MÜREKKEP LEKESİ 58

Naz Ferniba

Dayna

 

“Buraya alışmak için hiçbir sebebim yok.”

 

Alba 10’da Çaykoski’nin

en hazin bestesi duvarlara tırmanırken;

Dayna ellerine aldığı kavanozu yere düşürmüştü. Vazodaki çiçekler solalı iki gün olmuş, dökülen çayın lekesi halılara daha bir yerleşmiş, akmayan sıcak su akmamadaki ısrarından henüz vazgeçmeyeceğini hissettirmemişti.

 

Norveç’in en kuzeyi

yağmur altında çamur dansı yaparken;

Dayna üzerine çökmüş olan sükunetin dinginliğinden olsa gerek cam kırıklarının büyük olanlarını sağ elinin baş ve işaret parmaklarını kullanarak yumuşak hareketlerle toplayıp çöp kutusuna attı ve kalan kırıkları süpürgeyle alıverdi.

 

hassas vuruşlarıyla

Frida’nın elinde fırça titrerken;

Dayna kirli çamaşırları renk renk ayırıp makinaya tıkıştırdı. Deterjanın bitmiş olabileceğini düşünerek “eyvah” diye sessiz bir feryad bıraktı içine. Balkonda duran kaptaki bol deterjanı görüp de ileride bir yerde kurulan pazardan daha yeni satın aldığını nasıl da unutabildiğine hayret etmeden geçemedi. Bu arada içine bıraktığı “eyvah” pek çok şeye çarpıp incinmelerine sebep olmuştu.

 

salonda Puşkin

acılarını seyrederken;

Dayna çamaşır makinasının çıkardığı hep tanıdık sese o kadar alışmıştı ki on-iki kat aşağıda uzanan geniş yoldan geçen arabaların gürültüsünü bile daha net duyabiliyordu.

 

dar sokaklar arasında sıkışmış Tenar

soğuk geceye dokunurken;

Dayna açık pencereden en aşağılara iki dakikalık bir göz gezdirişten sonra yolun diğer tarafında dümdüz dizilmiş evlerin tel örgülerle çevrilmiş bahçelerine bakıp da dolanan köpeklerin havlayışlarından ne kadar rahatsız olduğunu yüzünü buruşturarak ifade etti. Tam karşıda duran beyaz bulutları farkedip o an bir tebessüm dolaşıverdi yüzünde. “Hadi çay içmeye gelin” dedi onlara. “Hem de yeşil çay.” Yeşil çay içmek adetini yeni edinmişliğinden herkese bildirme telaşı ile baştan ayağa yeşil giyinmişti. Yeşil giymeyi de pek sevmezdi, ama insan her zaman sevdiğini mi yapıyordu ki.

 

Darkhan’da yüzünü çöle dönmüş

Suhbatur yeni sözler üzerine çalışırken;

Dayna başka zamana ertelenmiş olan yeşil çay içme faslını düşünüp lavabonun kenarında birikmiş kendisine “bizi yıka” bakışları uzatan tabakları ve bardakları ve kaşıkları ve kaseleri ve bıçakları ve tencereleri ve rendeyi ve tepsileri ve tavayı umursamadan salona geçti. Hemen pencerenin önündeki derin koltuğa oturdu. Duvarın en kıytırık yerinde asılı duran saate bakınca her gün aynı saatte izlemekten bir türlü kendisini alamadığı dizi aklına geldi. “Yılanın kuyruğu, kurbağanın bacağı, keçinin inadı” iki-bin-yedi’nci bölümüne gelmişti.

 

Konur sokak kahvaltı masasını süsleyen poğaçaların

kokusuyla dolarken;

Dayna kırk-iki dakika on-bir saniye koltuğa gömülmüş halde dizisini seyredince gözlerinin ağırlaşıp uykunun onu çekmeye başladığında, kısa programda yıkanan çamaşırların artık sıkma bölümüne gelip de evi titretmesine rağmen evin tavanına dek dolan gürültü kirliliğini nasıl temizleyeceğini umursamadan hoş karşıladı. Uyumak hem becerebildiği tek güzel şeydi küçük evinde, hem de çarşaflar çiçekliydi.

 

Veyrûze’nin

Aşkını boyamaya Dicle güç yetiremezken;

Dayna sert yatağına uzandığında vakit öğle’nin girdiğini haber verdi, ama sesini her zamanki gibi duyuramadı. Asıl yapılması gerekenleri yine es geçmeyi seçmişti ve bundan rahatsızlık duyduğunu her gece günlüğüne yazsa bile vaziyeti değiştirmek için çabalamadan “dünya” hayatının giderek ağırlaşan havasını solumayı zor da olsa sürdürdü.

 

Asiye

kucağındaki bebeği severken;

Dayna yedi, içti; ekmekleri, artan yemekleri, yarısı çürümüş meyveleri atmaktan bir türlü vazgeçmedi. Eli bir kere atmaya alışmış... yıkanan çamaşırları balkondaki iplere asmada maharet kazanmış... mobilyaların tozunu almaktan usansa da bir kere tozdan midesi kalkmış...

 

Galina’nın emeğini anlarken;

Dayna mânâ aleminden habersiz bir küçük evde hayat üstüne konuşup kendi kendine, birgün hiç beklemediği bir zamanda kapı “dan dini din don” çalıverdi.

 

Kim imiş gelen?

Köşe başındaki iğde ağacı.

Ne istiyor imiş?

Kokusunu.

 

bir sone, bir dize, bir şarkı;

aşk başka şeyler isterken;

Dayna en beğendiği parfümünü iğde ağacına verdiğinde içinde yedi seksenlik bir kuyu oluştuğunu hissetti. Bir basketbol topu ağırlığında mavi bir taşın midesinin üzerine oturduğunu biliyordu ama taşı alıp bir türlü olması gereken yere koyamadı.

 

                                                                       belli etmese de

Dayna hiçbir zaman hem şapka takıp hem muz yiyemedi.

                                                                                         nedense

Dayna hiçbir zaman cümlelerini sonuna kadar dinleyen birisiyle karşılaşmadı.

                                                                              bir eksiklik olmsa bile

Dayna hiçbir zaman portakallı ördek nasıl pişirilir öğrenemedi.

                                                                 sebebini söylemese de

Dayna yeni kıyafetlerini eskiyene kadar dolabında sakladı.

 

mor leke:

 

“Küçük Şey Yoktur”

Kemal  Ural

 

“Gerçeği gözden kaçırmadan

yaşamak.”

Bir Önceki Sayfa... Ana Sayfa Köşe Yazıları Arkadaşına Gönder

Yukarı Çıkmak İçin...