MÜREKKEP LEKESİ 60

Naz Ferniba

Perayin

 

Perayin, zamanın birinde

bir şehrin en sefil görünen bölgelerinden

güney yakasını boydan boya kaplayan Trazende Mahallesi’nden çıktığında

kül rengi bir hayatı geride bıraktığını düşünüyordu.

Babaanesinin ölmeden önce ona sık sık anlattığı kitapları,

karda kışta yağmurda kara çizmeler giyen adamları,

çorba içerken gümüş kaşık kullanan insanları,

yağmur yağdığında şemsiyesi olanların nasıl göründüklerini,

çeşit çeşit salataları,

çayı içine koydukları cam bardakları görmek istiyordu.

 

Kızkardeşi Namhan da onunla gelebilmek için ağlamış,

onsuz çok yalnız kalacağını söylemiş,

gerekirse yolculuk boyunca,

yani geri dönene kadar hiç konuşmayacağına dair

söz bile vermişti.

“Olmaz” dedi Perayin.

“Sana peynir getirebilirim belki.”

 

Perayin’in ilk karşılaştığı garip insan

yüksek sesle birşeyler söylüyordu.

“Bu kim?” diye sordu çamurlu yerleri süpürmeye çalışan kadına.

“Şair” dedi kadın hiç bakmadan.

Perayin bir süre şair’i dinledi.

Ama hiçbir şey anlayamadı söylediklerinden.

“Nasılsa yorulacak ve susacak” diye beklediyse de şair bir türlü sözlerinin sonunu getiremedi.

Vazgeçti dinlemekten.

Şair’den aklında kalan tek cümle “görmek için gözü olanlara...” oldu.

 

Sokaklardan sokaklara geçti Perayin.

Birbirinden kirli,

birbirinden dağınık,

birbirinden daha karanlık sokaklarda az ya da çok,

ama hep birileri vardı.

Ona şair’i unutturan kişi elinde uzun bir sopa tutan adam oldu.

Çamur birikintisinin içinde oturan kıza sordu be sefer “bu adam kim?” diye.

Kız çamurlu elleriyle gözlerinin önüne düşen saçlarını arkaya atıp “filozof” dedi.

Perayin filozof’un karşısına geçip uzun uzun inceledi onu.

Başı öne eğik duruyordu.

“Ne oldu?” diye sordu.

Filozof  “ne olmadı ki!” dedi.

“Ne olmadı?” diye sordu Perayin.

Filozof yorgun gözlerini Perayin’e çevirip “soruları sormak benim işim” dedi.

“Bana da sor” dedi Perayin heyecanla.

Daha önce kimse ona soru sormamıştı.

“İnsan gerçeği nerede bulabilir?” diye sordu filozof.

Perayin gerçek’in ne olduğunu bilmediğini düşündü.

Bu yüzden “tanımadığım bir şeyin nerede olduğunu bilemem” dedi.

Filozof birden ağlamaya başladı.

Perayin filozof’un yanından ayrıldığında o hâlâ ağlıyordu.

Hem ağlıyor, hem düşünüyor olabilirdi.

 

Sürekli yağmur yağıyordu.

Perayin henüz babaannesinin anlattığı şemsiyeli insanlarla karşılaşmamıştı.

“Nasıl bir şeydi acaba şemsiye?”

“Belki de benim göremeyeceğim kadar küçüktür” diye düşündü.

 

Perayin günlerce yürüdü şehirde.

Bir sürü değişik şey gördü, bir sürü garipliklerle karşılaştı.

Zaman geçti ve bir daha dönüş yolunu bulamadı Perayin.

O kadar yorulmuş, o kadar zayıflamış

ve o kadar hastalanmıştı ki sonunda şehir onu da yuttu.

 

mor leke:

 

“Hacı Murat”

Tolstoy

 

“... bir hayatın bitişi

ve çıktığı kaynağına geri dönüşü

önemsenmiyordu.”

Bir Önceki Sayfa... Ana Sayfa Köşe Yazıları Arkadaşına Gönder

Yukarı Çıkmak İçin...