MÜREKKEP LEKESİ 62

Naz Ferniba

Virgül

 

(Behlül-i Dânâ beni görseydi söyleyecek çok sözü olurdu.)

 

Düz yolda açılmış büyük deliklere su birikiyor.

Sonra donuyor.

Alabildiğine uzanan düzlük bembeyaz.  “Bırakılmış olduğum bu dünya

                                                bana öylesine yabancı ki,

                                                bende var olduğunu sandığım o sıcak içtenliği

                                                ağır ağır yakıyor.” *

 

Yolun ara sıra karşılaştığı raylar bir uzaklaşıyor, bir yaklaşıyor;

bir görünüyor, bir kayboluyor; bazen yolu kesiyor.

Tren etrafına pas akıtarak geliyor.

Pencereden bakan insanlar birşeyler söylüyorlar.

Duyulmuyor.

Tren gürültüsü, camlar, bir de soğuk yutuyor sesleri. 

Farzediyorum:      “Köle bir defalığına satılmıştır,

                           işçi her gün her saat

                           kendini satmak zorundadır.” **

Fısıltılar buzun üzerine dökülüyor.

İnip arabadan seyrediyorum onları bir süre.

Titriyorlar.

Buz onları yavaş yavaş susturuyor.

Birer ikişer yanıp yok oluyorlar soğukta.

 

Güneşin beyazın üzerinde oynaşması gözlerimi alıyor.

Kendimle kaldığım bol zamanların birinde karın üzerinde iz bırakmak istiyorum.

Her adımda çıkan ses buz kırılmasını andırıyor.

Yavaş yavaş parmak uçlarım hissizleşiyor.

Theodor Lipps ve einfühlung bağlantısı düşüyor aklıma.

Bu soğuğa daha fazla dayanamayacağımı düşünüyorum.

Arabaya dönüyorum.

Kaskatı oturuyorum içeriye.

Tren uzaklaşmış.

Kıvrıla kıvrıla kayıyor raylarda.

“Dünya” diyorum, “bizim düşündüğümüzden çok başka.”

Goldoni’den bir alıntı yazıyorum havaya.    “Dünya güzel bir kitaptır,

                                                             okumayı bilmeyene

                                                             çok az şey verir.”

 

Bulatka’ya bir kış kar yağdığını görmüştük de bütün sokak dökülmüştük dışarıya.

Herkes gökyüzüne bakıyordu.

Yağan kar ince, yumuşak ve beyazdı.

Gülüyorduk.

Kar tanelerini yakalamaya çalıştık.

O an bütün şehir aynı şeyi yapıyordu biliyordum.     “Tabiatta hiçbir şey

                                                                          sebepsiz değil” ***

Bulatka’ya hiç kar yağmazdı.

Yağmur severdi Bulatka’yı, rüzgar severdi.

Otlar sabahları buz tutardı o kadar.

 

Çocuklar koştular.

Yaşlılar durup seyrettiler.

Anneler “üşürsünüz” diye bağırdılar.

Değişiklik her zaman insanları canlandırırdı.

Ben bunu ilk kez Bulatka’ya yağan o kar zamanında anlamıştım.

Şimdi o kıştan yıllar sonraki bu kışta beni mutlu edemeyen beyazlığa bakıyorum.

Uzaktayım.

Kendime uzaktayım.

Gördüklerimi limonlu çay yudumlarken yüreğime indirmeye çalışıp

caddelerde gezinen dolmuşlara bindiğim deli zamanların üzerinden yeniden geçiyorum.

Soğuğun insanı nasıl yavaşlattığını, ağırlaştırdığını, uyuttuğunu görüyorum.

“Kapalı mekanlarda zaman geçirmek” üzerine öyküler yazıyorum.          “Beşik tonozlar,

                                                                                 kubbe altındaki hantal

                                                                                 kemerler, içeri giren ışığı kesen

                                                                                 köşeli sütunlar,

                                                                                      ince süslemeler ve

                                                                                 ağır yapıyı oluşturan birbirine

                                                                          açılmış küçüklü büyüklü odalar...”

Mekan değiştirmenin beni nasıl değiştirdiğini farkedince geceleri daha az uyumaya,

daha az konuşmaya, daha az yemeye, daha az kımıldamaya başladım.

“Bana dokunmasınlar, bana bakmasınlar, benimle konuşmasınlar, hiçbir şey sormasınlar”

diyordum artık.

Nevrotik bir tavır...

İnsanın her şeyi her durumda sevebilmesinin ne demek olduğunu sonraları anlayacaktım.

Bir tek gökyüzüne baktığımda yüzüm gülüyordu.

Soğuk kışta bir tek o sımsıcak görünüyordu bana.

Mavi gök, beyaz bulutlar...

ve Pyriphlegethon.

 

Balkondan elbiseleri atmaya karar verişim

düşüncelerimin birbirinden kopmaya başladığının bir işaretiydi.

                           Beşinci kattayım.

                           Aşağıda süt satanlar, binalara girip çıkanlar, gelip geçenler, bir de atlar var.

                           Kareli kahve pantolonumun havada süzülüşü beni mutlu ediyor.

Önce soğuk ona dokundu.

Sonrasında rüzgar onu savurdu Cengiz Aytmatov’un bozkırlarını anımsatırcasına.

Buzun üzerine serildi pantolon .

Artık benim değildi.

Balkonda elimden bıraktığım an benim olmaktan çıkmıştı.

Aslında hiçbir şeye sahip değildim.

Hiçbir şey benim değildi.

Pascal’ın dediği “düşünen kamış” olarak bu sonuca varmayı başarmıştım.

Asıl sahibin bu bilinçsiz sahiplenişimiz yüzünden hakkımızda vereceği karar ne olabilirdi

kestiremiyordum.

Pantolonu en yakınında duran çocuk alıverdi.

Hızla dertop edip koşmaya başladı.

Henüz hiçbir şeyi sahiplenemeyeceğini öğrenmemişti.

Beyaz bir gömlek,

kırmızı bir kazak,

çizgili bir çorap,

ceket, elbise, havlu, çarşaf, oyuncak ayı, terlik, şapka, kemer attım.

Her attığımı biri alıp mümkün olan en kısa zamanda gözden kaybolabilmek için koşuyordu.

Meczuptum.

Mecruhtum.

Metrûktüm.

                        ya onlar neydi?

Hiçkimse bütün bunları atan kim diye bakmayı aklına getirmedi.

Kimse soru sormadı.

Kimse konuşmadı.

            Ey gazel bakışlı, seni bildim

                        ağardığım her gün adına bir diken batırdım parmağıma

                        hayaline sapladığım hançerle yaraladım kendimi

                        iflah olmaz bir şaileyim

            Ey dirre bakışlı, ben seni bildim

                        hem şadan hem şeydayım o vakitten bu vakte

Sessiz cinnetimin sonucu atma işlemini nihayet tamamladığımda hafiflemiştim.

Şimdi uçuyordum evin içinde.

Kıştı.

Soğuktu.

Acıkmıştım.

Peynir ekmekle doymak istiyordum.

Yoktu.

İnsan açken evdeki eşyaların hiç anlamı kalmıyordu.

Balkondan daha çok şey atmalıydım.

Gereksiz bir yığın eşya hayatımda yer kaplıyor.

Bir yıl içinde belki bir kere kullanılmak için bekleyenler dolaplarda, raflarda, çekmecelerde

eskiyordu.

Eskimek…

Ben de eskiyorum duvarlarda, camlarda, koridorlarda.

 

şimdi

elinde ayna

ve gümüş bir kase ile

sinema sohbetlerine katıldığını farzediyorum

 

Aya İrini önündeki kalabalık

ve sen

düşlerimdesiniz

Örme Sütun Latin gölgesinden

kalabalık ve sen

benden geçersiniz

 

soğuk memleketlerin havasına

ısınıyorum

bu yüzden nokta değil

öyküme virgül koydum

*        A. Camus

**      Engels

***    Aristoteles

 

 

mor leke:

 

“Yerdeniz  Öyküleri”

Ursula  K.  Le Guin

 

“Gerçek sanat

yanlış karşısında galip gelecektir.

Nizam bozulmaz.” 

Bir Önceki Sayfa... Ana Sayfa Köşe Yazıları Arkadaşına Gönder

Yukarı Çıkmak İçin...