MÜREKKEP LEKESİ 52

Naz Ferniba

Kör Nokta

İnsanın yolunun nereden geçeceği bilinemiyor. Yol üzerinde ilerlerken nelerle karşılaşılacağı ise hiç kestirilemiyor. Her şeye hazır olmak durumundan bahsedilir. Sağlam ve güçlü bir duruşla tüm karşılaşılabileceklere uygun pozisyonları hızla alıvermek. Babam “Her zaman en kötü ihtimali düşünerek adımını at” der.

Neden?

En kötüye hazır olan hiç yıkılmaz, hiç yılmaz, hiç umutsuzluğa kapılmaz, hiç bırakmaz kendini... mi?

Mümkün...

İşte belki de budur her şeye hazır olmak durumu.

Fakat...

Kader o kadar küçük noktalarda öyle keskin virajlar alıyor ki bazen, insan inanamıyor. O keskin virajların arkasından çıkabilecekleri kim bilebilir ki? Herkesin gittiği yol tek gidiş ve üstelik kişiye özel.

 

*        *        *

 

Ali Niyazi Kantarelli, bir öğretmen olmak için eğitim hayatına başladığında birgün gelip Gagauzya’ya türkçe öğretmeni olarak gönderileceğini,

sade bir türkçe öğretmeni iken aniden “casustur” hükmünün akabinde kendisini bir tren vagonunda buluvereceğini,

Sibirya’nın sert iklimi ve dayanılası güç şartlarıyla boğuşmak zorunda kalacağını,

dahası on-beş yılını bu bilinmedik Sibirya topraklarında bir sürgün olarak geçirdikten sonra, her şeye rağmen hâlâ hayatta kalmayı başarabileceğini hiç tahmin etmemiştir sanıyorum.

Ve dahi Ukrayna’nın bir şehrinde son nefesini vereceğini de...

 

Onun öyküsü, hayatın değişkenliğinin boyutunu

ve

yolların sınırsızca uzandığını gösteren bir örnek.

 

Yollar insanı götüren değil aslında, yolda ilerleyen insan. Her yürünen yer yol. Yolun özelliği ne olursa olsun, yolu yol yapan insan. Hangi sebepten gidilirse gidilsin yol yoldur.

 

Ali Niyazi Kantarelli, hiç karşılaşmadığı Stalin’in ölümü ile Sibirya sürgününden kurtulduğunda on-beş yıllık yaşanmışların neden yaşanmak zorunda olduğunu büyük ihtimalle sorup durdu kendi kendine.

 

Bir sürü cevap içinde hangisi doğruydu?

 

Birinci Katerina da Litvanya’da bir köyde dünyaya geldiğinde, ailesi onun birgün Rus çarı Petro ile evlenip çariçe ünvanı alacağını, Petro’nun ölümünün ardından da Rusya’yı yöneteceğini hiç düşünmemiştir.

Düşünememiştir.

Katerina’nın karşısına çıkan yolların onu götürdüğü noktaydı işte bu. Bu noktayı ne Katerina görebilirdi öncesinde, ne de bir başka insan. Gözlerin görme yeteneği içine girmeyen bir açıdır çünkü bu. Kör nokta. Gönül gözü ise, görse bile onun gördüğünün gerçek olabileceği ihtimali üzerinde durulmuyor. Mantık ilmi, dairesi içine, gönül gözünün kaydettiklerini almıyor maalesef.

 

*        *        *

 

Her şeye hazırlamaya çalışsam da kendimi, az ötede neyin beklediğini bilmiyorum herkes gibi. “En kötü” deyince bile aklım bu “en kötü”nün sınırını çizemiyor. Bilmediğim öyle “en kötü”ler vardır ki ya da bilmediğim “en iyi”ler...

Bir de iyi sandığım kötü’ler, kötü sandığım iyi’ler...

Yanılgılarım yani.

 

Hangi seçeneği seçersem seçeyim beni nereye götüreceğinden habersizim. Böyle zamanlarda hafif bir yağmur sonrası serinliğinde, tepelerden tepelere uzanan capcanlı bir gökkuşağını düşünmek daha kolay geliyor.

Gökkuşağının üzerinde zıplayan mor topu yakalamaya çalışırken, göç vakti, istikametini belirlemiş, deneyimli bir leyleğin, zıplayan mor topumu gagalayıp heybesine attığını düşünmek daha da kolay geliyor.

Mor topumun bir leylek ile beraber kim bilir nerelere konacağını hiç bilemeden, arkalarından tebessüm eşliğinde el salladığımı düşünmek çok daha kolay geliyor.

Gökkuşağımın üzerinde mor topumsuz kalmış olsam bile, eğilip onca yüksekten aşağılara baktığımı düşünmek de kolay geliyor.

Aşağılarda uzanan manzaranın içime doldurduğu ferahlık sonrasında, yedi rengin yumuşak yatağında uykuya daldığımı düşünmek de...

 

uykuların rüyaları, rüyaların birbirine açılan kapıları, kapıların türlü biçim kolları...

ben, gökkuşağı, mor top, göçmen leylek, manzara, yedi renkli yatak, uyku ve düşler...

 

Bunların içinde beni şaşırtan keskin virajlar yok. Varsaysam da yüksek gökkuşağından düşsem aşağılara. Bir bulut çıkıverir de tutar beni.

Ya da uzayın bir yerinden ip sarkar tutunuveririm.

Ya da gök salıncağında doğudan batıya sallanmaya başlayıveririm.

Kimse bana Sibirya’dan bahsetmez.

Kimse bana kilitlenmiş odalardan, çıkmaz sokaklardan, dönüşsüz yollardan da bahsetmez.

Kimse bana insanı acıtan olayların varlığından, bu olayların insana insan tarafından üstelik yaşatıldığından; kendini hiç hesaba katmadan, hani ola ki acıyı yaşatan durumundan acı yaşatılan konumuna, zamanın kendi aleyhine tagyir edebileceğinden hiç bahsetmez.

Kimse bana güneşi bile vurmaya çalışanların, an sonrasında olabilecekleri dahi görebilemezliğine rağmen, yerküreyi sahiplenme azminden de bahsetmez.

Bu bir izin vermeyiştir belki de tutunabilmek için, kendi kendime kurduğum.

Hayata tutunmak...

 

Tutunmak kelimesiyle Oğuz Atay çıkıyor karşıma. “Tutunamayanlar”ı belki de en iyi o anlattı.

Ve ben tutunamadığımı ve belki de hiç tutunamayacağımı onunla farkediverdim.

 

Gökkuşağım...

Büyüdükçe bu tutunmaları daha sık yapmalıydım. Büyüdüğümü farketmediğim zamanlarda gökkuşağım oyun yerimdi, sonrasında bir sığınak.

Sığınaklar hep bir mağara görünümündeydi bana. Her kelimenin zihnimde bir şekillenişi vardı. Ne zaman “sığınak” kelimesi çıksa karşıma; küçük girişli, büyük bir kayaya oyulmuş, loş ama beni dinginleştiren serinliğiyle kimsenin bana ulaşamayacağı hoş bir mekan çizilir karşımda.

 

Eflâtun’un mağarası işte o an takılır zihnime.

Sığınak, mağara, Eflâtun...

bir çağrışımlar dizisi.

 

Benim sığınaklarım hep çoktu. Antakya’nın dağlarına oyulmuş mağaralar kadar etkileyici, özenli ve hayret uyandırıcıydı.

Yolumun nerelerden geçeceğini bilmeden, her konakladığım yerde yeni sığınaklar edindim kendime. Sibirya gerçekten çok soğuktu ya da çok sıcak. Kışın sıcak sığınaklar kurdum, yazın soğuk.

Ve en çok köpeklerden korktum.

Sordum kendime “Kimler nelerden korkar?” diye.

Mesela hiç tanımadığım alt kattaki kır saçlı kadın.

Mesela yolun köşesindeki kulübede bütün gün oturan adam.

Mesela apartmanı süpüren temizlikçi.

 

Herkesin korkuları başka başkadır. Bilmek isterdim korkularını, korkma nedenlerini.

Neden?

 

Ali Niyazi Kantarelli, yolculuğa çıktığı ilk gün en çok neyden endişe duymuştu? Bilmediği topraklara gitmekten mi, gidip geri dönememekten mi?

Çariçe Katerina, entrikalar yardımıyla oturduğu tahtında, sürekli korkularla yaşadığını birilerine söyleyebildi mi? Ya da her ne yaparsa yapsın ölümü geciktiremeyeceğini düşünmeyi hiç denedi mi?

 

mor leke:

 

“Mor Mürekkep”

Nazan Bekiroğlu

 

“Kimse kimsenin yerine yanmıyor

ve

kimsenin yangını kimsenin yangınına uymuyor.”

Bir Önceki Sayfa... Ana Sayfa Köşe Yazıları Arkadaşına Gönder

Yukarı Çıkmak İçin...