|
Kör Nokta
İnsanın yolunun nereden geçeceği bilinemiyor. Yol üzerinde
ilerlerken nelerle karşılaşılacağı ise hiç kestirilemiyor. Her şeye hazır
olmak durumundan bahsedilir. Sağlam ve güçlü bir duruşla tüm
karşılaşılabileceklere uygun pozisyonları hızla alıvermek. Babam “Her
zaman en kötü ihtimali düşünerek adımını at” der.
Neden? |

|
En kötüye hazır olan hiç yıkılmaz, hiç yılmaz, hiç
umutsuzluğa kapılmaz, hiç bırakmaz kendini... mi?
Mümkün...
İşte belki de budur her şeye hazır olmak durumu.
Fakat...
Kader o kadar küçük noktalarda öyle keskin virajlar alıyor ki
bazen, insan inanamıyor. O keskin virajların arkasından çıkabilecekleri kim
bilebilir ki? Herkesin gittiği yol tek gidiş ve üstelik kişiye özel.
* * *
Ali Niyazi Kantarelli, bir öğretmen olmak için eğitim hayatına
başladığında birgün gelip Gagauzya’ya türkçe öğretmeni olarak gönderileceğini,
sade bir türkçe öğretmeni iken aniden “casustur” hükmünün
akabinde kendisini bir tren vagonunda buluvereceğini,
Sibirya’nın sert iklimi ve dayanılası güç şartlarıyla boğuşmak
zorunda kalacağını,
dahası on-beş yılını bu bilinmedik Sibirya topraklarında bir
sürgün olarak geçirdikten sonra, her şeye rağmen hâlâ hayatta kalmayı
başarabileceğini hiç tahmin etmemiştir sanıyorum.
Ve dahi Ukrayna’nın bir şehrinde son nefesini vereceğini de...
Onun öyküsü, hayatın değişkenliğinin boyutunu
ve
yolların sınırsızca uzandığını gösteren bir örnek.
Yollar insanı götüren değil aslında, yolda ilerleyen insan. Her
yürünen yer yol. Yolun özelliği ne olursa olsun, yolu yol yapan insan. Hangi
sebepten gidilirse gidilsin yol yoldur.
Ali Niyazi Kantarelli, hiç karşılaşmadığı Stalin’in ölümü ile
Sibirya sürgününden kurtulduğunda on-beş yıllık yaşanmışların neden yaşanmak
zorunda olduğunu büyük ihtimalle sorup durdu kendi kendine.
Bir sürü cevap içinde hangisi doğruydu?
Birinci Katerina da Litvanya’da bir köyde dünyaya geldiğinde,
ailesi onun birgün Rus çarı Petro ile evlenip çariçe ünvanı alacağını, Petro’nun
ölümünün ardından da Rusya’yı yöneteceğini hiç düşünmemiştir.
Düşünememiştir.
Katerina’nın karşısına çıkan yolların onu götürdüğü noktaydı işte
bu. Bu noktayı ne Katerina görebilirdi öncesinde, ne de bir başka insan.
Gözlerin görme yeteneği içine girmeyen bir açıdır çünkü bu. Kör nokta. Gönül
gözü ise, görse bile onun gördüğünün gerçek olabileceği ihtimali üzerinde
durulmuyor. Mantık ilmi, dairesi içine, gönül gözünün kaydettiklerini almıyor
maalesef.
* * *
Her şeye hazırlamaya çalışsam da kendimi, az ötede neyin
beklediğini bilmiyorum herkes gibi. “En kötü” deyince bile aklım bu “en kötü”nün
sınırını çizemiyor. Bilmediğim öyle “en kötü”ler vardır ki ya da bilmediğim “en
iyi”ler...
Bir de iyi sandığım kötü’ler, kötü sandığım iyi’ler...
Yanılgılarım yani.
Hangi seçeneği seçersem seçeyim beni nereye götüreceğinden
habersizim. Böyle zamanlarda hafif bir yağmur sonrası serinliğinde, tepelerden
tepelere uzanan capcanlı bir gökkuşağını düşünmek daha kolay geliyor.
Gökkuşağının üzerinde zıplayan mor topu yakalamaya çalışırken,
göç vakti, istikametini belirlemiş, deneyimli bir leyleğin, zıplayan mor topumu
gagalayıp heybesine attığını düşünmek daha da kolay geliyor.
Mor topumun bir leylek ile beraber kim bilir nerelere konacağını
hiç bilemeden, arkalarından tebessüm eşliğinde el salladığımı düşünmek çok daha
kolay geliyor.
Gökkuşağımın üzerinde mor topumsuz kalmış olsam bile, eğilip onca
yüksekten aşağılara baktığımı düşünmek de kolay geliyor.
Aşağılarda uzanan manzaranın içime doldurduğu ferahlık
sonrasında, yedi rengin yumuşak yatağında uykuya daldığımı düşünmek de...
uykuların rüyaları, rüyaların birbirine açılan kapıları,
kapıların türlü biçim kolları...
ben, gökkuşağı, mor top, göçmen leylek, manzara, yedi renkli
yatak, uyku ve düşler...
Bunların içinde beni şaşırtan keskin virajlar yok. Varsaysam da
yüksek gökkuşağından düşsem aşağılara. Bir bulut çıkıverir de tutar beni.
Ya da uzayın bir yerinden ip sarkar tutunuveririm.
Ya da gök salıncağında doğudan batıya sallanmaya başlayıveririm.
Kimse bana Sibirya’dan bahsetmez.
Kimse bana kilitlenmiş odalardan, çıkmaz sokaklardan, dönüşsüz
yollardan da bahsetmez.
Kimse bana insanı acıtan olayların varlığından, bu olayların
insana insan tarafından üstelik yaşatıldığından; kendini hiç hesaba katmadan,
hani ola ki acıyı yaşatan durumundan acı yaşatılan konumuna, zamanın kendi
aleyhine tagyir edebileceğinden hiç bahsetmez.
Kimse bana güneşi bile vurmaya çalışanların, an sonrasında
olabilecekleri dahi görebilemezliğine rağmen, yerküreyi sahiplenme azminden de
bahsetmez.
Bu bir izin vermeyiştir belki de tutunabilmek için, kendi kendime
kurduğum.
Hayata tutunmak...
Tutunmak kelimesiyle Oğuz Atay çıkıyor karşıma. “Tutunamayanlar”ı
belki de en iyi o anlattı.
Ve ben tutunamadığımı ve belki de hiç tutunamayacağımı onunla
farkediverdim.
Gökkuşağım...
Büyüdükçe bu tutunmaları daha sık yapmalıydım. Büyüdüğümü
farketmediğim zamanlarda gökkuşağım oyun yerimdi, sonrasında bir sığınak.
Sığınaklar hep bir mağara görünümündeydi bana. Her kelimenin
zihnimde bir şekillenişi vardı. Ne zaman “sığınak” kelimesi çıksa karşıma; küçük
girişli, büyük bir kayaya oyulmuş, loş ama beni dinginleştiren serinliğiyle
kimsenin bana ulaşamayacağı hoş bir mekan çizilir karşımda.
Eflâtun’un mağarası işte o an takılır zihnime.
Sığınak, mağara, Eflâtun...
bir çağrışımlar dizisi.
Benim sığınaklarım hep çoktu. Antakya’nın dağlarına oyulmuş
mağaralar kadar etkileyici, özenli ve hayret uyandırıcıydı.
Yolumun nerelerden geçeceğini bilmeden, her konakladığım yerde
yeni sığınaklar edindim kendime. Sibirya gerçekten çok soğuktu ya da çok sıcak.
Kışın sıcak sığınaklar kurdum, yazın soğuk.
Ve en çok köpeklerden korktum.
Sordum kendime “Kimler nelerden korkar?” diye.
Mesela hiç tanımadığım alt kattaki kır saçlı kadın.
Mesela yolun köşesindeki kulübede bütün gün oturan adam.
Mesela apartmanı süpüren temizlikçi.
Herkesin korkuları başka başkadır. Bilmek isterdim korkularını,
korkma nedenlerini.
Neden?
Ali Niyazi Kantarelli, yolculuğa çıktığı ilk gün en çok neyden
endişe duymuştu? Bilmediği topraklara gitmekten mi, gidip geri dönememekten mi?
Çariçe Katerina, entrikalar yardımıyla oturduğu tahtında, sürekli
korkularla yaşadığını birilerine söyleyebildi mi? Ya da her ne yaparsa yapsın
ölümü geciktiremeyeceğini düşünmeyi hiç denedi mi?
mor leke:
“Mor Mürekkep”
Nazan Bekiroğlu
“Kimse kimsenin yerine yanmıyor
ve
kimsenin yangını kimsenin yangınına uymuyor.”
|