|
Bir Hatanın Bedeli
“Kalanlar da gitmiyor mu aslında?”
Zoraki gündemlerin arkasında duran Zagros, mağaranın
giriş duvarına kazınmış figürlerin üzerinden geçerken parmak uçlarıyla
bir ezginin çok gerilerden kulağına doğru geldiğini duyar gibi oldu. Bu,
köyün türkülerinden bir tanesiydi. Durdu. Loş mağaranın içinde gölge
oyunlarını seven bir grup yaramaz tavan ile yer arasında yakalamaca
oynarken küçük oyma pencerelerden içeri giren ağaçların yaprak hışırtısı
olmasaydı daha anlaşılır olabilirdi belki.
“dar gelir üzerine hayat, hey deda |

|
toprak açılır her gün kaç kere
sıra sende, çağırt ardından beni
gelir alırlar hey deda
hey deda...”
Marianna Kilisesi az ileride ziyaretçilerini bekliyordu. Son
yıllarda bu sessiz bölgeyi aniden dolduran insanlardan her taşı büyük bir hazine
ararmış gibi kaldıranlara bakıyordu. Zagros on beş yaşına yeni girdiği gün,
-yaklaşık iki hafta önce- kendisine “Zagros” adını veren dedesini kaybetmiş, onu
köyün çok uzağında olmayan biraz ağaçlı mezarlığa gömmüşlerdi. Zagros toprak
evin penceresinden izledi kalabalığın mezarlığa doğru gidişini. Evden çıkıp
uğurlamadı dedesini. Sessizce baktı en sevdiği insanın arkasından. Zagros onun
torunuydu, Mir Ali Sungur Bey’in.
“Kar yağıyordu, yürüyemiyorduk artık. Her adımda içine
gömülüyorduk karın. Kaçtığımız insanlar peşimizdeydi. Onlar da kara saplanıp
kalıyorlardı bizim gibi. Kışın en sert zamanlarında bizi Zagros eteklerinde
kıstırıp öldüreceklerini düşünmüşlerdi. Kaçtık. Kışa doğru kaçtık. Kar beyazdı.
Üzerimizdeki siyah kalpaklarla iyice görünelim diye kara doğru kaçtık. Başka yol
yoktu. Başka yön yoktu. En dik tarafına doğru dağın kaçtık. Bir toplu aileydik
işte. Yirmi beş kişi birden hiçbir şeysiz can derdine düştük de kaçtık. Buralara
kadar. Sonra çekildi demir perde. Dönemedik. Ya bizi öldü sandılar. Ya da buraya
sıkıştığımızı anladılar.”
“Sana çok anlatacaklarım var” derdi hep Mir Ali Sungur Bey.
Anlattı.
Anlattı.
Anlattı.
Son zamanlarda kalbinde yorgunluk belirtleri göstermeye
başladığında Zagros telaşlanmıştı sessizce. Hep sessizce. “Anlatacaklarının
tamamı biter mi?” diye sormak geçti işte o zaman aklından da pek cesaret
edemedi. Ki herkes alışmıştı onun derin, belirsiz ve acıtan sessizliğine. “O
gözleriyle konuşur” derdi Mir Ali Sungur Bey sevgili torunu Zagros için. Son
torunu. İlk ve son erkek torununa bu Zagros ismini verirken demişti ki odada
bulunanlara bundan on beş yıl önce: “Bir dağın adıdır bu: Zagros... Asi ve ulu
dağ. Uzakta, çok uzakta dimdik durur. Siz bilmezsiniz. Oytal’dan, köyümüzden
görünmez, esen rüzgarı buraya dek ulaşmaz, oraya giden geri gelmez, benim gibi
buraya gelen de bir daha geri oraya gidemez.”
Zagros, adını hiç görmediği dağdan almıştı da oraya nasıl gidilir
bir de onu öğretseydi dedesi. Alırdı yanına ekmeğini, peynirini... Olmaz mıydı
ki? Olmaz mı hiç, olurdu tabiî de şu demir perde de neydi ki? Mağaranın
odalarını yine dolaşmaya başladı Zagros. Çocukluğu bu mağarada dolaşmakla geçti
diye kızmadı hiç annesi Liana. Mir Ali Sungur Bey hep gelinine “Seni Zagros’a
götüreceğim” derdi. Liana bakışları hülyalı hep Mir Ali Sungur Bey’in elini
kaldırıp işaret parmağıyla gösterdiği yöne bakardı belki Zagros’u görebilmek
için. Liana ve Zagros birbirini hiç göremedi.
“Kaçanlar vardı o zamanlar. O zamanlar toprakların üzerinde
hep bir yandan öte yana kaçmak zorunda bırakılan insanlar vardı. Mavi gözlü
kızlar, siyah saçlı adamlar onları yakalayana kadar kaçtılar.
Oytal hiç bu aile kadar arka arkaya ölüm görmemişti. Mir Ali
Sungur Bey yaşadığı yıllar boyu ailesindeki kayıpları oturduğu yerden izlemek
zorunda kaldı. “Zagros’ta bir hatanın bedelidir bu” dedi hep. Ama gerisini hiç
getirmedi. İnsanlar sırlarıyla yaşamayı becerebiliyorlardı ama, hayat o sırları
onlara unutturmamak için elinden geleni yapıyordu. Hataların bedeli bazen küçük
bir tokat gibi dönüyordu, bazen de sonu gelmeyen acılar giyinerek.
Oytal’da nehir kenarında balık tutanlar her düğün eğlencesinde
mutlaka söylenen “yaz geldi” türküsünü söylüyorlardı.
Bir kedi güneşlenmek için bir taşın üzerine uzanmıştı.
Söğütler yapraklarını suya indirmişti.
Çocuklar kendi dillerince aralarında konuşup suyun içinde
koşuyorlardı.
Bu köyde on yedi dil birden konuşuluyordu.
Zagros bunca dil içinde bir tanesini bile konuşmayı denemedi.
Birgün köyü ziyarete gelenler arasında bir kadın farketti Zagros.
Kadın her konuştuğunda Zagros’un içi açıldı.
Mir Ali Sungur Bey’in dilini konuşan bu kadın kimdi öğrenmek
istedi, ama soru sorabilmek için konuşması gerekiyordu.
İşte o gün o kadının yanına gidip de o güne kadar hiç konuşmayan
Zagros konuşmak için dedesinin dilini seçerek “siz nereden geldiniz?” diye
sordu.
“Belen’den geldim” dedi kadın.
“Zagros Dağı’nda mı?” diye sordu Zagros.
“Amanos Dağları’nda” dedi kadın.
“Benim adım Zagros” dedi Zagros.
“Benim adım da Belen” dedi kadın.
“Beni de götürsen” dedi Zagros.
“Gel” dedi Belen.
Gittiler.
Geride Oytal.
mor leke:
“Ölürsem Beni Seninle Ararlar Şimdi”
Cezmi Ersöz
“Başkalarının görmediği,
görüp de anlamadığı şeyleri görür
ve
hissedersiniz de,
sizi asıl ilgilendiren, ilgilendirmesi gereken şeyleri
bir türlü görüp hissedemezsiniz.”
|