|
Dayna
“Buraya alışmak için hiçbir sebebim yok.”
Alba 10’da Çaykoski’nin
en hazin bestesi duvarlara tırmanırken;
Dayna ellerine aldığı kavanozu yere düşürmüştü. Vazodaki
çiçekler solalı iki gün olmuş, dökülen çayın lekesi halılara daha bir
yerleşmiş, akmayan sıcak su akmamadaki ısrarından henüz vazgeçmeyeceğini
hissettirmemişti. |

|
Norveç’in en kuzeyi
yağmur altında çamur dansı yaparken;
Dayna üzerine çökmüş olan sükunetin dinginliğinden olsa gerek cam
kırıklarının büyük olanlarını sağ elinin baş ve işaret parmaklarını kullanarak
yumuşak hareketlerle toplayıp çöp kutusuna attı ve kalan kırıkları süpürgeyle
alıverdi.
hassas vuruşlarıyla
Frida’nın elinde fırça titrerken;
Dayna kirli çamaşırları renk renk ayırıp makinaya tıkıştırdı.
Deterjanın bitmiş olabileceğini düşünerek “eyvah” diye sessiz bir feryad bıraktı
içine. Balkonda duran kaptaki bol deterjanı görüp de ileride bir yerde kurulan
pazardan daha yeni satın aldığını nasıl da unutabildiğine hayret etmeden
geçemedi. Bu arada içine bıraktığı “eyvah” pek çok şeye çarpıp incinmelerine
sebep olmuştu.
salonda Puşkin
acılarını seyrederken;
Dayna çamaşır makinasının çıkardığı hep tanıdık sese o kadar
alışmıştı ki on-iki kat aşağıda uzanan geniş yoldan geçen arabaların gürültüsünü
bile daha net duyabiliyordu.
dar sokaklar arasında sıkışmış Tenar
soğuk geceye dokunurken;
Dayna açık pencereden en aşağılara iki dakikalık bir göz
gezdirişten sonra yolun diğer tarafında dümdüz dizilmiş evlerin tel örgülerle
çevrilmiş bahçelerine bakıp da dolanan köpeklerin havlayışlarından ne kadar
rahatsız olduğunu yüzünü buruşturarak ifade etti. Tam karşıda duran beyaz
bulutları farkedip o an bir tebessüm dolaşıverdi yüzünde. “Hadi çay içmeye
gelin” dedi onlara. “Hem de yeşil çay.” Yeşil çay içmek adetini yeni
edinmişliğinden herkese bildirme telaşı ile baştan ayağa yeşil giyinmişti. Yeşil
giymeyi de pek sevmezdi, ama insan her zaman sevdiğini mi yapıyordu ki.
Darkhan’da yüzünü çöle dönmüş
Suhbatur yeni sözler üzerine çalışırken;
Dayna başka zamana ertelenmiş olan yeşil çay içme faslını düşünüp
lavabonun kenarında birikmiş kendisine “bizi yıka” bakışları uzatan tabakları ve
bardakları ve kaşıkları ve kaseleri ve bıçakları ve tencereleri ve rendeyi ve
tepsileri ve tavayı umursamadan salona geçti. Hemen pencerenin önündeki derin
koltuğa oturdu. Duvarın en kıytırık yerinde asılı duran saate bakınca her gün
aynı saatte izlemekten bir türlü kendisini alamadığı dizi aklına geldi. “Yılanın
kuyruğu, kurbağanın bacağı, keçinin inadı” iki-bin-yedi’nci bölümüne gelmişti.
Konur sokak kahvaltı masasını süsleyen poğaçaların
kokusuyla dolarken;
Dayna kırk-iki dakika on-bir saniye koltuğa gömülmüş halde
dizisini seyredince gözlerinin ağırlaşıp uykunun onu çekmeye başladığında, kısa
programda yıkanan çamaşırların artık sıkma bölümüne gelip de evi titretmesine
rağmen evin tavanına dek dolan gürültü kirliliğini nasıl temizleyeceğini
umursamadan hoş karşıladı. Uyumak hem becerebildiği tek güzel şeydi küçük
evinde, hem de çarşaflar çiçekliydi.
Veyrûze’nin
Aşkını boyamaya Dicle güç yetiremezken;
Dayna sert yatağına uzandığında vakit öğle’nin girdiğini haber
verdi, ama sesini her zamanki gibi duyuramadı. Asıl yapılması gerekenleri yine
es geçmeyi seçmişti ve bundan rahatsızlık duyduğunu her gece günlüğüne yazsa
bile vaziyeti değiştirmek için çabalamadan “dünya” hayatının giderek ağırlaşan
havasını solumayı zor da olsa sürdürdü.
Asiye
kucağındaki bebeği severken;
Dayna yedi, içti; ekmekleri, artan yemekleri, yarısı çürümüş
meyveleri atmaktan bir türlü vazgeçmedi. Eli bir kere atmaya alışmış... yıkanan
çamaşırları balkondaki iplere asmada maharet kazanmış... mobilyaların tozunu
almaktan usansa da bir kere tozdan midesi kalkmış...
Galina’nın emeğini anlarken;
Dayna mânâ aleminden habersiz bir küçük evde hayat üstüne konuşup
kendi kendine, birgün hiç beklemediği bir zamanda kapı “dan dini din don”
çalıverdi.
Kim imiş gelen?
Köşe başındaki iğde ağacı.
Ne istiyor imiş?
Kokusunu.
bir sone, bir dize, bir şarkı;
aşk başka şeyler isterken;
Dayna en beğendiği parfümünü iğde ağacına verdiğinde içinde yedi
seksenlik bir kuyu oluştuğunu hissetti. Bir basketbol topu ağırlığında mavi bir
taşın midesinin üzerine oturduğunu biliyordu ama taşı alıp bir türlü olması
gereken yere koyamadı.
belli etmese de
Dayna hiçbir zaman hem şapka takıp hem muz yiyemedi.
nedense
Dayna hiçbir zaman cümlelerini sonuna kadar dinleyen birisiyle
karşılaşmadı.
bir eksiklik olmsa bile
Dayna hiçbir zaman portakallı ördek nasıl pişirilir öğrenemedi.
sebebini söylemese de
Dayna yeni kıyafetlerini eskiyene kadar dolabında sakladı.
mor leke:
“Küçük Şey Yoktur”
Kemal Ural
“Gerçeği gözden kaçırmadan
yaşamak.”
|