MÜREKKEP LEKESİ 43

Naz Ferniba

Ne Çok Şehir, Ne Çok Ortam

“-uzaklara bakmayacağım artık- demiştim daha önce

uzaklara bakmaktan bana en yakını göremez olduğumu farkettiğimde

feci anlamlar karmaşasına daldım

bir anafor belki

horon yardımıyla çıktım bu işin içinden

horon seyretmek çok keyiflidir benim için

hafiflediğimi

yumuşadığımı

kanatlandığımı hissederim

gerginlik adına üzerimde taşıdığım hiçbir yük kalmaz”

 

                                    “geçenlerde sana rastladım yolda

                                    yüksel caddesi’ne çıkan basamakların birinde oturuyordun

                                    elinde simit vardı

                                    henüz hiç ısırmamıştın simitinden

                                    onu tutuyordun sadece, tutuyor ve bakıyordun ona

                                    sanırım bu yüzden yanından geçip gittiğimi görmedin

                                    sen beni hiç görmedin

                                    ya da sen beni hep aynı pencereden gördün

                                    ya da sen beni hep aynadan gördün

                                    geçtim gittim yanından, oturuyordun orada öylece

                                    öylece geçtim gittim, elinde simit...”

 

“saatlerin geçmek bilmediği yaz sıcaklarından biriydi

alnımızdan ter damlıyordu

sedir örtüleri bordoydu

her sabah kalktığımızda önce yatakları toplar,

sedirleri düzeltir,

sedir örtülerini de ince uzun balkondan silkelerdik

iki katlı ev ana caddenin gürültüsüne nazırdı

motorların hışımlı seyredişleri kulaklarımızı tırmalar

çınar ağacının o yaşlı gövdesinde demlenirdik

alt katta dükkanlar vardı boy boy

birinde demirci çalışır, kaynak yapardı durmadan

her sabah öfkemizi yanımıza alıp

öyle uyanırdık nemli uykumuzdan

ninem uzun yürüyüşlerine erken vakitte çıkardı

ninem benim, en sevdiğim teyzemin annesiydi”

 

                                                                        “yengeçlerin kıskaçlarına yakalanmadan yüzerdik

                                                                        incir ağacındaki ev senindi

                                                                        damdaki benim”

 

“annem dükkana ekmek almam için beni gönderdiğinde, gizlene gizlene yürürdüm sokakta

bir arkama bakardım, bir önüme...

bir arkama bakardım bir önüme...

o zamanlar dükkanlar bu kadar dolu değildi

o zamanlar dükkanlar bu kadar güzel değildi

o zamanlar dükkanlar bu kadar çekici değildi

çocuk bezi satmıyorlardı mesela

hazır yoğurt ya da pastörize süt ya da  meyve suyu”

 

                        “hayatın her an’ı bir öykü aslında

                        hatırladıklarıma sıkı sıkı sarılıyorum hemen

                        onların ne kadar kıymetli olduğunu zamanla daha iyi anlıyorum

                        adını unuttuğum ne çok insan varmış

                        adresini unuttuğum

                        ve yüz çizgilerini...

                        ne çok ev değiştirmişim mesela

                        ne çok şehir

                        ve ne çok ortam...

                        ne çok yere ayak izimi bırakmışım bir de...”

 

“anımsayın yaşadıklarınızı

yaşadıklarınızı unutursanız, onlar da yaşandıklarını unutup

yeniden kapınızı çalabilirler

yaşanmış güzelliklere dersiniz belki bir ‘eyvallah’

ya yaşanmış acılara yeniden dayanabilir misiniz

anımsayın yaşadıklarınızı

‘unutmak’ diye bir şey olmasın hayatınızda

en kötüyü bile...

en fenayı bile...

en yanlışı bile...

anımsadıkça hiç yaşanmamışlara yöneleceksiniz

takrardan kurtulup düz bir çizgide koşacaksınız hayat üzerinde”

Bir Önceki Sayfa... Ana Sayfa Köşe Yazıları Arkadaşına Gönder

Yukarı Çıkmak İçin...