|
|
|
Adını MOR Koydum
Dinle beni
Sevgili mor...
Ne de yanılsanmış sevdalardan geçmişiz diye düşünüyorum bu
aralar. İnsan gerçek sevdanın nerede olduğunu farkettiği zaman içinde derin
uçurumların açıldığı yaralar oluşuyor. Farkediyor yani, en gereksiz yerlerde
boşa geçirilmiş sevda gezintilerinin yapıldığı zamanların havaya nasıl da
savrulduğunu. Öyle işte, gözlerde biriken yaşları bırakmaktan dahi hicab duyar
oluyor sonra. ‘Nasıl verilmiş bir lütuf aklımla, akılsızlık edebilme cüretini
gösterdim?’ inlemeleri... Ve vah’lanmalar, ve ah’lanmalar... |

|
Sevgili mor...
Sen hayatıma ne vakitler girdin bilmiyorum. Bilmiyorum ne zaman
sevdim seni renkler içinde bu kadar çok. Bilmiyorum ne zaman seni baş köşeye
oturttum alıp en tenha köşenden. İnsan işte bazen neyi neden sevdiğini bile
çözemiyor. Sıcaklığın, sevimliliğin... belki de beni uzak hayallere kadar bile
taşıyabilişin... Her sorunun cevabı var mıdır hem? Ya da her sorunun cevabı
olmalı mıdır? Ya da her soruya bir cevap ille de verilmeli midir? Bir dakika,
dingin olmaya çalışırken kargaşanın orta yerine saplanmak niyetinde değilim şu
an. Yeni’lerden bahsedelim biraz da. Yeni bir meyve tabağı mesela. Oldukça
büyük, yuvarlak ve porselen... Mutfak masasının üzerinde meyveleri koymak için
oldukça ideal. Bir büyük boy şampuan ve pencereden aşağıya sarkıtmak için kalın
dokuma büyük bir halı... Hayatımıza giren yeni’ler aslında öyle çok ki, farkında
bile değiliz. Benim bugünümdeki yeni’ler listesinde bakın ne var: Bir kilo
mandalina, siyah üzüm, iki litre süt, bir ekmek...
Sevgili mor...
Sana insanların en sevdiğinden bahsetmek istiyorum biraz.
Hüzün’den... acı’dır hep okunan, okunmak istenen, aranan... İnsanlar kendi
acılarını yaşamış olmaktan memnun ki, onları hatırlama gayretine girip hüzün
üzerine yazılmışları tercih ediyor hep. Hastalıklar, ayrılıklar, kaybedişler,
yanlış anlaşılmalar, kavgalar, yokluklar ve ve ve... daha neler neler. Luna
parkta geçirdikleri o mutlu günleri anımsadıklarında yüzlerinden ufak bir
tebessüm kayıp gidiyor. Sonra... sonrası o mutluluklara gölge düşüren acılar.
Göl kenarında yapılan yürüyüşler, bir çam ağacının kalın dallarından birine
yapılmış koccaman bir salıncak, yıllarca kırmızı küçük bir çantanın içinde
saklanmış özenle kazanılmış bilyeler, sabahlara kadar emekle yazılmış program
metinleri, ‘aşk kime’ sorularının bakışlarda dolaştığı kalabalık ortamlarda
gizlenmiş yalnızlıklar, ince belli bardaklardan yudumlanmış çaylar, iskemlelere
ilişip söylenmiş tadı damakta gezinen türküler... Bunlara daha binlerce güzel
anının an’ını eklemek mümkün. O halde sevgili mor, neden hep seni farklı
saydılar?
Sevgili mor...
Neden hep beni kandırdılar? En basitinden bir örnek sana. Bir
kilo domates almak istiyorum. Pazardayım. Dolaşıyorum. Bakıyorum domateslere.
Bana en hoş görünen yığından bir kilo almak istiyorum: Lütfen bir kilo verir
misiniz? Bir kilo domatesimi alıyorum, parasını uzatıyorum ve yoluma devam
ediyorum. Diğer domateslerin fiyatlarının daha ucuz olduğunu görüyorum sonra.
‘Yine kandırıldım’ diye mırıldanıyorum. Eve dönünce domateslerime bakıyorum ki,
yarısı çürük. ‘Yine kandırıldım’ diyorum kendi kendime. Şimdi sevgili mor, ben
mi kandırılmış oluyorum, yoksa bu insanlar sadece kendilerini mi kandırıyorlar?
Sevgili mor...
Neden hep beni kandırdılar?
|