|
|
|
Mühe Mühab
Bir osmanlı tokadı indiğinde sol yanağına henüz
on-ikisindeydi. Avludan dışarı ya bir, ya iki kere adım atmaya cesaret
edebilmiş, yeni bir yazma isteme cüretini bir türlü gösterememiş,
bayramlarda insanlar neden sevince boğulur bir türlü çözememiş garibanın
tekiydi. Adının Mühab olduğunu çocukluk çağını çok gerilerde bıraktığı
günlerin birinde avludaki mezarın kenarına oturduğunda öğrenmişti teyze
kızından. Ona hep “Mühe” demişler, “Mühe gel, Mühe getir, Mühe pişir,
Mühe defol” gibi ancak iki kelimelik seslenişlerde adını söylemişlerdi.
|

|
“Mühab” diye kaç kere tekrarladı hatırlamıyordu. “Mühab!” Bir
hizmetçi değildi. Bir besleme değildi. Ama bu evde bir hiç olduğunu her gün
doğumunda onu yatağından sürükleyerek kaldırdıklarında bağıra bağıra yüzüne
söylemişlerdi. Mühab bir hiçti, ama bunun sebebini yıllarca bilmedi. O eve nasıl
ve ne zaman ve kiminle gelmişti? O evin bir parçası olmak zorunluluğunu ona kim
hediye etmişti?
Bazen insan bilmesi gerekenlerden çok farklı şeyleri daha erken
vakitlerde öğreniyor, asıl önemli olanı, öğrenme sırasına oturtamıyordu. Bu
yüzdendi ihtimal acılar derya gibiydi dünyada. Mühab da soru soramadığı,
sorulara cevap veremediği, konuşma hakkının elinden alındığı bir cehennem
kuyusunun içinde yaşamaya devam ediyordu.
Aylardan zilkadeydi. Gece gece pencereden baktı Mühab. Dolunayın
aydınlığı sokaklarda dolaşırken avluda oynaşan gölgeler gözüne çarptı. Neydi?
Merak ile meyletmek geçti içinden. Belki kuşlar, belki kediler, belki de bir
yabancı... o yaşına dek tanımadığı kimseyle karşılaşmadığından midesinde
hareketlenme oldu. “Bir yabancı” diye düşündü. Çiçeklerin arasında oynaşan
gölgeyi gözleriyle yakalamak istedi. “Mühab kendine gel, Mühab haddini bil,
Mühab yıkıl, Mühab yok ol...” dedi kendi kendine ihtimal ona bunları söyleyecek
birisi olmadığı için yanında.
Birden dolunayın önünü kapattı bulutlar. Rüzgar esmeye başladı.
Aman bir gürültü, bir patırtı, bir felaket havası. Korkmadı Mühab. Korkulacak
her şey yanında yönündeydi kendini bildi bileli. Karanlıkta yaşamaya mecbur
bırakılmışlığından, hep tekmelendiğinden, hep itildiğinden, kollarındaki mor
lekelerin bir türlü tamamen iyileşemediğinden, ondan bundan şundan... korkmadı
Mühab. Fırtına şiddetlendi. Mühab pencereden an olsun ayrılmadan avluyu seyreti.
Bir avluyu, bir gökyüzünü; bir gökyüzünü, bir avluyu taradı. Yağmur başladı.
Yağmur hızlandı. Yağmur şapur şupur yere vurdu damlalarını. Damlalar küçükten
büyüğe sıraya girip ard arda toprağa indi. Mühab onların birini bile göremedi.
Karanlıktı. Fırtına başlamak için karanlığı seçmişti. Mühab bir türlü pencereden
ayrılıp yerdeki şilteye kıvrılamadı. Bir kere olsun hayatında farklı bir şey
yapmış olmayı dilediğinden belki durduğu yerde fırtınanın içine kaymak geçti
fikrinden. Yıldırımlar dört yanda damar damar göğü çiziyordu. Her yıldırım anlık
ışıtıyor, anlık karanlığa boğuyordu. “Yabancı! Yabancı!” diye düşündü. O an
uçurumlardan itildi sandı Mühab.
.............................
Kay Mühab. Kal Mühab.
Dünyanın dengesini bozan insanlardan kaç Mühab.
Canavarların içinde insan Mühab.
“Gel sana edebiyatın en yenisinden birkaç cümle okuyayım.
Romandaki aşıkların dilinden, şiirlerdeki sevgililerden; zamandan uzak, mekandan
beri, hal dilinden hali... tut benden, tut sokaklara sızan ışık kırıntılarından.
Her gelen aşkı almış yüreğine, her gelen kendine özel en sıradan haliyle gelmiş
de geçmiş yollar, tepeler, dağlardan. Gel sana anlatayım üç beş yedilerden.
Uçurulan başlardan, yakılan mabedlerden, kan kokulu topraklardan... Anlatayım da
acısın için dışın. Anlatayım da inanma gördüklerine, inanma duyduklarına, inanma
zulüm silinecek diye. Herkes kendi dünyasında sancılı. Her geçen gün biraz daha
kirleniyor bastığımız yer, soluduğumuz hava, seyrettiğimiz manzara. Duyduğumuz
sesler tiz, dokunduğumuz her şey patlamaya hazır. Bir de herkesin zülmü kendi
boyunca.” Dilaşub söyleşiler, Naz
mor leke:
“Kayıp (Amerika)”
F. Kafka
“... her şeyi görecek vakit bulamadı...”
|