|
Gül
ve Hançer... Mustafa Özçelik’in insanı katıp önüne; dünyada
dolaştıran, durdurup bir köşede ay’a baktıran, çiçeklerin
kokusunda/renginde başka alem’lerin manzarasını sunan ve...
ve... ve... aşk’ın en’ine varma umudunu usul usul besleyen....
şiir kitabı.
Acz ve
Sükût’ta, ‘O’nu söylemeyen dil sussun’ ile temkinli bir
uyarıda bulunuyor bizlere. Ve bunun üzerine bir bir yükseltiyor
mısraları. Belki bizim için, belki de...
BİR:
Yokluğun
ve Yoksulluğun Kapısında, açıyor kapıyı. Giriyoruz içeri usulca,
incitme korkusu bir köşemizde. Yürüyoruz. ‘Keşke’ diyorum içimden,
‘Keşke, anlayabilse yüreğim asl olanı’. İçim susmayı tercih ediyor.
Susmak ağır gelmiyor belki ondan. Bir bakın; ben nerelerde, neleri
kucaklamışım:
Şahidim rüzgarlardır Rabbim/Şu titreyen söğüt dalları...
Ve ümidin içinde henüz kurumayan tohum, yeşermek için bir tebessüm
bekliyor. Kalbimin toprağında yeşeriyorsun/Tenhâ bir bahçede seni
örüyorum... Zaman kaldı mı ki? Bir an önce, yürekte başlamalı
değil mi yönelmek gerçeğe? Ve böyle başladı benim terk-i dünya
deyişim... Dünyaya inişin ardından, nerede son bulacağı
bilinmeyen, yolculuğun duraklarında beklemenin imkansızlığını
farkedince bir telaş, bir arayış, bir kayboluş, bir boşluk, bir...
bir... bir... Savrulup geldim işte/Dünya yangınlarından bir
bozgun artığı... Hani bile bile son bulacağını yolculuğun; hani
bile bile biryerlerde hep devinen değişimi, lakin bir noktasına dahi
uzanıp dokunamama... Acz mi? Eskidik ve eksildik biraz...
Sürekli yanmak, yana yana bulmak benliği, bakışlarla dokunmak
aşk’ına. Şimdi sesin doluyor içimin odalarına... Kapatılmış
olmak mı dünyaya? Hani yok kapısı. O uçsuz bucaksız penceresi gök
bile, bir perdenin ardında gizli. Yok hükmündedir dünya/Bir
sürgün böyle biter ancak... Aslı şu ki; artık dilin söyleyeceği
kalmadı. Sürekli tekrar, sürekli unutup hatırlama, belki yenileme,
belki başka elbiselere bürüme. Mühlet bitti çözüldü dil/Beden
nedir ki konuşan kalbim... Ne al’ı al, ne mor’u mor, bu başka;
bu, her bakanın yüreğinin süslediği manzara. Senin renginle
boyuyorum dünyayı... Akıyoruz geldiğimiz yere. Dağlardan mı
çağlanır, denizlere mi ulaşılır, oradan nereye? Bendim sana
güneyden gelen yolcu... Aşık olunca insan gör ki neleri şahit
tutar. Belki dün’ü, belki an’ı, belki asr’ı, belki de... Gökte ay
tanık oluyor aşkımıza... Maşuk ölümün ardında mıdır? Maşuk’a
ölmeden de ulaşma imkanı verilmemiş midir? Tüm ihtişamına kainatın
bakıp seyretmek O’nu... Şu ki, artık seyir acı vermeye başladı
belki. Uzanıp dokunmak mı arzu? Ya kucaklaşmak mı? Ya ilahî bûse...
Katlime bir ferman ver... Nihayetinde nihayet var işte her
işin. Sürgiden hep sürgit devam değil yoluna. Aynı çizgide dümdüz,
ne mümkün. Varsa başlangıç, vardır bir son. Hangi yönetmen bir ömür
sürecek filmi yönetti? Hangi seyirci bir ömür aynı filmi seyretmeye
tahammül edebildi? Ya hangi oyuncu bir ömür aynı rolde kalmayı
başardı? Nasılsa biter saatleri ömrün/Nasılsa gelir akşam...
Doğrudur kapılarla çevrili oluşumuz. Sürekli bir kapıdan girip,
sürekli bir kapıdan çıkıyoruz. Bize varmak isteyen kapıyı çalmak,
ardından gelecek ‘kimsin’ sorusunu duymak zorundadır. Öyle bir zaman
ki; soru sormadan ard arda, kimse içeri alınmıyor. Bir tek mekan,
bir tek yön, bir tek O... ‘ne yaparsan yap’ diyor; ‘ben’i andığın an
sana dönerim yüzümü’ Kapıları açık semânın... Gecelerden bir
geceydi. Uykudan aralandı gözler. Bir derviş dedi, ‘kapat gözlerini,
başucundayım’. Ak sakal bu kadar mı yakışırdı? Başımda ney üfledi
bir derviş... Duyuyor kulaklar, dalgalar kayaları yalayıp
çekiliyor. Dalga varsa deniz olsa gerek... Bir koku, portakal çiçeği
sanki. İlkbahar mı yoksa. Deniz ve ilkbahar ve portakal çiçeği.
Gördüğün bir sürgün rüyası... Kimi der yokluk, kimi der bir
yitiş, kimi der azap, kimi der giz... Oysa... Anla ki ölüm
hayatın ardında/Merhametli bir bûsedir... Ya dilemeseydi. Nasıl
yanıp tutuşacaktı gönül? Maşuk’u maşuk yapan aşık mıdır? Diledi
ve ol dedi... Hangi kalemin kimde yaralar kanatacağını, hangi
kelimenin kimde ufuklar açacağını bilemezken çıkıyor karşısına
pervasız duruş. İşte kanat sesleri martıların... Ah olsa
kolay, silinmiyor ki insanlığın kiri, ölüm mü paklar ancak? Ya
toprak almazsa içine cansız bedeni? Buğunu silip kendimi
gördüm/Şimdi öyle bir şarkı var ki içimde/Bütün varlığımı
yakıp/Kendimi bir sese ısmarladım... Ne varsa bana dair, ne
varsa dünyaya dair, ne varsa zamanın yönüne dair... bir kalemde
çekilir fotoğrafı asılır duvara. Film geçerken gözler önünde,
hareketsiz durur öylece yetmiş yıl. Ölüm bile silemez yaşanmışları.
Desem ki ben de unuttum/Sesimin bütün renklerini...
İKİ:
Aşk ile
Yâr’da, su’da buluyoruz kendimizi. Islanmak evet. Hem de gözyaşında.
Durduramıyoruz, ki belki durmasını istemiyoruz için için.
‘Kaybolanlar’ın, ‘kayboldum’ diyenlerin aradıkları tutunacak dal
sunuluyor. Soruyorum ‘bana da yer var mıdır aranızda?’ Ve
durduramıyorum taşanları:
Ne çok
şey buluyor beni sen olmayınca...
Yolların hep dar olduğunu, yolların hep iniş olduğunu ya da hep
dimdik çıktığını yolların... yazık ki söyleyemez dil. Öyle olsaydı
ne kolay sığınırdık mazeretlerimize ‘yorulduk’ demek için. Demli
bir çay, biraz melâl/Yetmiyor bu hayatı anlamaya... Bu kadar
kolay belki de barışmak ben ile. Şimdi gülümse kendine/İçine dön
ve aşka çevir yönünü... Gitmek... gitmek... yine gitmek... Çok
denenmiş olsa da, daha birçok kereler deneneceği gerçek olan,
gitmek. Her seferinde başka yön, her seferinde başka arzu, her
seferinde başka çehre... böyle sürüp giden ve sonuçta ortaya çıkan
hayat öyküsü. Yine de... Bakışlarımızda saklı kalan/Ne varsa
burada bırakıp/Gün ışımadan yollara düşelim... Ne yöne baksam
uçurum mu? Karanlık ormanda bir garip his, korku mu? Yalnızlığın
rengine boyanmış, adına kara demişler diye, karanlık mı? Ne desem
boş... Hiçbir söz benim dengim değil/Bu dağ yolunda...
Yürüyorum, hayatın üzerine basa basa. İzi var mıdır adımlarımın?
Varsa da bir yelin savurabileceği kadar yüzeysel midir? Günün
bitişini görebileceğimi kim iddia edebilir? Ölüm bir türküyü orta
yerinden bölmenin resmidir... Kıvrılır, sağa döner, sola döner.
İner, çıkar. Ama bilirim... Yürüdüğüm bütün yollar sana...
Deliyim, doğru. Deliliğim gözler önündedir, doğru. ‘Kime ne
dellenişimden’ deyişim sıkçadır, doğru. İşim insanlarla değil.
Bir çınar ağacının altında/İçimde seni herkesten gizleyip/Güneşe
karşı şarkılar söyleyeceğim... Korkağın biri olduğumu epey
önceden kabullendim. O kadar ki, geçip aynam’ın karşısına sık sık
tekrarlamadayım: Sen bir korkaksın! Sonuç... Korkuyu farketmek
yetmiyor ki çözüme ulaşmak için. Alıp başımızı gidelim şafak
sökerken/Biz susalım ve sadece sular konuşsun... Farkedişimde
ölümü, ağlayacak mıyım? Kavuşma an’ını hayal etmek aklımdan geçecek
mi? ‘Ömür yolculuğu meğer ne kısaymış’ diyecek miyim? Şimdi
bakıyorum da arkadaki yıllara, bana asırlardır yaşıyormuşum hissi
veren topu topu yirmi yıl mı? Saatim durdu sükûtun içindeyim...
Aç gözlerini ölüme, bitsin rüya. Hayattayken ölümde, ölümdeyken
hayatta olmak. Âh bu benim kendi rüyam...
ÜÇ:
Dehşet ve
Hüzün ile aşk bahçelerinden aniden uyanıyoruz. Uyanmak... Gerçeğe
belki, acıya belki, aydınlığa belki... yönü belirleyişimize ne kadar
bağlıysa göreceklerimiz, rengini canlı tutuşumuzla da bağlantılı.
Hangi söz yaraşır uykudan uyanan güzeli karşılamaya:
Ismarlama
değil bu. Ne zaman ve nerede, kiminle üstelik... uykudan uyandığında
dünya bitmiş, hayat başlamış olacak. Derken bir gün bir güne
eklenemedi... Böyle gördün diye hep böyle mi olacak sanırsın.
Irmak denize değil, denizden dağa aksaydı hep, buna da alışmayacak
mıydın? Ağaçlar göğe değil, dibe uzansaydı hep, meyveleri dipten
toplamayacak mıydın? Sana sunulan böyle sunulmasaydı kabul etmeyecek
miydin? Bir gün bütün sabrı biter ve konuşabilir yeryüzü/Bir gün
bir fermana uyarak/Tersine akabilir bütün ırmaklar... Her yan
kara bulut altında yaşıyor. Yükselen ağıtlar ölümün habercisi. Öyle
bir gün gelecek ki saltanatınız sessizliğe bürünecek. Bu ölümden
önceki son bahar... Adımların nereye doğru hey yolcu...
Karşılaşacaklarından endişeli değil gibisin, titremez sanki yüreğin.
Nereden bileceksin... Hangi sokağa girse önünde duvar...
Ve
Rüyalar büyüttü seni masallar
Atına bin yürü dağların arkasına
Uçan kuşlar seninledir
Kaf dağının ardında
Seni bekliyor yüreğindeki ankâ
İçimden
geçen cümlelerden yakalayabildiklerimi kağıda geçirdim işte. Şiir
bu... İnsanı dehlizlere sokabilir, ‘çıkışını da kendin bul’ der.
Hemen her şiirde karşılaştığım ‘ayna’da ben kendi yüzüme baktım.
Eğer yüzleşmeye hazırsanız ben’inizle bu şiirleri okuyun derim. Her
an ölümle karşılaşacaksınız ve yarı yoldan dönmek geçecek
aklınızdan.
‘Dediler:
Güneşin
doğduğu yerdesiniz
Gölgeniz
dünyada kaldı’…
Naz Ferniba
|