|
Hayat! Uçurumlarından Birine Düştüm Yine
Gemilerde
talim var
bahriyeli
yarim var
falan
filan |

|
merhaba...
Türkülerden
geçtim az önce. Türküleri dinledim bir bir, bir de bildiklerimi söyledim o
kulak tırmalayan sesimle. Dinledim kendimi, kendi sesimi. Duruldum sonra
dalgalandım
da duruldum
koştum
ardından yoruldum
ve
gerçekten yorulduğumu farkettim. Yorulmak demek her tür olabiliyor. Sesim
yoruldu. Şimdi konuşabilecek mecalim kalmadı mesela. Ses yorgunuyum yani.
‘Madem konuşamıyorum yorgunluktan’ dedim kendi kendime, yazayım öyleyse.
Artık eskisi gibi ‘aldım elime kalemi başladım yazmaya’ gibi bir cümle
kuramıyorum. Parmaklarımı oynatıyorum bu eylemi gerçekleştirebilmek için.
Yazmak fiilinin nasıl da anlam kayması yaşadığını düşünüyorum sonra.
Düşünüyorum, da ne gibi bir faydası var bu düşünmenin bana.
sus
sus sus kimseler duymasın
sus
sus sus falan filan duymasın
böyle
şeyler yazdığımı. Niye ki! Çok bi sakıncası mı var duyulmanın. Sular
seller gibi yazılıyor her bir şey, sular seller gibi okunuyor her bir şey.
Her bir şey konuşuluyor. Her bir şey duyuluyor. Ne var! Ne olmuş!
Çarşamba’yı
sel aldı
bir
yar sevdim el aldı
aman
aman... sel ile yar arasında nedir bu bağlantı. Şimdi sevdiği yari el aldı
demek için Çarşamba’yı sel mi almalı diye düşünüyorum. Sel – el...
hadi bakalım olan olmuş zaten elden ne gelir.
İmdi...
ben ne diyorum! Asıl meseleye gelelim. Nedir bu fasa fiso dalgası? İnanın
ben de bilmiyorum. Neyi biliyorum ki zaten şöyle ele avuca gelir şekilde. Bu
aralar bilmek ile bilmemek arasındaki köprüleri kurmaya çalışıyorum içimde.
Nedense bildiklerim bilmediklerimi utandırmakla uğraşıyor. Ne çok utandığımı
tabii ki takdir edersiniz bu durumda. Her ne ise...
Eyy
hayat! Sen ne güzelsin böyle... uçurumlarından birine düştüm yine.
|