|
Perayin
Perayin, zamanın birinde
bir şehrin en sefil görünen bölgelerinden
güney yakasını boydan boya kaplayan Trazende
Mahallesi’nden çıktığında
kül rengi bir hayatı geride bıraktığını düşünüyordu.
Babaanesinin ölmeden önce ona sık sık anlattığı
kitapları,
karda kışta yağmurda kara çizmeler giyen adamları, |

|
çorba içerken gümüş kaşık kullanan insanları,
yağmur yağdığında şemsiyesi olanların nasıl göründüklerini,
çeşit çeşit salataları,
çayı içine koydukları cam bardakları görmek istiyordu.
Kızkardeşi Namhan da onunla gelebilmek için ağlamış,
onsuz çok yalnız kalacağını söylemiş,
gerekirse yolculuk boyunca,
yani geri dönene kadar hiç konuşmayacağına dair
söz bile vermişti.
“Olmaz” dedi Perayin.
“Sana peynir getirebilirim belki.”
Perayin’in ilk karşılaştığı garip insan
yüksek sesle birşeyler söylüyordu.
“Bu kim?” diye sordu çamurlu yerleri süpürmeye çalışan kadına.
“Şair” dedi kadın hiç bakmadan.
Perayin bir süre şair’i dinledi.
Ama hiçbir şey anlayamadı söylediklerinden.
“Nasılsa yorulacak ve susacak” diye beklediyse de şair bir türlü
sözlerinin sonunu getiremedi.
Vazgeçti dinlemekten.
Şair’den aklında kalan tek cümle “görmek için gözü olanlara...”
oldu.
Sokaklardan sokaklara geçti Perayin.
Birbirinden kirli,
birbirinden dağınık,
birbirinden daha karanlık sokaklarda az ya da çok,
ama hep birileri vardı.
Ona şair’i unutturan kişi elinde uzun bir sopa tutan adam oldu.
Çamur birikintisinin içinde oturan kıza sordu be sefer “bu adam
kim?” diye.
Kız çamurlu elleriyle gözlerinin önüne düşen saçlarını arkaya
atıp “filozof” dedi.
Perayin filozof’un karşısına geçip uzun uzun inceledi onu.
Başı öne eğik duruyordu.
“Ne oldu?” diye sordu.
Filozof “ne olmadı ki!” dedi.
“Ne olmadı?” diye sordu Perayin.
Filozof yorgun gözlerini Perayin’e çevirip “soruları sormak benim
işim” dedi.
“Bana da sor” dedi Perayin heyecanla.
Daha önce kimse ona soru sormamıştı.
“İnsan gerçeği nerede bulabilir?” diye sordu filozof.
Perayin gerçek’in ne olduğunu bilmediğini düşündü.
Bu yüzden “tanımadığım bir şeyin nerede olduğunu bilemem” dedi.
Filozof birden ağlamaya başladı.
Perayin filozof’un yanından ayrıldığında o hâlâ ağlıyordu.
Hem ağlıyor, hem düşünüyor olabilirdi.
Sürekli yağmur yağıyordu.
Perayin henüz babaannesinin anlattığı şemsiyeli insanlarla
karşılaşmamıştı.
“Nasıl bir şeydi acaba şemsiye?”
“Belki de benim göremeyeceğim kadar küçüktür” diye düşündü.
Perayin günlerce yürüdü şehirde.
Bir sürü değişik şey gördü, bir sürü garipliklerle karşılaştı.
Zaman geçti ve bir daha dönüş yolunu bulamadı Perayin.
O kadar yorulmuş, o kadar zayıflamış
ve o kadar hastalanmıştı ki sonunda şehir onu da yuttu.
mor leke:
“Hacı Murat”
Tolstoy
“... bir hayatın bitişi
ve çıktığı kaynağına geri dönüşü
önemsenmiyordu.”
|