoktu

Ramazan’da iftar vaktini haber veren top sesleri yoktu

Kimse bizi sahura kaldırmak için davul çalmıyordu

Ramazan manilerini söyleyen davulcular evin ışığı yanana kadar pencere önünde duraklamıyordu

Televizyonumuzda bile “İstanbul için iftar vakti” yazısını göremiyordum

Burada kimse Türkçe konuşmuyor, Ramazan Ayı’nın varlığını bilmiyordu

            Ne büyük bir sükûttu bu böyle

            İnsanın yüreğine kor gibi oturan ne büyük bir acı...

 

ramak kaldı derken seni hepten silmeye, bu rücu’  niye?

mehlettim beni, bende ne var ise hayâl adına ve bir de sana ait her harfi

mehşum halde direncin son virgülünde duraklayınca dikildin ay gibi

bu ne cür’et ki sende,

bu ne salvet ki bitirir her zerremi

                        sihem’sin

                        eymen’sin

                        esmen’sin

         nice vakte değin, bilen bilir de bir sen bilemezsin      

 

 

 

mor leke:

 

“Prenses Anastasia”

Colin  Falconer

 

“Yarın ne olacağını kimse bilemez.”

Bir Önceki Sayfa... Ana Sayfa Köşe Yazıları Arkadaşına Gönder

Yukarı Çıkmak İçin...