|
|
|
İncir Çekirdeği Meziyetlerim
Siz ne kadar da doluydunuz, her yönden
yüreğiniz, düşünceleriniz, düşleriniz, defterleriniz, zamanınız...
anlat anlat bitiremezdiniz en küçük bir hadiseyi, başınızdan geçen
bir cümleden kitap yazabilir, bir fotoğraftan aşkı anlayabilirdiniz
siz, benim hassasiyetle dinlediğim, ama bir türlü erişemediğimdiniz
|

|
Öykülerim kelime yetersizliğinden kıvranıyordu
belki bu yüzden anlaşamıyorduk, gidilen haftasonu parklarında bile
haftasonu parkları, dondurma yenen güzel yerlerdi; yeşil ve kalabalık
kalabalık ve yeşil...
Yeşili sevip üzerine yakıştıranı vardı aranızda; her şey herkese yakışmazdı
her tebessüm her çehrede başka dururdu size göre
bana göre’si ise, hep boşverilen bir komedi ve ötesiydi işte
siz nasılsa her şeyi bilendiniz, bunu da bilirdiniz nasılsa
Geriye bıraktıklarımız bir boşluktan başkası değilmiş meğer
dünya o kadar kolay dönmüyormuş; üstelik bir tarafı ağır, diğer tarafı hafif de
değilmiş
dengeyi bozan, mutluların mutsuzları bir türlü görememesiymiş
yani sizin yakındıklarınız başka, benim vah’landıklarım çok başkaymış
bu yüzden kuzunun düştüğü kuyunun dibini göremedik bulunduğumuz yerden
siz oradan, ben buradan...
o gezegende evim, yan komşum sönmüş volkan
Pırlantalarımı etek uçlarıma yapıştırdım, bir oraya yakışıyorlar diye
içimden taşanları bir çıkında kaldırdım tavanarasına; hani olur ya, toz içinde
sandık odaları
toz içinde eskinin kullanılmış eşyaları...
ben toza bulanmadım diye mi başımda papatyadan bir taç, elimde buğday başağı...
görünmüyorsa kirim, pasım, eskimişliğim... suç benim mi?
bakmayın üzerimdeki mini yeleğe, uzun yeşil eteğe, beyaz gömleğe
göremiyorsanız kirimi, pasımı, eskimişliğimi... suç sizin mi?
Ne kadar belirsiz yaşıyormuşum meğer; bugün farkettim
bugün farkettim ne kadar güvensizmişim insanlara, zamana, karşı durulmaz düş
çırpınışlarına
metrodan çıkan kalabalığın dağılışı gibi, günlerimi savurmuşum renkli fayanslar
üzerine
kayıp gittiler ufukta görünmeyen geleceğin tüy kanatlarına binip
Siz ne kadar da planlıydınız, yarın bile resmedilmişti tarafınızdan
aşk gelecek, onu konuk edecektiniz bir sehpa üzerinde biblo gibi, evinizin
oturma odasında
‘kaç yıl’ diye sormak bile abes geliyor bana, ‘kaç gün’...
aşk kaprisli bir bitkidir, aşk tahammülsüzdür, aşk kırılgandır, aşk kaktüs
yeşilidir...
bıraktım memleketin en asi ırmağının sularına incir çekirdeği meziyetlerimi
ben tüketilmekten mi yoruldum, tükenmekten mi yoruldum; yoksa aynalarda
eskimekten mi...
geceleri sabaha bağlamak bile emek ister oldu
“gün gün büyüyor çocuklar”
|